Navigation

Türkiye Sosyalist Hareketine Tanıklık Eden Komünist Çınar: Vedat Türkali ve Romanları /2

1990’lara gelindiğinde burjuvazi, “sosyalist blok”un çöküşü üzerinden zafer nidaları yükseltiyordu. “Artık tarihin sonu geldi”, “kapitalizm ebedi sistem”dir propagandası burjuvazinin hizmetkârı ideologlar tarafından yaygınlaştırılıyordu. Sovyetler Birliği’nin çöküşü “sosyalizm”in çöküşü olarak lanse ediliyor, Stalinizmin günahları sosyalizme yıkılıyor, karalama kampanyası yürütülüyordu. Burjuva ideolojisinin böylesine şaha kaldırıldığı günlerde, çöken Sovyetler Birliği’ne ve diğer Doğu Bloku ülkelerine o güne kadar “sosyalist devletler” olarak neredeyse tapanlar ne yapacaklarını şaşırmışlardı. 12 Eylül faşizmi karşısındaki ağır yenilginin üzerinden henüz çok geçmemişken yıkılan Berlin Duvarı adeta sosyalist hareketin üzerine çökmüş, tasfiye süreci başlamıştı. Sosyalist harekette tam bir moral bozukluğu, umutsuzluk ve sosyalist saflardan kaçış söz konusuydu. Dönem burjuva ideolojisine teslim olma ve “yorgun demokratlar” dönemiydi. Bir zamanların “komünistleri”, “işçi sınıfına elveda”, “devrimci sınıf örgütlerine elveda” diyor, liberalizme yelken açıyorlardı. Yenilgi psikolojisi içinde pişmanlıklar dile getiriliyor, genç kuşaklara “biz yanlış yaptık, siz bu dikenli yollara girmeyin” vaazları veriliyordu.

90’lı yılların o puslu günlerinde pek çok kişi kalemini burjuva ideolojisinin hizmetine amade ederken, komünist çınar Vedat Türkali ise direnenler ve akıntıya karşı kürek çekenler safında yer aldı. O gelecek kuşaklara komünizm hedefinden şaşmamayı salık verdi ve yıkılan Sovyetler Birliği’nin gerçekte ne olduğunu yazmaya, anlatmaya girişti. Türkali, yazdığı romanlarla gelecek kuşaklara tarihi taşıdı, aktarma kayışı görevini büyük bir ciddiyetle yerine getirdi. O yerine getirdiği görevi şöyle tarif ediyordu: “Benim kitaplarımı okuyanlar, Türkiye üzerine doğru bilgiler edinsinler, o dönemdeki insan dramını duyumsasınlar istiyorum. Gerçekçi ve yalın olmaya özen gösteriyorum. Belki bu nedenle belki de sinemayla olan uğraşım nedeniyle kitaplarımda görsel öge hâkimdir. Ve tarihe iltimas geçilmeyeceğini biliyorum. Kimseyi de karalamıyorum.[1] Türkiye sosyalist hareketinin tarihinin ve onunla birlikte Sovyetler Birliği’nin tutumlarının sergilendiği, Stalinizmin sorgulamasının yapıldığı Güven romanı, Türkali’nin komünist çabasının cisimleşmiş haliydi. Türkali, “Güven”in daha iyi kavranabilmesi için yazdığı, 2001’de basılan anı kitabı “Komünist”i, Stalinizmin eleştirisi ile bitirmiş ve kurtuluş yolunun Marksizme sıkı sıkıya sarılmakta olduğunu vurgulamıştı.

Türkiye sosyalist hareketinin önemli bir kesimi Sovyetler Birliği’ni laf söyletmedikleri bir Kâbe olarak kutsamış ve adına “reel sosyalizm” denen garabet rejimin gerçekte ne olduğu sorgulamasını ne yazık ki hâlâ yapmamışlardır. Türkali, Komünist kitabında, Sovyetler’de işçilerin yönetimde söz sahibi olduğunun bir yanılsamadan ibaret olduğunu bizzat kendisinin Sovyetler’de şahitlik ettiği örnekler üzerinden anlatmıştır. Yeni bir sınıf olarak iktidarı ele geçiren despotik bürokrasi, çoktan işçilerden kopmuştu. Bu despotik-bürokratik yapı ne yazık ki dünya sosyalist hareketine çok ağır bedeller ödetti. Uluslararası komünist hareket Stalinist bürokrasinin denetimine girerken, yeni gelişen sosyalist kuşaklara yalan yanlış, dogmatik bir sosyalist anlayış aşılandı. Sorgulayan, eleştiri-özeleştiri silahını kuşanan kuşaklar yerine biat eden, etmeyenlerin ise “sosyalistlikten” aforoz edildiği yıllar yaşandı. Ancak geçmişe ahlanıp vahlanarak bir sonuç elde edilemez. Önemli olan bir daha benzer hataların tekrar edilmemesi için Elif Çağlı’nın dediği gibi, “Yaşanmış tarihsel deneyimleri bütün yönleriyle irdelemek, çıkarılan teorik ve politik sonuçları işçi sınıfının ve sosyalizme yönelen genç kuşakların bilinç sürecine taşımak devrimci Marksistlerin en başta gelen görevi olmalıdır.”[2] Başta Elif Çağlı’nın Marksizmin Işığında kitabı olmak üzere Marksist Tutum’da yayınlanan pek çok makalede Sovyetler Birliği’nin sorgulaması yapılmış ve buradan gerekli teorik ve politik sonuçlar çıkarılmıştır. Türkali’nin başta Güven olmak üzere romanları, bu tarihsel süreçte yapılan hataların ve bu hataların işçi sınıfının devrimci mücadelesine verdiği zararın kavranmasına katkı sunmaktadır. Bu yazı dizisinde romanların anlattığı dönemler bakımından tarihsel kronolojiye göre ilerleyeceğiz ve ilk olarak 1940’lı yılların işlendiği Güven romanı ile başlayacağız.

