Navigation

Türkiye Sosyalist Hareketine Tanıklık Eden Komünist Çınar: Vedat Türkali ve Romanları /4

27 Mayıs 1960 askeri darbesinden sonra Türkiye’de yeni bir dönem açılacaktı. 1961 Anayasasıyla demokratik hak ve özgürlüklerin sınırları geçmişe kıyasla genişletilmiş ve Türkiye sosyalist hareketinin örgütlenmesine TC tarihinde ilk kez bu denli imkân tanıyan liberal bir atmosfer oluşmuştu. İşçi sınıfı da dâhil toplumun tüm kesimleri politik ve kültürel bir canlanma içerisindeydi. Artık işçi sınıfının, ben de varım diyeceği nesnel toplumsal koşullar olgunlaşmıştı. Nitekim Saraçhane Mitingi gelişmeye başlayan işçi hareketinin belirgin bir ifadesi oldu. Aralık 1961’de 100 bin kişinin katılımıyla Cumhuriyet tarihinin ilk kitlesel işçi mitingi gerçekleşmişti. Kısa bir süre önce ise 13 Şubat 1961’de işçilerin ekonomik çıkarlarını korumak, çalışma koşullarını iyileştirmek için yasal değişikliklerin parlamentoya taşınması amacıyla Türkiye İşçi Partisi kurulmuştu. İstanbul İşçi Sendikaları Birliğine bağlı sendikacılar tarafından kurulan TİP, kapılarını sosyalist aydınlara ve gençlere açınca kısa süre içerisinde neredeyse tüm sosyalistleri, komünistleri, demokratları, reformistleri, radikalleri, sol Kemalistleri vb. bünyesinde toplayacak ve bir “sol cephe partisi” konumuna gelecekti.

1951 tutuklamalarında ağır darbe yiyen ve bölünmelere uğrayan TKP’nin örgütsel varlığı fiilen son bulmuştu. Bundan dolayı da bağımsız bir örgüt olarak sol harekette siyasal otorite kuracak durumda değildi. Nitekim TKP kökenli gruplar da 1960’lar başında TİP içerisinde faaliyet yürütmeye başlamışlardı.

Devrimci Marksizmden bihaber bir kuşak: 68 kuşağı

1960’lı yıllarda kısmen de olsa sosyalist düşünce ve örgütlenme özgürlüğü üzerindeki baskı ve yasaklar kalkınca sosyalist fikirlere yönelen gençlerin sayısı hızla arttı. Yıllarca baskı ve yasaklarla kontrol altında tutulmaya çalışılan, Kemalist devletin resmi gençlik örgütlerine yönlendirilen gençler, artık TİP’e ve onun bir yan kuruluşu olan FKF’ye (Sosyalist Fikir Kulüpleri Federasyonu) yöneliyorlardı. Gelecekte 68 kuşağı olarak anılacak olan bu devrimci gençlerin arasında Deniz Gezmiş, Mahir Çayan gibi dönemin önde gelen isimleri de vardı. Bu ilerici-devrimci gençler, 1968 üniversite işgalleriyle birlikte gerçekleştirdikleri eylemlerde birlik ve bütünlük içerisinde yer almışlardı. Ancak TİP içinde yaşanan sosyalist devrim/milli demokratik devrim ayrışmasına paralel olarak gençlik içerisinde de ideolojik ayrışmalar ve örgütsel saflaşmalar gerçekleşecekti.[1]

