Navigation

Henri Barbusse’ün “Ateş”i: Savaşı Yenmek İçin Savaşanların Hikâyesi

Kentlerin yıkılıp tarumar edildiği, milyonlarca insanın katledildiği Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşında insanlık büyük acılar yaşadı. Bir yanda İngiltere, Fransa ve Rusya’nın başını çektiği emperyalist itilaf devletleri, diğer yanda da Almanya’nın başını çektiği emperyalist ittifak devletleri. Dört yıl süren bu kanlı savaşta, emperyalist devletler 65 milyondan fazla insanı askere alarak cephelere sürdüler. İşte bu askerlerin yaşadığı yıkım ve vahşet tüm gerçekçiliğiyle anlatılıyor Henri Barbusse’ün Ateş adlı romanında. Toplumun kahramanlık destanlarıyla şişirildiği ve militarizmin körüklendiği savaş yıllarında, Barbusse de milliyetçi duygularla gönüllü olarak katılmıştı savaşa. Ama savaşın yol açtığı yıkımı ve kimin çıkarları uğruna yapıldığını kavradıkça sosyalist fikirleri benimsemeye başlamıştı. Crouy ve 119 rakımlı tepede ölen silah arkadaşlarına ithaf ettiği romanında, cephelerin ön saflarında yer alan ve çoğunluğu yoksul köylü ve emekçilerden oluşan Fransız askerlerinin acılarını, özlemlerini ve savaş cehennemindeki dönüşümlerini anlattı Barbusse.

Romanda, savaşta on beş ayını geride bırakan askerlerin saçlarının sakallarına karışması, dikenlerle bezenen kırların derin yara izlerine benzetiliyor. Ve cephe hattı şu sözlerle anlatılıyor: “Tak! Tak! Güm! Üstümüzde vızıldayan kurşunlar ve top ateşleri. Başımızın üstünde uğultu ve vızıltılar. Bazen yaylım ateşi, bazen tek bir uğultu… Bu karanlık ve alevli fırtına hiç durmuyor. On beş aydan daha fazla oldu. Beş yüz gündür, şu bulunduğumuz dünya köşesinde, bombardımanlar, tüfek ateşleri; sabahtan akşama, akşamdan sabaha kadar sürüp gidiyor hiç dinmeden. Ebedi bir savaş alanına gömülüp kalmışız. Artık, efsaneyi andıran bir geçmişte, evlerimizdeki duvar saatlerinin tiktaklarını nasıl dinlemedikçe işitmezsek, şimdi de bu silah seslerini dinlemezsek işitmiyoruz.”

Gösterişli mitingler eşliğinde savaşa uğurlanan askerlerden, cephe hattında gösterişsiz ölüme itilen askerlere... İşte emekçi kitleler için tüm yıkıcılığıyla savaş gerçekliği budur. Aradan geçen aylar savaşın kimin çıkarları uğruna yürütüldüğünü gözler önüne sererken, egemenler bu gerçeği çarpıtmaktan geri durmuyorlardı. Cephelerde okunan gazetelerde, Almanların silahlarının tükendiği, yemek yerine tahta yedikleri, Fransız askerlerinin silah kullanmadan çok kısa bir süre içinde “düşman” askerleri teslim alacakları yazıyordu. Oysa Alman askerlerle Fransız askerlerin yaşamları da, acıları da ortaktı. Ölen arkadaşlarını defnetmek için ateşi kesen Alman askerler, şöyle sesleniyorlardı Fransız askerlere: “Arkadaş, arkadaş! Biz Alsazlıyız, size silah sıkmayacağız. Korkmayın dostlarımız, siz de bizi rahat bırakın da ölülerimizi gömelim.”

Sonra yeniden topların gürlemesi, tüfek sesleri, el bombalarının patlaması, mavzer sesi, patlama ve obüs çukurlarında çürüyen cesetler… Yaşadıklarına dayanamayan askerlerden biri şöyle isyan ediyordu bu duruma; “biz asker değil insanız!” Yaşayanların savunmak için çırpındıkları siperlerin dar, çamurlu yolları, üst üste konulmuş ve yüzleri bir mendille kapatılmış ölü askerlerle doluydu. “Savaş bitmeyen bir güreş, bir çatışmadır” diyordu bir başka asker. Ateşin bir süreliğine dinmesini değil savaşın bitmesini istiyordu. Askeri birlikler her altı haftada bir ön cephelere gidiyordu. Cephenin en ön safları cehennem gibiydi. “Bunların tümü başlarını, göğüslerini, karınlarını, çırılçıplak tüm vücutlarını, daha önceden kendilerine çevrilmiş tüfeklerin, obüslerin, daha önceden hazırlanmış, yığın yapılmış bombaların, yöntemsel ve hiç şaşmaz mitralyözlerin karşısına götüreceklerini biliyorlar. Burada korkunç bir şekilde susarak öldürülecekleri başka askerlerin karşısına çıkarılacakları anı bekliyorlar. Onlar öfkeyle körleşmiş azılı haydutlar değil ki yaşamları için endişe duymasınlar.”