Tarihi belge niteliğindeki Güven’in ortaya çıkışı

Türkali, Güven romanını çok uzun yıllar önce yazmayı kafasına koymuştu. Bu romanın hikâyesini şöyle anlatmıştı: “Türkiye’yi değiştirmek isteyen, bunun için bir kavga yürüten, bu uğurda türlü baskı ve işkencelere maruz kalan insanların öyküsünü anlatmak istiyordum. Onları gözlüyordum ama ulaşamıyordum. Çünkü onlar gizleniyordu. Ben de TKP’nin içindeydim ama sıradan bir kişiydim. Sonra kitap için birçok kişiyle birlikte oldum. Şefik Hüsnü’ye kadar gittim, bana partiyi, sırlarını anlattı. Ama anlatılanları, öğrendiklerimi, polisin eline geçer ve birilerine zarar verir korkusuyla yazamıyordum. Sonra tutuklandım. Cezaevi, benim için gerçek bir üniversite oldu. Reşat Fuat’ı, Şefik Hüsnü’yü, Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve çok sayıda partiliyi orada tanıdım. Romanım için gerekli asıl bilgi ve belgelere orada ulaştım. Cezaevinden çıktıktan sonra hemen Güven’i yazmaya başlamadım. Önce romancılığı öğrenmem gerekiyordu. Bir Gün Tek Başına, iyi bir çıkış oldu.[3]

Türkali, 1956’da cezaevindeyken yazmayı düşündüğü Güven için 1989’a kadar beklemek zorunda kaldı. Neredeyse tüm ömrünü verdiği Güven’i Türkiye’de yazmayı göze alamayıp 10 yıl Londra’da kaldı: “50 yıldır bu roman için belge topluyorum. Sadece Rusya’ya dört kez gidip geldim. Bir gün polis gelse onları alıp gitse bir daha da vermese ne yapacaktım? Doğrusu güvenemedim.” Türkali, “karanlıkta kalan bir dönemin aydınlanması” için harcadığı çabayı şöyle anlatmıştı: “Güven’i benden başka kimse yazamazdı. O yazılanları bir anlamda yaşadım ben. Güven TKP’nin gerçek tarihine oturtulmuştur. Bu konuda yapılabilecek en dürüst çalışmadır. Moskova’ya gittim, Leningrad’a, Odessa’ya, Stalingrad’a, Kiev’e, Bakü’ye, Tiflis’e gittim… İkinci Cihan Savaşı’nda yıkılmış Berlin’den kalan Nazi devleti kalıntılarını, çeşitli bölgelerdeki Nazi kamplarını dolaştım. Komintern döneminde çalışmış eski TKP’lilerin yaşadığı, çalıştığı yerleri gördüm. Soruşturmalar yaptım. O zaman açılmış olan Komintern arşivindeki Türkiye ile ilgili tüm belgelerin fotokopilerini topladım ve yerinde kullandım. 12 yılda tamamladım kitabı.[4]

Yoğun emek ve çabanın sonucu tarihi bir belge niteliğindeki Güven ortaya çıktı. Pek çok yayımcının başına iş açılmasından korktuğu için tereddütle yaklaştığı Güven nihayet 1999 yılında yayımlandı. Türkali bu hacimli eserini, 27 Ocak 1945’te Sansaryan Han’da katledilen yoldaşı Hasan Basri Alp’e ithaf etti.

Güven; 1940’lar Türkiye’sinin en geniş panoraması

Güven romanı deyince akla ilk olarak Türkiye sosyalist hareketinin yani TKP’nin tarihi anlatımı gelmektedir. Ancak bu, Türkali’nin Güven’i için eksik bir anlatımdır, zira bu tarih anlatımı kuru bir tarihsel kronolojik bilgi yığını değildir. Türkali, senaristliğinin vermiş olduğu yetenek ve coşkulu anlatım ile İstanbul’da yaşayanların gözünden 1940’lar Türkiye’sini, en geniş biçimiyle bir film gibi gözler önünde canlandırmaktadır. İnanılmaz zengin karakter kadrosu, iç monolog ve diyaloglarla, devrimci-demokratından faşistine, burjuvasından MAH’çısına (bugünün MİT’i) toplumun hemen her kesiminin tarihsel süreçte oynadığı rolü, yaşananlara bakış açısını, iç çelişkilerini ve yaşam biçimini aktarmaktadır. İnsan mahlûkunu tüm idealizasyonlardan uzak, aşkları, tutkuları, çelişkileri, ihanetleri, kısacası her yönüyle canlı birer karakter olarak karşımıza çıkarmakta, muazzam insan çözümlemeleriyle okuyucuya derinlik katmaktadır.

Güven romanının omurgasını TKP’yi arayan öğrenci gençler oluşturmaktadır. Esasında bu yazı dizisinin ilk bölümünde anlattığımız Vedat Türkali’nin yaşamı ile bu gençlerin başından geçen olaylar örtüşmektedir. İkinci Dünya Savaşı yıllarının başladığı, faşizmin bir karabasan gibi dünya halklarının üzerine çöktüğü yıllarda romanın başkarakterleri Turgut, Halil ve arkadaşları bu karanlığı bir nebze olsun yarmak için örgütlü çalışmanın bir parçası olmak istemektedirler. Avrupa’da yükselen faşizm dalgasıyla birlikte, Türkiye’de CHP’nin tek parti diktatörlüğü altında havalar giderek kararmaktadır. Gençler, ülkede sıkıyönetimce listelerin oluşturulup sürgüne gönderilenlerin, tutuklananların olduğu ağır baskı koşullarında üç yıl boyunca partiyle bağ kurma peşinde koşmuş, tabii bu arada pek çok olayla karşı karşıya kalmışlardır. Bu yazıda karakterlerin tek tek çözümlemelerini yapmak, değişim ve dönüşümlerini aktarmak mümkün olmadığı gibi doğru da olmaz. Gündelik yaşam içerisinde arka planda akan tarihsel, toplumsal ve siyasal gelişmeleri aktaracağız ağırlıklı olarak. Unutmayalım ki bu çalışma Vedat Türkali’nin yaklaşık 1300 sayfalık Güven ile aktardıklarının yerini tutamaz, gelişmelerin sadece kısa bir özeti, çıkartılması gereken sonuçları içerebilir ancak.