Bu bölünme ve ayrışmalar, ne yazık ki gençliğin devrimci mücadele azmi ve tutkusundan bağımsız olarak onları, küçük-burjuva radikalizminin çıkmaz sokaklarına sürükleyecek ve acı deneyimler yaşanacaktı. Ayrışmanın temeli, esas olarak proleter sosyalist eğilimle küçük-burjuva sosyalist eğilimlere dayanmaktaydı. Küçük-burjuva sosyalist gruplar daha sonra kendi içlerinde de çeşitli fraksiyonlara bölünecekti. Küba devriminin başarıya ulaşması, Vietnam halkının ABD’ye karşı fedakârca yürüttüğü ulusal kurtuluş mücadelesi, Filistin direnişi, Latin Amerika ve Afrika’da yürütülen ulusal kurtuluşçu gerilla mücadelelerinin yükselişi tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’deki ilerici-devrimci gençliği de derinden etkilemişti. Ortada belirleyici bir komünist hareketin olmadığı koşullarda, gençlik içerisinde bu ulusal kurtuluş hareketlerine ve gerilla mücadelelerine sempati giderek artmıştı. Tüm dünyada ve Türkiye’de 1968, bir başkaldırı yılıydı. Gerek işçiler gerekse gençler açısından artık daha radikal eylemlerin yükseldiği bir dönem açılmıştı. TİP’e ve FKF’ye üye olan ve bu örgütlerde önemli görevler alan gençlerin çoğu, TİP merkezinin pasifist, parlamentarist siyasal çizgisini eleştirerek partiden ayrılacaklardı. Yıllarca Kemalist ideolojiyle eğitilmiş olan gençlerin çoğu, küçük-burjuva-milliyetçi sınıf doğalarından da kaynaklı olarak kendilerine Milli Demokratik Devrim çizgisini daha yakın bulmuşlardı. MDD çizgisinin etkisi altına giren gençler, kısa sürede Stalinizmin şu ya da bu ulusalcı versiyonu olan Maoculuk, Enver Hocacılık, Kastroculuk vb’nin arkasına takıldılar.

Esasında Türkiye sosyalist hareketinin 1960’lara kadar olan tarihini göz önünde tuttuğumuzda, dönemin ilerici-devrimci gençlerinin küçük-burjuva sosyalizm anlayışlarının arkasına takılmaları hiç de şaşırtıcı değildir. Zira kendilerine Stalinizmin yarattığı tahrifatlar ve Marksizmin inkârı olan “aşamalı devrim”, “tek ülkede sosyalizm” gibi “teoriler” miras bırakılmıştı. Sovyetler Birliği’nde Bolşevik tarzda proleter sınıf temelinde örgütlenme anlayışı tasfiye edilmiş, yerini parti bürokratlarının rekabetçi, bencil dar çıkarlarına dayalı Stalinist örgüt kültürü almıştı. Kruşçev’in 20. Kongrede Stalin’in işlediği suçları sayıp dökmesi Stalinist bürokrasinin suçlarının kişiye indirgenmesine çalışılmasına rağmen uluslararası komünist harekette tartışmalara ve eleştirilere yol açmıştı. Türkiye’deki sosyalistler de gelişmeleri takip etmiş ancak derinlemesine bir sorgulama yapmamışlardı. SBKP’ye ve onun Stalinist politikalarına açıktan karşı çıkma cesaretini gösterememişlerdi. Sorgulayanlar ise “Troçkist” olmakla, “polislikle” suçlanmışlardı.

Bugüne Bolşevizmin bayrağını taşıyan Mehmet Sinan, dönemi şöyle anlatmaktadır: “60’ların ilk yarısında henüz sol fikirlerle yeni tanışan ve politik yaşama gözlerini yeni açan ilerici-devrimci gençler olarak, devrimci Marksizmin bilgisinden de, proletaryanın enternasyonalist mücadele tarihinden de bihaberdik. Dolayısıyla bizim kuşağımız o dönem, ne Stalinist bürokrasinin karakteri, ne de onun dünya komünist ve işçi hareketinde yarattığı tahribatın boyutları hakkında gerçek bir bilgiye sahipti. Marksizm hakkında gerçek bilgileri kendisine ulaştıracak araçlardan da, kaynaklardan da henüz yoksundu kuşağımız. Örneğin, bu yıllarda Türkiye’de Marx, Engels ve Lenin’in yapıtları legalde basılmış değildi henüz. Bırakınız bu kitapları, Nâzım’ın şiirleri bile gün yüzüne çıkmış değildi daha.