Bu cehennemden sağ çıkanların duyguları ise şöyle anlatılıyor romanda: “Altında ezildikleri yorgunluklara, üstlerini başlarını kanla lekeleyen, taptaze cellâtlık sahnelerine, aralarından koparılıp alınmış kardeşlerine, evet her şeye ve kendilerine rağmen, onlar bu tehlikelerden sonra, hâlâ yaşamakta olmanın bayramı içindeler.”

Birbirlerine düşmanlaştırılmış cephelerde, önce tek tek sonra yığınlar halinde ölüyordu askerler. Üst üste yığılan ölülerle sığınaklardaki dirileri birbirinden ayıran incecik bir duvardı. Zihninde beliren soruyu şöyle soruyordu bir asker: “Bizden sonra yaşayacak olanlar, önüne geçilmez ilerlemeler sonunda vicdanlarında bir denge kurulduğu zaman, bu insanların birbirlerini öldürmelerini, bu boğuşmaları ve bu kahramanlıkları hangi gözle görecekler acaba?”

Bu sorunun cevabını, savaşta geçirdikleri zaman içerisinde değişip dönüşen askerlerden dinleyelim: “İzinli olduğum günlerde, daha önce yaşadıklarımın çoğunu unuttuğumu fark ettim. Kendi yazmış olduğum mektupları tekrar okuduğum zaman, bana içinde ne yazılı olduğunu bilmediğim bir kitabı okuyormuşum gibi gelmişti. Biz birer unutma makinesinden başka bir şey değiliz… İnsanlar biraz düşünen fakat özellikle unutan yaratıklardır.” Peki ya insanlık yaşadığı acıları unutmasaydı? Tüfeğin hangi taraftan atılırsa atılsın aynı sesi çıkardığını, savaşı ortadan kaldırmak için savaşmak gerektiğini anlasaydı? İşte o zaman yoksul işçi ve emekçi kitleler dünyayı yaşanılacak bir dünya yaparlardı.

1916 yılının son günleri. Cephedeki askerler birbiri ardına savaşa karşı düşüncelerini ve duygularını anlatıyorlar. “Eğer bunları hatırlasaydık bir daha savaş olmazdı.” “Bundan sonra artık bir başka savaşın olmaması gerek…” “Bu savaştan sonra bir başka savaş olmamalı!” “Savaşa paydos! Savaşa paydos!” “Evet! Yeter artık!” “Biz yaşamak için dünyaya geldik, böyle gebermek için değil.” “Biz hayvan değiliz, bu dünyaya birbirimize saldırıp boğazlamak için gelmedik.” “Yaşamak!” “Biz… Sen… Ben… Hepimiz…” Her biri geride bıraktığı yaşantısına, barışa ve gelecek güzel günlere büyük özlem duyuyordu. Savaşı onlar çıkarmamıştı ama etiyle, kemiğiyle, kanıyla, ruhuyla savaşın bedelini onlar ödüyorlardı. Gözbağlarını koparıp atan askerlerden biri savaşı bitirmenin yolunu şu sözlerle anlatıyordu: “Bunun için her şeyimizi feda etmemiz, her şeyimizi vermemiz gerek; kuvvetimizi, derimizi, bütün yüreğimizi, hayatımızı ve bizde kalmış olan en son mutluluklarımızı… Biz bu esaret hayatı iki avucumuzla kabul edelim, her şeye hatta haksızlıklara tahammül edelim, görülen iğrençliklere ve rezaletlere göğüs gerelim… Çünkü hükümranlık devri gelmiştir. Hepimiz savaşalım ve savaşı yenelim!”

Alman işçi sınıfının yiğit önderleri Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg, daha savaşın ilk günlerinden itibaren savaşa karşı savaşmak gerektiğini anlattılar. İşçi ve emekçileri bu haksız savaşa karşı çıkmaya çağırıp, kitleleri örgütlemek üzere var güçleriyle çalıştılar. Emperyalist savaşa karşı alınması gereken tutum Karl Liebknecht’in “Baş Düşman İçerde!” sloganıyla özetleniyordu. Bu slogan Fransız cephelerindeki askerler arasında da karşılık buluyor, askerler savaşa son vermek için savaşmaktan söz ediyorlardı. 1917 yılına gelindiğinde ise, Rus işçi sınıfı emperyalist savaşı iç savaşa çevirerek, silahlarını kendi burjuvazisine doğrultarak Lenin ve Bolşeviklerin önderliğinde iktidarı ellerine aldılar. Ezilenlerin muradı Ekim Devrimiyle gerçekleşti ve emperyalist savaş son buldu. Tarihin bu önemli dönemeç noktasından günümüze uzandığımızda, bugünün egemenlerinin de kanlı boğazlaşmalarla hesaplaşmaya çalıştığını görüyor, yaşıyoruz. Tıpkı geçmişte olduğu gibi bugün de savaşı ortadan kaldırmak için savaşı yenmemiz gerek. İnsanlığın savaşsız, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya özlemini hayata geçirmek üzere işçi sınıfının uluslararası mücadelesini büyütelim!