Türkiye’de dönemin tek parti iktidarı ile Almanya arasında takas-kliring anlaşması yapılmıştı. Türkiye’den gıda ve hammadde Almanya’ya gönderilirken, oradan da takas yoluyla çeşitli sanayi malzemeleri getiriliyordu. Bu ticari anlaşmalar yeni yetme Türk burjuvazisini semirtirken, işçiler, emekçiler, köylüler kan ağlıyor, karaborsacılık almış başını gidiyordu. Hayat pahalılığı korkunç boyutlardaydı, yumruk kadar ekmek karneyle veriliyordu. “Yiyecek maddelerinin Almanya’ya gönderilmesi, büyük ordu beslenmesi, para basılması, pahalılığın taşınamaz düzeye fırlamasına neden olmuş, acımasızca soyulan halk yığınları dayanılamaz acılara düşürülmüştü. Köylerde birkaç bin ağanın paraya kavuşması köylünün zenginleştiği yalanına çevriliyordu. Refik Saydam döneminde alınan yarım yurum önlemler de bir yana atılmış, Saraçoğlu, serbest pazar politikasıyla yağmacıları, vurguncuları koruyan bir uygulama yürütmeye koyulmuştu.[5] Tüm bu ağır sefalet koşullarında işçi sınıfının eli-kolu, dili bağlanmıştı. Ne grev ne sendika hakkı vardı, bunların lafını etmek bile suçtu. “Sınıf” sözcüğü kullanılamıyor, “tabakalaşma” deniyordu. Tepeden dayatılan Kemalist “devrimler” toplumda köklü bir değişime yol açmamış, Osmanlı’nın devletçi geleneği devam ettirilmişti. Romanda bu durum şöyle tasvir edilmektedir: “Durağan bir şey var bu toplumda. Kafalara hep üniforma giydirilmiş. Fesi attık, şapkayı geçirdik kelleye; içi aynı. Cumhuriyetten önce de buydu, sonra da bu. Eskiden Bismillah’la başlıyordu her iş, şimdi Atatürk’le. Eskiden «şer’i şerife» uymazsan kâfir oluyordun, şimdi devletin gidişine karşı çıktın mı vatan hayınısın! Hangi düşünceyi savunacaksan savun, başına önce devletin külahını geçireceksin!

Türkali, dönemin siyasal, toplumsal ve ekonomik tüm yönleriyle iç karartıcı koşullarının değişeceğine dair umudunu Turgut karakteri ağzından şöyle dile getirmektedir: “Beşiktaş tramvay durağına doğru yürürken fırının önünde birikmiş kalabalığa baktı; ekmek çıkmasını bekliyorlardı. Karneyle alacakları kapkara, üç yüz gram ekmek içindi bu sessiz, sabırlı bekleyiş. Ekmekleri için katlanmasını biliyor insanlar. İçinde umudu taşıyordu aslında bu ağızsız, dilsiz, sıkıntılı görünüm. Hem de günü geldi mi nasıl olsa patlayacak olan devrim umudunu. O günün gelmesini kolaylaştırıp katkıda bulunmaktı görev.” Türkali’nin umudu boş bir iyimserlik değildi. Devrimci görevi yerine getirenlerin çabaları, toplumdaki nesnel koşulların değişimiyle birleşince defalarca toplumdaki sessizlik bozulmuş, ne fırtınalar kopmuştu. 68 başkaldırısı, 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi bu topraklarda kopan fırtınaların ürünüydü. Bugün dünyanın dört bucağında çeşitli biçimlerde fırtınalar kopmaya devam etmektedir. Önemli olan bu fırtınalara yön verecek devrimci Marksist temellerde bir örgütlülüğün inşası için harcı bıkmadan usanmadan karmaktır. Bugün bu görev çok daha yakıcı önemdedir.

İkinci Dünya Savaşının kıran kırana sürdüğü yıllar aynı zamanda psikolojik ve ideolojik savaşın da tüm dünyada sertleştiği yıllardı. Faşist Almanya, Moskova dış savunma hatlarının yarıldığı, Moskova’ya yaklaşıldığı propagandasını yaparken, Sovyetler Hitler’in ancak Moskova’nın resimlerini görebileceğini duyuruyordu. Türkiye’de ise siyasi iktidar Nazi yanlısı bir politika izliyor, faşist Turancıları koruyup alan açıyordu. İktidarın yaymaya çalıştığı “Türkçülük” ideolojisi şöyle yansıtılmaktadır romanda: “Dünya Türk oldu! Çoğu diller Türkçeden çıkmıştı! Ne mutlu bana ki Türküm dedi Kemal Paşa, Cumhuriyet Bayramı söylevinde. Türküm demezsen mutluluk filan yok yani! Halkı uyutmak için yaptılar biraz da: ekonomik açıdan sıkıntılı yıllardı. Sıkıntısız yıl da olmadı ya!” Nazi Almanya’sıyla iş tutan Türk egemenleri, Alman askerlerinin Sovyet topraklarındaki ilerleyişini, “komünizmin yenilgiye uğratılması” olarak değerlendirip el ovuştururken; devrimci gençler ise ülkede anti-faşist bir çalışma yürütebilmek için çırpınıyorlardı.

Turgut ve arkadaşları “aramızda tortop olup da kalamayız” deyip, partiye açılmasını umdukları Ortaköylü tütün işçilerinin kapısını çalmışlardı. Tütün işçisi Ahmet şöyle demişti Turgut’a: “A be meraklanmayasınız Turgut arkadaş, sırası geldi mi ararız sizi. Biliriz be çucuğum, komünistsiniz!” Ortaköy’e, Kasımpaşa’ya yerleşmiş, Dramalı, Kavalalı Yunanistan göçmeni tütün işçileri, geleneksel, kapalı bir aile komünü gibi yaşayıp gidiyorlardı. Geçmişte Nâzım’la, Doktor Hikmet’le birlikte cezaevlerinde yatmış yaşlı komünistler, tarih birikimini barındıran TKP’nin geleneksel kalesi niteliğindeydi.

