Navigation

“Bir Özgürlük Tutsağı Manuşyan”

Derler ki en usta anlatıcılar gözlerdir. Hatta kimilerine göre gözler, tarihin görüp görebileceği en iyi şairlerdir. Öyle ki bazen karşımızdaki insan tek kelime söylememiştir. Fakat biz onun anlatmak istediği her şeyi hissetmiş, anlamışızdır. Çünkü aynı duygu ve heyecanla birbirine bakan gözler vardır.

Meline Manuşyan’ın “Bir Özgürlük Tutsağı Manuşyan” adlı kitabını elime aldığımda henüz kitabın sayfalarını çevirmeden bakışlarım kitabın kapağındaki Misak Manuşyan’ın gözlerine takılmıştı. Doğacak güneşi içinde taşıyan gece misali kapkara olan bu gözlerin belli ki bana anlatacağı çok şeyler vardı. Manuşyan’ın gözlerinden tepeden tırnağa kavga olan bir öyküyü, bir yaşamı avuçlarımda tuttuğumu hissetmiştim ve kitabın kapağını açtığımda yanılmadığımı anlamıştım.

“Her hayat bir kavgadır. Bizimki, Manuş’la benim hayatımız belli bir kavganın parçasıydı. Bu kavganın çehresi değişmiş olabilir, daha çok ve sık sık da değişecektir. Fakat kavga daima sürecektir. Hayatı hayat yapan da budur işte.” Kitabın ilk sayfasında bizleri böyle karşılıyor Meline Manuşyan. Misak’ın hikâyesine onun günlüğünden bir alıntıyla başlıyor: “Hayatta en iyisini bulmak için, bütün pınarlardan içmeli insan.” Bu sözler aslında onun hayatının bir özeti. O, bir sevdalıydı. Hayata kavgayla tutunmuş bir sevdalı. 1944’ün o Şubat gününde, yirmi iki yoldaşıyla birlikte kurşuna dizildiğinde yüreğinde hâlâ aynı sevdanın ateşi yanıyordu…

1 Eylül 1906’da Adıyaman’da köylü bir ailenin çocuğu olarak doğar Misak Manuşyan. Birinci Dünya Savaşında babasını kaybeder. Annesi ise kıtlığın kurbanı olur. Bu acılar henüz 8 yaşındaki Misak üzerinde derin izler bırakır. Öksüz ve yetim kalınca bir Kürt aile onu yanına alır. Böylece Ermeni kırımından kurtulur. Daha sonra Ermeni Kilisesi temsilcileri, onu ve ağabeyini Suriye’de bir yetimhaneye yerleştirirler. Burada edebiyat ve özellikle de şiirle uğraşır. Hayatının ilerleyen dönemlerinde işine yarayacak marangozluk mesleğini de yetimhanede öğrenir. 1925’te ağabeyiyle birlikte Marsilya’ya gider. Bir süre burada marangozluk yapar. Ancak onun düşlerinde hep Paris vardır. Çünkü Paris hayalini kurduğu dünyaya dair umudun filizlendiği yerdir. Onun sokaklarında hâlâ Komünarların özgürlük şarkıları yankılanır. Nihayet ağabeyi Garabed ile birlikte Paris’e giderler. Hemen Citröen fabrikasında tornacı olarak işe başlar. 1929 Büyük Buhranına kadar burada çalışır.

Fabrikada çalıştığı bu dönem, hayatının dönüm noktalarından biri olur. Hayatına yön verecek tecrübeleri burada edinir. İşçileri yakından tanımaya başlar. Bir mektubunda samimiyeti, arkadaşlığı ve en çok da işçileri birleştiren dayanışma duygusunu fabrikada tanıdığını ve hissettiğini belirtir. Burada emekçilerin dertlerini, tasalarını, umutlarını anlamayı öğrenir. Fabrika onun için gerçek bir okul olur.