“Türkiye’de devrimci ve sosyalist harekete katılan bizim kuşağımız da dâhil pek çok kuşak, Bolşevizmin ve Ekim Devriminin tarihini gerçek kaynağından değil, Stalinci bürokrasinin yazdığı ve yaydığı «resmi» Sovyet tarihinden öğrendi. Lenin’in ölümünden sonra Bolşevik Partide ve Komintern içinde yaşanan mücadele ve saflaşmaların gerçek nedenleri, Büyük Ekim Devrimi ve diğer devrimlerin (Doğu Avrupa, Çin, Küba vb.) karşılaştığı sorunların gerçek mahiyeti hakkındaki tüm bilgiler, Stalinci bürokrasilerin (Maocu, Kastrocu, Enver Hocacı vb.) hazırladığı resmi tarihin prizmasından geçerek yansıdı bizlere. O nedenle, 1930’lardan 1980’lere, Türkiye’de örgütlü sosyalist mücadeleye katılan ve çeşitli düzeylerde görev ve sorumluluk üstlenen pek çok devrimci kuşak, Stalinciliğin ideolojik, teorik ve örgütsel açılımlarını uzun yıllar boyunca Bolşevizm diye benimsedi ve içselleştirdi.”[2]

Mehmet Sinan’ın bu satırları dönemin genç kuşaklarının devrimci Marksizmden ve onun gösterdiği proleter sosyalist mücadele hattından nasıl bihaber olduğunu somut ve can yakıcı bir biçimde özetlemektedir. Ne yazık ki Türkiye’deki sosyalist hareketin hatalarının, günahlarının sonuçlarını bugün hâlâ yaşamaktayız. Vedat Türkali, 1970’lerden 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesine giden süreci anlattığı romanlarında geçmiş komünist kuşakların gençliğin heba edilmesindeki kişisel sorumluluklarını, Türkiye sosyalist hareketinin işçi sınıfından kopukluğunun sebep olduğu acı deneyimleri tarihsel birer ders olarak bugüne taşımaktadır. Tek Kişilik Ölüm, Yalancı Tanıklar Kahvesi, Yeşilçam Dedikleri Türkiye, Mavi Karanlık romanlarında tarihsel süreci farklı açılardan günümüze taşımıştır. Bu romanlarda Türkiye sosyalist hareketinin zaafları, hataları aktarılırken; egemenlerin “sağ-sol çatışması” olarak manipüle ettikleri, beş bine yakın insanın öldürüldüğü dönemin çatışmalı siyasal ortamında farklı toplumsal kesimlerin gündelik yaşamının nasıl etkilendiği de gözler önüne serilmektedir.

Tek Kişilik Ölüm: “Kaynayan suya atılmış buz kalıpları” ve TKP tarihinin önemli kesitleri

Türkali, 1989’da yayımlanan romanı Tek Kişilik Ölüm’ü yazma amacını şöyle özetlemektedir: “Tarihsel olanı bütün katılığı, çiğliğiyle roman dışı niteliklerini göze batırıcı biçimde roman olaylarının içine koymaya özen gösterdim. Roman yapısındaki düşsel olaylar; yoğun, acılı, duygu dokusu içinde gelişirken, kaynayan suya atılmış buz kalıpları gibi somut tarihsel olaylar, kişiler yolunu kesip, birden karşısına dikiliverir okuyucunun. Somut, tarihsel olaylar bitince roman yine kendi çizgisi içine döner. Tek Kişilik Ölüm’de; tarihsel anlarda, o anları kapsayan süreçlerdeki yıkılışlara neden olan kişisel yanlışların saptanıp yansıtılmasıyla özellikle 1940’dan sonraki TKP tarihinin önemli kesitleri alınarak bir tür eleştirel şema çıkartılmıştır. … Değerlendiremediğimiz fırsatların acısını, o günleri yaşayarak çekmiş birileri olarak bize düşen; neleri, nasıl kaçırdığımızı açık seçik ortaya koyup içtenlikle sergilemektir. Geçmişi cicili boyalarla süsleyip yeni kuşaklara gözbağcılık etmek devrime de, demokratik gelişmeye de zarardan başka bir şey sağlamaz. Tüm çabam, uğraşım bu temel inancıma dayanır. Bu inancın ürünüdür Tek Kişilik Ölüm…”[3]