Tütün işçilerinden ses çıkmayınca gençler, bu kez Rahmi Usta’nın kapısını çalmışlardı. Rahmi Usta, Reşat Fuat, Şefik Hüsnü gibi TKP Merkez Komitesinde yer alan kişilerle bağı olan TKP’li bir işçiydi. Ancak Rahmi Usta’nın, gençleri yönlendirebileceği bir parti yoktu ortada, zira Komintern’in desantralizasyon kararı gereği gizli çalışan bir TKP kalmamıştı. Rahmi Usta, dünya işçi sınıfının faşizmin kanlı postalları altında ezildiği bir ortamda elleri kolları bağlı, hiçbir şey yapmadan gelişmeleri izlemeyi çelişkili buluyordu ama kararı Komintern almıştı nihayetinde! Ne yapabilirdi?! Desantralizasyon kararının alındığı dönem Moskova’da bulunan Rahmi Usta, TKP için yaşamsal önemdeki kararı bildiren Polonyalı Valeski’nin “şimdi size Komintern’in TKP için aldığı kararı bildireceğim; sakın beni Mustafa Kemal’in casusu sanmayın” diyerek acılı takılmasını anımsıyordu. Rahmi Usta, TKP’yi kapatmaktan beter hale getiren bu kararı bildiği halde gençlere anlatamamanın iç çelişkisini yaşamaktaydı.

Güven ile bir dönemin sorgulanması, Stalinizmle hesaplaşma

TKP üst bürokrasisinin kabuğuna çekildiği bu dönemde Rahmi Usta’nın, gündelik siyasi gelişmeleri konuşabildiği bir tek komşusu Sahir Hoca vardı. Babıâli’de bir gazetede çalışan felsefe öğretmeni Sahir Hoca, Paris’te bulunduğu öğrencilik zamanlarında Fransız Komünist Partisine üye olmuş, Paris’ten Leningrad’a gitmiş bir aydındı. Rahmi Usta ile sohbetleri çoğu zaman kavgaya varan tartışmalarla sonlanıyordu. Türkali, bu tartışmalarla, özellikle de Sahir Hoca’nın sorgulamaları üzerinden dönemin “güvensiz” ruh halini, Stalinist bürokrasinin yarattığı tahrifatları gözler önüne sermektedir. Sahir Hoca, Sovyetler Birliği’nde ve sonrasında Paris’te tanık olduğu olaylar üzerinden bürokrasiyi ve Stalin’in tanrısallaştırılmasını sorgulamaktadır: “Kısacık sürede o kadar çok Stalin duyduk, Stalin resmi gördük, Stalin sözü ettik ki, Paris’e dönünce bir ağırlık kalkmış gibi oldu üstümüzden!” Paris’e döndüklerinde bu kişi kültünü eleştiren Fransız gençler, “Troçkist!” denip Parti gençlik kolundan atılmışlardı derhal. KP’nin bu tutumu karşısında suskun kalmanın acısını, çelişkisini uzun yıllar boyu taşıyacaktı Sahir Hoca. “Bu tutumla ancak mezarını kazar bir parti. Bunu ben söylemiyorum Rahmi Usta, Lenin söylüyor. Tarihte batan partilere üstünlüğümüz, otokritik yapabilmemizdir diyor. Neyimiz kalır bu üstünlüğümüz gitti mi? Herkes biliyor ki, Lenin böyle değildi!

Türkali’nin Sahir Hoca’nın ağzından aktardığı gibi, nihayetinde Stalinist bürokrasi kendi sonunu getirdi ve ne yazık ki işçi sınıfının mücadelesine, devrimci geleneğe de korkunç biçimde zarar verdi. Stalinist bürokrasinin, yüz karası uygulamalarından bir diğeri ‘36 Moskova yargılamalarıydı. Devleti mülk edinerek egemen sınıf katına yükselen bürokrasi, 1930’larda yürüttüğü “temizlik kampanyaları” dehşetiyle, gerçek Bolşevikleri katletmiş, sürgüne göndermiş, 10 milyona yakın mahkûmu çalışma kamplarına kapatmıştı. Sahir Hoca, “Lenin hangi yoldaşına kıydı? Bolşeviklerin gizli ihtilal kararını açıklayıp işi hayınlığa vardıran Kamenev, Zinovyev de içinde... Nedir ‘36’ Moskova Yargılamaları? Rezillik! Öldürmediği kalmadı Stalin’in! Ortaksız, benzersiz Stalin!” diyerek bu Stalinist zulme isyan ediyordu.

Kendisini “sosyalizmin kalesi” olarak tüm resmi KP’lere kabul ettiren Sovyetler Birliği, 1939 Ağustosunda faşist Hitler ile Saldırmazlık Paktı imzaladı. Bunun anlamı çok netti: dünya işçi sınıfına ihanet! Despotik-bürokratik rejimin bu açık ihanetine bile körü körüne boyun eğdi uluslararası komünist hareket. Sahir Hoca, Stalin’in faşist Hitler’le anlaşmasını tarihsel bir yanılgı olarak değerlendirince, “Kafanıza soktuğunuz iki buçuk şeyle vıdı vıdı vıdı… Sovyetler Birliği’ndeki bir sürü Marksistler, Komintern’de koca koca partiler bilmiyor da siz biliyorsunuz doğruyu!” diyen Rahmi Usta tarafından “Troçkist”likle suçlanmıştı. Aslında Rahmi Usta’nın kafasında da Sovyetler Birliği’nin aldığı kararlara dair şüpheler yok değildi, ancak tam da dönemin ruhuna uygun hareket ederek kendi “kutsal”ına dil uzatanlara, ateş püskürüyordu körü körüne… Sahir Hoca, bu tutumu haklı olarak eleştirmişti: “Sizde bu yobaz kafa varken kimse doğruyu bulamaz!” Almanya’nın Rusya’yı işgaline dek Sovyet bürokrasisi hiçbir Komünist Partinin faşizme karşı silahlı bir cephe kurmasına izin vermedi. İkinci Dünya Savaşında milyonların katledilmesinde Sovyetler Birliği’nin de günahı büyüktü! Sovyetler Birliği, faşizmin lideri Hitler ile yapılan anlaşmayı, “sosyalist kalenin korunması” olarak gerekçelendiriyordu. Marksizmin inkârı olan “tek ülkede sosyalizm” teorisini ortaya atan Stalinist bürokrasinin derdi gerçekte kendi bekası idi. Egemen Sovyet bürokrasisi, dünya proletaryasının tarihsel çıkarlarının yerine kendi bencil ulusal çıkarlarını koyarak, dünya devriminin önünü açma potansiyellerine sahip nice devrimci durumu heba etti.