1929 krizinde göçmen işçi olduğu için işten ilk atılanlardan olur. İşsizlik döneminde sıkı bir eğitim çalışmasına başlar. Ancak öğrendikleriyle yetinmez. Toplumun acı gerçekleri, ona hayatı mutlaka değiştirmek gerektiğini kavratır. Bunun için de isyankâr olmak yetmez. Değişimi sağlayacak yolu bulmalıdır. Böylece Fransız Komünist Partisine üye olur. Daha önce öğrendiği edebiyat, felsefe, ekonomi ve tarih bilgisini devrimci bir bakış açısıyla inceler. Bu yıllar aynı zamanda içsel dönüşümün başladığı sancılı yıllardır. O dönem tuttuğu günlükte, çoğu zaman sorumlulukları ile arzuları, hayalleri ile imkânları, ayrıntılar ile bütün arasında diyalektik ilişkiyi kuramadığından sıkışıp kaldığına değinir. İlerleyen süreçlerde gündelik yaşamını örgütlemedeki azmi, onun, uzun soluklu mücadelede sabırlı ve kararlı olmasını sağlar. Politik kavgalardaki tutumuyla pek çok mücadele arkadaşının güvenini kazanır. Özellikle laf ebeliğine karşı öfkesi ve meselenin özünü saptamadaki becerisi kişiliğinin önemli parçasıdır.

Elbette Misak Manuşyan’ın iç dünyasındaki sancılar dış dünyadan azade değildi. 1940’lara doğru ortam iyice kararmaya başlamıştı. İnsanlığın üzerinde faşizmin kara bulutları vardı. Gökyüzü yaklaşmakta olan fırtınanın habercisiydi. Yaklaşık 70 milyon insanın hayatını kaybedeceği İkinci Dünya Savaşı patlak verdi. Savaş ilan edilir edilmez, Misak Manuşyan Fransız hükümeti tarafından tutuklanıp hapse atıldı ve oradan cepheye gönderildi. Daha sonra Paris’e döndüğünde, Almanların Sovyetler’i istila ettiği gün, Gestapo tarafından tutuklandı. Faşizme karşı savaşan direnişçilerin ve Yahudilerin toplandığı bir kampa götürüldü. Burada 3 ay tutuklu kaldı. Serbest kalınca derhal yoldaşlarıyla iletişime geçti ve direniş için hazırlıklara girişti. Bu süreçte gündelik yaşamıyla mücadelesi arasındaki bağ kopmadı. Yapılan her şey, en ufak bir gündelik ayrıntı bile sürmekte olan mücadeleyle ilgiliydi. Manuşyan ve yoldaşları “şansa” binde birlik pay dahi bırakmadılar. Bir ihtimal tamamen devre dışı bırakılana kadar, her şeyi yeni baştan gözden geçirdiler. Böylece Partizanların faşizme karşı destansı direnişi başladı. Peki kimdi partizanlar?

Onlar da “herkes gibi” insandı. Ortak amaçları mutlu olmaktı. Ancak bir avuç insanın mutluluğu değil, bütün insanlığın, üretenlerin mutluluğu. Partizanlar insanlık için en zararlı olana cephe aldılar. Onlar yüzyılın belasına, faşizme karşı savaştılar. Naziler hayata saldırıyorlardı. Partizanlar yaşamı savunuyorlardı. Onlar karanlığa karşı savaşan aydınlık savaşçılarıydı. Cesaretleri faşizmin karanlığına karşı insanlığın yüz akı oldu.

Partizanların direnişinden iyice korkan egemenler baskıları arttırmıştı. Direnişçiler yakalanıyor, kamplara gönderiliyorlardı. Manuşyan ve yoldaşları da tutuklananlar arasındaydı. Gericilik günlerinin ağır havası bütün toplumu sarmıştı. Baskılar, gözaltılar, işkenceler artmıştı. Devrimciler sadece dört duvar arasında mahpus değillerdi. Bu dönemde herkes kendi hapishanesinde mahpustu. Kimi zaman yanık yanık tüten bir umut dolardı hapishaneye, kimi zamansa deliksiz bir karanlık. Kavgaların büyüğü, insanın kendiyle olan savaşımı devam ediyordu. İşte yaşamla kurulan bağ öylesine içten ve ciddiydi ki hapishane inançlı komünistleri yolundan döndüremedi. Onlar yarına olan inançla umudu büyüttüler. Misak Manuşyan ve yoldaşları da hem Nazizme karşı verdikleri mücadelede hem de kendileriyle olan kavgalarında bu umudu yeniden yeşerttiler.

Kaynakça: Meline Manuşyan, Bir Özgürlük Tutsağı Manuşyan, Aras Yay.