Tek Kişilik Ölüm’ün ilk bölümlerinde, genç bir devrimci olan Levent’in babası Nazif’in ağzından günün cezaevi koşulları ve devlet baskısı anlatılmaktadır. Dönemin küçük-burjuva sol örgütlerinden birinde örgütlü olan Levent, silahlı eylemle soygun yapmak ve biri polis dört kişiyi öldürmekten idam hükmü giymiş bir gençtir. Bir zamanlar TKP içerisinde yer almış, daha sonra tutuklandığında arkadaşını ele vermiş, artık toplumu değiştirmek isteyenlere deli gözüyle bakan döneğin tekidir Nazif. Oğlunu ziyarete gittiğinde, cezaevi yönetiminin insanlık onurunu ayaklar altına alan her türden baskı ve aşağılamalarına boyun eğmeyen gençlerin görüş boykotu ve açlık grevleri protestolarına denk gelir. Fiziksel baskıyla devrimci-ilerici gençleri sindirip kontrol altına alamayan egemenler, psikolojik yöntemlere başvurmaktadır. Devrimci gençlere akli dengesi bozuk muamelesi yapan cezaevi yönetimi, Amerika’da eğitim görmüş, ruhunu ve “bilimsel yeteneklerini” düzenin hizmetine sunmuş yedek subay, “uzman” psikolog aracılığıyla gençlerin iradelerini teslim almaya, devletle işbirliği yapmalarını sağlamaya çalışmaktadır. “Hasta” gençler, devletin “şefkatli” ellerine kendilerini bıraktıklarında “iyileşme belirtisi” göstermiş sayılmakta, cezaları hafifletilmekte, başka koğuşlara yerleştirilerek cezaevi koşulları düzeltilmektedir. “Pişmanlık” yasasından faydalananlar ise serbest bile kalabilirler! Anne ve babalar üzerinden çocuklarına taşınan ideolojik saldırılarla duygusal baskı kurulmaktadır. İdam ya da ömür boyu hapislikler yerine devletin “yüce bağışlayıcı” pişmanlık yasasından faydalanma teklif edilmektedir. Bu teklif, gençlerden örgütsel bağların ifşasını, arkadaşlarını ele vermelerini isteyen alçakça bir “kurtuluş” seçeneğidir. Levent ise, babasının aksine bu dönekliğe yanaşmayan bir gençtir.

Tüm devrimci adanmışlıklarına, gözü kara cesaretlerine rağmen ne yazık ki ilerici-devrimci gençlerin küçük-burjuva sosyalist örgütler içerisinde faaliyet yürütmeleri emeklerinin heba olmasına yol açtı. 70’li yıllarda küçük-burjuva sosyalist fraksiyonların pıtrak gibi saçılmasında Türkiye sosyalist hareketinin 1960’lara kadar olan dönemine damgasını basan TKP’nin yanlışlarının çok büyük payı vardı. Stalinizm, sınıfa dayalı örgütsel-siyasal-ideolojik görevlerin bir kenara atılmasına ve unutulmasına yol açmıştı. Ne yazık ki Stalinizmin yol açtığı bu sağ sapma eğilimi sonucu yıllarca Türkiye’de gerçek anlamda işçi sınıfı eksenli bir devrimci sosyalist hareket oluşamamış ve gelişememiştir. Bugün sosyalist hareketin ezici çoğunluğunun hâlâ işçi sınıfından kopuk oluşunu bu tarihsel köklerde aramalıyız.

Romanda Türkali, Doktor Gülşen karakterinin sorgulamaları üzerinden, Stalinizmin yarattığı tahrifatları aktarmakta ve 1950’li yıllara kadar geçen süreçte Türkiye sosyalist hareketinin örgütsel yapısını ve ideolojik-siyasal çizgini belirleyen TKP’nin küçük-burjuva aydın kadrolarının eksikliklerini, hatalarını eleştirmektedir. Levent’in annesi Doktor Gülşen de 20 sene önce mücadeleye ihaneti sonrasında ayrıldığı eski kocası Nazif gibi TKP kökenlidir. Ancak Gülşen, Nazif’in aksine işçi sınıfının devrimci mücadelesine inanan güçlü bir karakterdir. Stalin’in ölümünün ardından Stalin şahsında ortaya saçılan suçların sorgulamasını yaptığı, Stalinizmi ve TKP üst bürokrasisini eleştirdiği için partiden atılmıştır.