Güven’in gözler önüne serdiği “güvensizlik”

Ne yazık ki Stalinist bürokrasinin aldığı kararlar Türkiye’de olduğu gibi diğer ülkelerdeki resmi KP’ler tarafından da sorgulanmadan kabul edildi, sorgulayan gerçek komünistler ise “etkisiz” hale getirildi. Sahir Hoca gibi kimi aydınlar ise ne yapacağını bilemez halde çıkmaza sürüklendi. Sahir Hoca, Leninizmin mirasının Stalinist bürokrasi tarafından yağmalandığını görmekte, ancak dışarıdan eleştirmek haricinde örgütlü bir mücadele çabası içerisinde olamamanın iç çelişkilerini yaşamaktaydı: “Okumak, kitaplara sığınmak yetmiyordu artık. Çözüm getirmiyor, bir ışıklı yol açmıyor, birkaç adım olsun attırmıyorsa, ne yararı var o yaptığın işin? Kitapların aydınlığı saklı kalmamalıydı içinde. Marksist olmanın tek ölçütü buydu belki de; çevreni değiştiremedikten, ya da o yolda, hiç değilse, bir iki taşı oynatamadıktan sonra, ne olursan ol; kime ne! Acılar içinde soyulup sömürülüyor insanlar; sen de yaşamını bir biçimde sürdürmenin yoluna bakıyorsan; bir de Marksistlikten filan söz etmeye kalkışmışsan, gülerler adama.” Kendisine ve dönemin TKP’sine güvensizliğinden kaynaklı olarak adım atamayan Sahir Hoca’yı, bu durum içten içe kemirmekteydi.

Sahir Hoca’nın iç sorgulamaları dönemin en büyük sorununun önderlik sorunu olduğunu ortaya koymaktaydı. Ne yazık ki güvenilir Bolşevik tarzda bir partinin olmaması büyük sorunları beraberinde getiriyordu. “Gizli örgüte girdin mi, yasadışına çıkıyorsun; yasalara değil kendine güveneceksin! Kendine güvenin temelinde, bağlandığın örgüte güvenin yatar! Bilmediğim, ötesi kuşkular taşıdığım bir örgüte nasıl güveneydim? Polise düştün mü her türden işkence var. Direteceksin. İçine kurt düşmüş yürekle girilmez o işlere. Kaş yapayım derken göz çıkarırsın.” Elbette ki örgütlü mücadelede güven esastır, kişi kendine ve örgütüne sonuna kadar güvenmelidir. Güven yoksa küçük-burjuva ikircikliği içten içe yer bitirir insanı ve örgütlülüğe zarar verir. Türkiye’de işçi sınıfını ve ezilen halkları inim inim inleten Kemalist iktidarı desteklemeye itilmiş bir TKP yönetimine nasıl güvenilebilirdi? Sahir Hoca, TKP’ye güvenmemekteydi, lakin Türkiye’de yoksul işçi-emekçileri, köylüleri, sosyalist aydınları arkasından sürükleyecek başka bir örgütlülük de maalesef yoktu. İşte bu sosyalist hareketin çıkmazıydı!

Ekonomik sorunların giderek arttığı, örgütsüzlük koşullarında emekçilerin savaşla uyutulduğu yıllarda Sahir Hoca’nın içinde bulunduğu çıkışsızlık derinleşmekteydi. Ne yapılması gerektiği üzerine kimi zaman aynı gazetede birlikte çalıştıkları Turgut’la da konuşmaktaydı. Arkadaşlarıyla birlikte uzun uğraş sonucu partiye kavuşan Turgut, Sahir Hoca’nın “Nedir doğrusu? Yolu nasıl bulacağız?” soruları karşısında içten içe öfkelenmekteydi, zira onun için yol belliydi: TKP içinde çalışmak. Ancak o da kendisini düşüncelerden alıkoyamamakta, kendisi partili olduğu halde beklemekten başka bir şey yapmamaktaydı. Sahir Hoca, Rahmi Usta ile olduğu gibi Turgut’la sohbetlerinde de ülkede devrimcilik, ilericilik adına atılan adımların, el üstünde tutulan şeylerin sorgulanması gerektiğini ve bu sorgulamadan sonra pek çoğunun yere çalınmaktan kurtulamayacağını anlatmaktaydı. Turgut ise bu sorgulamaları “küçük-burjuvaca aydın kaygıları” olarak geçiştiriyor, inançlarının sarsılmaması için kendisini sorgulamaya kapatıyordu. Bu tam anlamıyla Sovyetler Birliği’nin yarattığı eleştiriden kaçan, sorgulamayan, Marksizmin bilimsel ışığına gözlerini kapatan “tipik” bir karakterdi.

TKP’nin ve Komintern’in Kürt meselesine yaklaşımı

Türkali, romanda TKP’nin kuruluş tarihini, partinin Kürt meselesine bakışını, o dönem yaşanmakta olan Kürt isyanlarına ve TC’nin kıyımlarına karşı nasıl bir tutum sergilendiğini de aktarmaktadır. M. Kemal, bir yandan Sovyetler Birliği’nin desteğini almak, sempatisini kazanmak ve öte yandan ise Türkiyeli emekçilerin Bolşeviklere duyduğu sempatiyi denetim altına almak maksadıyla Ekim 1920’de “Türkiye Komünist Fırkası”nı kurdurmuştu. Büyük bir tuzaktı bu! Üstelik TKF’nin kurucuları arasında 1930’da Ağrı Ayaklanmasının bastırıldığı günlerde Adalet Bakanı olacak, faşist Mahmut Esat Bozkurt da vardı. O günlerde Bozkurt dönemin yaygın ırkçı anlayışını şöyle dile getiriyordu: Türk bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette bir tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı.[6] Kemalist burjuva iktidarın meşrebi bu kadar aleni bir biçimde ortadayken Komintern, TKP’den Kemalizmin desteklenmesini istemişti.

TC’nin kuruluşundan bugüne kadar Kürtler ceberut devlet tarafından inkâr ve imha politikalarıyla yok sayılmış, kıyımdan geçirilmiştir. Romanda baba tarafından Kürt olan Rahmi Usta, “ninem Türkçe bilmezmiş. Yörede bir sürü Kürt köyleri. Ezim ezim eziyorlar zavallıları. Ne ezmesi; düpedüz kestiler kadın, çoluk çocuk diye özetlemektedir Kürt halkının çektiği zulmü. Ancak dönemin TKP’si içerisinde Kürt meselesine doğru yaklaşan, daha çok kafa yoran ve üzerine yazan tek kişi Hikmet Kıvılcımlı’dır. TKP, Kürt meselesini ulusal bir sorun olarak görüp Kürtlere kendi kaderlerini tayin hakkını programına alsa da pratikte tutarsız davranmaktadır. “Ağrı ayaklanmasında Kızıl İstanbul’u çıkarıyordu Reşat. Kürtleri, halk olarak tutuyorduk da, ayaklanmayı bilinçsiz halkın kandırılması diye alıyordu... ‘35’te Orak-Çekiç’te Hoybûn’culara karşı çıkıldı, emperyalistlerle ilişkili diye; … En son Tunceli’yi bastırdı bu herifler. Hem de nasıl kanlı bastırdılar. Doğramışlar. Tam bizim «desantralizasyon» kararı ile Komintern’den koptuğumuz günler. Kimse neyin ne olacağını bilmiyor. Kemalistleri tutun denmiş! Tutacağız da, neresinden tutacağız! Ne yapacaksın, tarihin yazısı kanlı. Komintern de arkaladı herifleri. Bu Komintern kararı, Desantralizasyon, bize kesilmiş ceza mı, Mustafa Kemal’e ödül mü belli değil. Çoğu şeyi çözemedik.” Kürt kıyımını gerçekleştirilen Kemalist iktidarın desteklenmesi, elbette ki Komintern’in Sovyet bürokrasisinin dar çıkarları etrafında şekillendirdiği uluslararası politikalarının bir parçasıydı ve çok açık bir biçimde Kemalizme sundukları bir ödüldü.

Kürt sorununun dile getirilmesi dahi “tehlikeli sularda yüzmek” gibiydi, yıllarca o suya parmağını dokundurmaktan bile çekindi insanlar. Romanda 1940’lar İstanbul’unda karşımıza çıkan ihtiyar Rasim Efendi’nin korkuları da bu Kürt korkusunun ne kadar gerilere uzandığını ve köklü olduğunu göstermektedir. Sahir Hoca ve eşi Nedret, TKP’nin gizli belgeleri arasındaki Kıvılcımlı’nın Kürtlere ilişkin bir makalesini eski Türkçe bilen büyük babaları Rasim Efendi’ye okuttuklarında, yazıların kimseye gösterilmemesi konusunda şiddetle uyarıda bulunur. İlk defa Rasim Efendi’nin böylesine korkuya kapıldığını görünce “Geçti o günler Büyükbaba” deyip şakaya vurarak rahatlatma çabalarına sertçe karşılık vermektedir Rasim Efendi: “Bu Kürtlük işi de başka bir şeye benzemez. … Kürt işi dendi mi yüreği hop eder yukardakilerin!” TC egemenlerinin yüreği öylesine hop etmiştir ki, Kürt isyanlarını bahane ederek çıkardıkları Takrir-i Sükûn Kanunu ile herkes susturuldu yıllarca, tüm yayınlar kapatıldı, yasaklandı.

Bir Nazi uygulaması örneği olarak “varlık vergisi” ve türedi savaş zenginleri

Türkali, dönemin yerli burjuvalarının ne üzerinde yükseldiğini, savaş zenginlerinin nasıl peydahlandığını romanda çeşitli karakterler üzerinden aktarmaktadır. Bunlardan birisi CHP’de çeşitli düzeylerde sorumluluk almış, milletvekilliği yapmış eski asker Eşref Bey karakteridir. Politikasız ticaretin yürümeyeceğini erken kavrayıp yükünü tutan Eşref Bey, bürokraside çıkar ilişkilerini açık vermeden sürdürerek gün geçtikçe servetini büyütüyordu. “Ülkenin bugünlerinde kazanç alanlarını yağmalamasına da bırakamazdık ya azınlık tüccarlarının. Bıraksınlar mıydı? Kazanmak, olasıysa çok kazanmak bizim hakkımız önce.” Gerçekten de varlık vergisi çıktıktan sonra gayrimüslimlerin mal varlıklarını da iç ederek servetlerini kısa sürede katladılar yerli burjuvalar.