Doktor Gülşen, romanın geçtiği süreçte geçmişle bağlar kurarak gençlerin neden küçük-burjuva radikalizmine saptıklarını sorgulamaktadır. “Bugün benim oğlum yanlış bir yolda ölümü bekliyorsa, binlerce, on binlerce genç, devrim, devrimcilik adına böylesine yiğitçe sapıttılarsa, bunda o ülkenin, bunca kişiyi çevresine toplayamamış tarihsel devrimci partisinin başındaki yöneticilerine düşen bir utanç payı da mı yok?” Doktor Gülşen, oğlunun da aralarında bulunduğu gençlerin küçük-burjuva radikalizmine kayışında kendi kuşağı ve öncesindeki TKP üst bürokrasisini sorumlu tutmakta, yapılan hataları gözler önüne sermektedir. “Bizi kör etmek için önce belleğimizi kararttılar. Toprağı kazıp eşeleyen köstebekler olalım, kör karanlıkta sürünüp duralım diye. Ne var ne yok, sayıp ortaya dökmemiz gerek. Toplumca asıldık işte; unutturulan tüm geçmişimiz, gözlerimizin önünde şerit gibi akıp gitmeli!” diyerek geçmişte yaşanan ibretlik olayları gözler önüne sermektedir.

Doktor Gülşen’in anlattığı tarihsel olaylar, diyaloglar üzerinden, TKP üst bürokrasisinin nasıl kişisel çıkar hesaplarıyla küçük-burjuvaca çekememezlikler sergilediği, ayak oyunları çevirdiği anlatılmaktadır. Çarpıcı tarihsel örneklerden biri, Nâzım Hikmet’in de aralarında bulunduğu TKP içerisinde işçilerle bağı bulunan tek grup olan “işçi muhalefeti”nin başına getirilenlerdi. Nâzım ve yoldaşları, TKP merkez komitesi ve Komintern tarafından “Troçkist”likle, casuslukla, partiyi parçalayıp işçilerin daha kolay ezilmesini sağlamakla suçlanmışlardı. Oysa “işçi muhalefeti” olarak adlandırılan sol muhalefet grubu, TKP’nin Kemalist burjuva iktidarla uzlaşmasını eleştirmiş ve sağ sapmayı engellemeye çalışmıştı. Bir dönem TKP Genel Sekreterliği yapmış olan Salih Hacıoğlu’nun başına gelenler ise bir başka örnekti. Hacıoğlu, 1925 TKP kongresinde MK’ye seçilmesine rağmen Genel Sekreter Şefik Hüsnü ile aralarındaki anlaşmazlıktan dolayı partiden uzaklaştırılmıştı. Bir süre sonra Nâzım’ın yardımıyla Türkiye’den Sovyetler Birliği’ne geçen Hacıoğlu, yıllar sonra eşinin kardeşinin ölümü sebebiyle Türkiye’ye gelmek için Moskova’daki Türkiye Büyükelçiliğine vize almak için başvuruda bulunmuştu. Bu sebeple casuslukla suçlanmış ve ailesiyle birlikte Altaylar bölgesinde bir çalışma kampına sürgüne gönderilmişti. Hacıoğlu, 1954’te kampta ölümünden sonra, eşinin Nâzım’dan yardım istemesi üzerine büyük uğraşlar sonucu aklanmış, ailesine maaş bağlanmıştı. Nâzım’ın “Hacı Oğlu Salih” şiiri Stalinizmin kurbanı Baytar Salih’in hikâyesini çok iyi özetlemektedir.

Bürokrasiyle ters düşen ve ayak oyunlarının acısını çeken komünistlerden bir diğeri de Doktor Hikmet Kıvılcımlı’ydı. 12 Mart 1971 askeri darbesi sürecinde yaşlı ve ağır kanser hastası olan Kıvılcımlı, TKP bürokratlarının iftiraları sonucu, sığındığı “sosyalist blok” ülkelerinden sınır dışı edilmişti. Bu çirkin ayak oyunlarının sebebi hep kişisel husumetler ve çekememezliklerdi. Bunun başlıca kaynağı ise sınıfsal kökendir. TKP üst bürokrasisinin büyük bölümü küçük-burjuva aydın kadrolardan oluşmaktaydı. Türkali, “dul işçi kadının oğlu Doktor Hikmet” ile “paşa soyundan gelen Şefik Hüsnü”yü kıyaslamakta ve şu sonuca varmaktadır: “Kuşku yok ki, sınıf kökeni yazgısını etkilediği gibi, kişiyi kişi yapan tüm davranışlarına çoğu kez silinmez biçimde damgasını da vuruyor.” Kıvılcımlı’nın Şefik Hüsnü için “Kendimize tartışmasız başkan saydık bu paşa oğlunu” dediğini anımsatarak, bu “paşa oğlu”nun sorguda beş on sopa yiyince, Doktor Hikmet’in Parti Gençlik Komitesi Başkanı olduğunu söyleyiverdiğini aktarır. Kıvılcımlı, yaşamının 22 yıldan fazlasını TC’nin zindanlarında tutsak olarak geçirdi. Sovyetler Birliği’nin dayattığı “desantralizasyon” kararını doğru bulmamış, zorunlu olarak katlanmıştı. TKP bürokrasisinin Sovyetler Birliği’nin dayatmasının ötesinde dünden hazır şekilde Kemalizmle uzlaşma yoluna gitmesini ise eleştirmişti.