Eşref Bey gibi “yerli ve milli” burjuvaların çıkarlarını başa alan siyasi iktidar, Aralık 1942’de gayrimüslimleri soyup soğana çevirecekleri “varlık vergisi”ni çıkardı. Nazi uygulamalarını aratmayan Kemalist burjuva iktidarın politikalarının sonuçları, şöyle resmedilmektedir romanda: “Her şeyini satıp don gömlek kalsa ödeyemiyormuş çoğu. Toplamaya başlamışlar azınlıklardan kimilerini. Kampa götüreceklermiş. Varı yoğu ölü fiyatına satışa çıkmış heriflerin; kapış kapan gidiyormuş. Nazi yöntemleri. Böyle alçak, böyle talancı burjuvazi!” Varlık vergisi sayesinde TC egemenleri çok kısa sürede Türkiye’deki mülkiyetin el değiştirmesini başardı! Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin apartmanlarına, iş hanlarına, dükkânlarına ölü fiyatına el koydular. Yerli burjuvazi servetine servet kattı, yenileri türedi. Varlık vergisiyle iyice semirtilenlerden bir diğer yerli burjuva ise devletle (ve MAH’la) sıkı ilişkiler içerisinde olan, köy bakkallığından geldiği bilinen, Ankara’nın Cumhuriyet varsıllarından Fehmi Bey’di. (Fehmi karakterinin kimi temsil ettiği malûm). Karaborsa piyasası Fehmi Bey’den soruluyordu, makinelerden yedek parçalara kadar dışalımla getirdiği malları istediği fiyata satıyor, milleti soyup soğana çeviriyordu. “Hele son bir yıl içinde Varlık Vergisi’yle iri kıyım azınlık alım-satımcılar yıkıma uğrayıp da dış-alımcı Fehmi Bey yükünü iyice tutunca, dışalımla uğraşan kimi başka kuruluşlar, ya onun kırıntılarıyla geçinmek ya da ellerine geçecek yağlı lokmaları, tam bir alçak gönüllülükle onunla kırışmak zorundaydılar.

Türkali, gerek yukarıda adı geçen burjuvalar gerekse romandaki Mithat, Galip, Sait gibi başka karakterler üzerinden devletin gizli örgütlenmeleri, parti, iş, iktidar ilişkilerinin iç içe geçmiş yapısını, arkada ne dolaplar çevrildiğini anlatmaktadır. Mithat, kâtiplikten yalan dolanla “bey”liğe yükselmiş bir tüccardır. Sait, İstanbul Emniyet Müdürlüğünün en etkili isimlerinden bir işkenceci, Galip ise Almanya’da okumuş, faşist ideolojiyi benimsemiş, babası gibi MAH’ta çalışan dönemin faşistlerindendir.

1944 tevkifatları

Romanda 1944 tevkifatları da ele alınmakta, gerek dönemin TKP’si içerisinde yer alan tarihsel kişilerin, gerekse de kurgulanmış karakterlerin nasıl tutuklandıkları, neler yaşadıkları anlatılmaktadır. Şubatta Ankara’da başlatılan tutuklamalar, Martta İstanbul’a sıçradı. İstanbul İl Sekreteri Sebati Selimoğlu’nun ardından, saklanmakta olan Reşat Fuat yakalanmıştı. “TKP, o tarihsel gününde, genel sekreterini saklayacak ikinci bir yer düşünememiş, becerememişti!” Tutuklamalar oldukça geniş tutulmuş, romandaki karakterlerden Turgut ve arkadaşları da gözaltına alınıp serbest bırakılmıştı. İçlerinden Ermeni Ohannes’e çok ağır işkenceler etmişlerdi, bu da Ermeni olmanın “ayrıcalığıydı”! Rahmi Usta, Sahir Hoca ve daha pek çok kişi gözaltına alınmıştı. Kimileri serbest bırakılmış, kimileri yıllarca tutsak edilmişti.

Gözaltına alınanlar arasında ana karakterlerden Turgut’la duygusal bağı olan, Eşref Bey’in kızı Necla da vardı. Necla, Turgut’la tanıştıktan sonra komünist fikirlerden etkilenen ve mücadelenin bir parçası olmak isteyen bir karakterdir. Burjuva ailesinden koparak ayrı evde, kendi ayakları üzerinde durmaya çalışırken gözaltına alınmıştır. Gözaltında tutulduğu Sansaryan Hanında, karanlık güçlerin, doğru, güzel şeylere bağlılığından korktuklarını düşünerek mutluluk duymaktadır! Necla, geleceğe dair umutla, Nâzım’ın “Bu dünya, bu korsan gemisi batacaktır, taş çatlasa batacak!” dizelerini yinelemektedir belleğinde. Gözaltındaki sorgulanma işini onurlu biçimde tamamlamayı kafasına koyan Necla, hücredeyken bir polisin tecavüz girişimine maruz kalmış ve sonrasında “erkeklerin elinde tutsak olduğu” düşüncesine kaptırmıştır kendisini. Olayları sınıfsal bir pencereden değerlendirmek yerine, kadın-erkek cinsiyet ayrımcılığı, erkek düşmanlığı temelinde değerlendirmektedir. Oysa bu mide bulandırıcı saldırı ilk defa Necla’nın başına gelmiyordu. Sadece kadınların da başına gelmiyordu. Burjuva devletin kolluk güçlerinin devrimcilere duydukları sınıfsal kinin bir sonucuydu. Sınıfsal bakış açısından kopuk, feminizme kayan bu yanlış düşünceler Necla’yı başka mecralara sürüklemiştir…

Savaş bitmiş, yeni “demokrasi” dönemi başlamıştı

Nazi Almanya’sının savaşı kazanacağına kesin gözüyle bakan Türk egemenleri, savaşın seyri değişmeye başlayınca tam bir ikiyüzlülükle tutumlarını değiştirmeye koyuldular. Macaristan, Romanya, Yugoslavya, Kızılordu askerleriyle birlikte faşizm canavarına karşı savaşıyor, keza Fransa, İtalya gibi Avrupa’nın merkezi ülkelerinde de emekçiler komünistlerin örgütlediği milis güçlerle birlikte faşizme karşı kıran kırana mücadele ediyordu. Artık faşizm canavarı can çekişiyordu. Bu uluslararası konjonktürde TBMM, 2 Ağustos 1944’te olağanüstü toplanarak Almanya ile siyasal, ekonomik ilişkilerin kesilmesine karar verdiğini açıkladı. 1 Şubat 1945’te Bulgaristan’da, Halk Mahkemesi, faşizmle işbirliği yapan bakanları, generalleri, kral naiplerini, milletvekillerini ölüme mahkûm etti ve aynı gece de asıldılar. Üç gün sonra Roosevelt, Churchill ve Stalin Yalta’da bir araya geldiler; 4 Şubatta başlayan görüşmeler 11 Şubatta sona erdi. Churchill, “Dostum, savaş arkadaşım Mareşal Stalin ile bu kadar uzun, içtenlikli görüşmelerde bulunabildiğim için büyük bir sevinç, mutluluk duyuyorum” diyordu. Churchill’in mutluluğunun kaynağı Stalinist bürokrasinin, kapitalist düzeni yerle yeksan edecek dünya devriminin önünü tıkaması sözü olsa gerek! “Sosyalist devlet” başkanı Stalin’le emperyalist-kapitalist devlet başkanları Roosevelt ve Churchill dünyanın savaş sonrasında nasıl şekilleneceğine karar verdiler. Savaş sonrasında Stalinist KP’ler aracılığıyla, faşizme karşı silahlı mücadele yürütenlerin silahlarını “sorunsuz” bir şekilde burjuvaziye teslim etmesi sağlandı. Pek çok ülkede ortaya çıkan devrim fırsatı, Stalinist bürokrasinin emperyalist güçlerle yaptığı pazarlığın kurbanı edildi. Yunanistan’da faşizme karşı yürütülen militan mücadele ezilip yıllarca sürecek iç savaşın önü açıldı.

Berlin’in Kızılordu tarafından ele geçirilmesiyle birlikte Hitler 1 Mayısta intihar etti, Almanya 7 Mayısta kayıtsız, şartsız teslim oldu ve nihayet 8 Mayısta Avrupa’da savaşın bittiği duyuruldu. Güya “dünyayı barış içinde yaşatacak” Birleşmiş Milletler örgütüne girebilmek için Türkiye’nin, Almanya ve Japonya’ya savaş duyurusunda bulunması gerekti. Savaş yılları boyunca Nazilerin destekçisi olmuş Başbakan Saraçoğlu, 11 Mayıs 1945’teki Meclis söylevinde dünyanın gözünün içine baka baka “Bugünleri, altı yıl önceden görmenin onurunu daima yaşayacağız” sunturlu yalanını söyledi! Hava değişince eski faşistler, “demokrat” kesilmeye başladılar. Savaş yılları boyunca faşist kalemşorlar arasında yer almış Peyami Safa’nın “evine kapandığı, Batılı ülkeler, savaş suçlusu olarak isterler de, bizimkiler de verirse diye, sokağa çıkmaktan bile ödü patladığı söyleniyordu Babıâli’de!” İşte bugünün Peyami Safaları da devran döndüğünde böyle kaçacak delik arayacaklar!

Türkiye’de çeyrek yüzyıldır iktidarda olan savaş dönemi zenginlerini, vurguncularını yaratan CHP içinden yeni bir “muhalefet” çıktı ortaya. Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan, Fuat Köprülü, “Dörtlü Takrir” verip demokrasi istediler Meclis’te! Böylece uzun yılların tek parti diktatörlüğünden çok partili döneme geçildi 1946’da. Lakin işçi sınıfının örgütlerine yine göz açtırılmıyor, anti-demokratik uygulamalar ortadan kaldırılmıyordu. “Sola yaşam yolunu tıkamak devletin temel uygulamasıydı; emekçilerin sınıfsal, siyasal örgütlenmelerine değil, o doğrultudaki düşüncelere bile göz yumulamazdı. Solculuksa, Halk Partisi’nin Kemalist solculuğu yeter de artardı bile ülkeye!

İktidar ve muhalefet elbirliğiyle “sağ demokrasi” yerleştiriliyordu ülkeye! Gerçek demokrasiyi savunanlar ise komünistlikleri nedeniyle baskı altına alınıyordu. “Varsıl sınıfların, savaş vurguncusu tüccarların, toprak ağalarının, demokratlığın yanından bile geçmemiş Demokrat Parti’si ile devlet katlarına bağlı, bağımlı katmanların, halktan uzak Halk Partisi arasında olup bitmeliydi her şey!” 1948’de devreye sokulan Marshall Planıyla ABD, ekonomik yardımlar aracılığıyla Türkiye’de anti-komünist planlarını hayata geçirmeye başladı. McCarthy’cilik Türkiye’ye de yansımış, anti-komünizm yarışı başlatılmıştı. Komünizm düşmanlığında kimse üstünlüğü başkasına kaptırmak istemiyordu! 1950 seçimlerinde, ezici bir utkuyla Demokrat Parti iktidara yerleşti. ABD’de, McCarthy dönemi boyunca komünizm düşmanlığı altında, insan haklarına, demokrasiye saldırının kudurganlık biçimini aldığı bir dönem yaşanırken; Polonya, Çekoslovakya, Macaristan, Bulgaristan gibi “sosyalist blok” ülkelerinde “36 Moskova yargılamalarının” benzerleri çıktı ortaya. Bu ibretlik yargılamalar, tarihin sayfalarına birer kara leke olarak geçti. Türkiye’de ise emekçilerin kaderi Demokrat Partinin elindeydi artık. Türkiye’de kapitalizm geliştikçe, kentleşme artıyor, işçi sınıfı büyüyordu. Burjuvazi içindeki iktidar kapışmasına paralel olarak sınıfsal çelişkiler de derinleşiyordu. Biriken toplumsal ve siyasal çelişkiler 27 Mayıs darbesinin zeminini döşüyordu.


[2] Elif Çağlı, Marksizmin Işığında, Tarih Bilinci Yay., s.3

[5] Buradan itibaren alıntılar Güven romanından aktarılmaktadır.

[6] akt. Kerem Dağlı, Kemalizmin Şizofrenik Milliyetçiliği, marksist.com