1951’de TKP tarihinin en büyük tevkifatı, Ankara’da Başbakanlık kitaplığında göreve atanan Zeki Baştımar’ın dışarıda rahatça parti görüşmeleri gerçekleştirmesinin polise sağladığı büyük kolaylıkla başlatılmıştı. Aralarında merkez komite üyelerinin de bulunduğu 150’den fazla komünist tutuklanmıştı. Bu süreçte TKP MK iki kongreyi içerde gerçekleştirmişti. Hikmet Kıvılcımlı, birlikte içerde olduğu Mihri Belli ile sert tartışmalara girmişti. Romanda, Kemalist devletin baskısını gençliğinden itibaren İstiklal Mahkemeleri’ndeki yargılamalarla bizzat iliklerine kadar yaşamış Kıvılcımlı ile Atatürk “devrimlerinin” çocuğu Amerika’da okuyup Türkiye’ye dönmüş Mihri Belli’nin tartışmalarından biri şöyle aktarılmaktadır: “Kemalizm savunmasını yapar Mihri, Doktor’a karşı. Demokrat Parti dönemi, herifler ülkeyi emperyalizme açmışlar. Oysa Kemalistler antiemperyalist... Doktor da karşı görüşlerini söylüyor. Tartışma uzayınca Mihri, «Biz böyle düşünmüyoruz!» gibisine bir şeyler demeye kalkar. Cinler tepesine çıkar Doktor’un! «Biz ... biz ... biz’miş! Siz kim oluyorsunuz? Hadi ordan, haddini bil!» diye tersler bunu. … Mihri Belli’nin sıkı sıkıya sarıldığı Kemalizmin ilericiliği savı Doktor Hikmet için, yaşam boyu eleştirel biçimde, bütün bir tarihe, özellikle de Osmanlı tarihine bağlı olarak inceleyip irdelediği dayanılmaz bir dogma idi.”

Türkiye sosyalist hareketindeki Kemalizm ile Stalinizmin uyumlu kaynaşmasını sağlayan “demokratik devrimci” Mihri Belli gibi dönemin TKP kökenli “önderleri” sayesindedir ki bugün sosyalist solun büyük kesimi hâlâ kendisini Kemalizmden kurtarabilmiş değildir. Dönemin gençlerinin bir kısmı bir süre sonra Mihri Belli’nin “zinde güçlere” bel bağlayan çizgisini, reformizmle, milliyetçilikle, sağ oportünizmle eleştirip yollarını ayırdılar ve silahlı mücadele yolunu tuttular. Ama gerçekte onlar da demokratik milli devrimden öte bir şey söylemiyor, sadece bunu silahlı mücadele ile hayata geçirebileceklerine inanıyorlardı. Devrimci Marksizmden sapmanın, sınıftan kopukluğun sebep olduğu tarihsel hataların ağır sonuçları ne yazık ki günümüze kadar ulaşmıştır.

(devam edecek)


[1]      Sol hareketteki ayrışma ve çatışmaların detayı için bakınız: Mehmet Sinan, Marksizm ve Türk Solunun İdeolojik Geleneği, marksist.com

[2]      Mehmet Sinan, Marksizm ve Türk Solunun İdeolojik Geleneği, marksist.com

[3]      Vedat Türkali, Tek Kişilik Ölüm, Ayrıntı Yay.