Navigation

Kiremitlerden İmparatorluğa…

Cumhuriyetin henüz kurulduğu yıllar. Başkentte dönemin paşaları, bürokratları sıkıntı içerisinde kıvranıyorlar. Çünkü Birinci Meclisin çatısı için kiremit bulamıyorlar. Çokzade Fehmi (Vehbi Koç) durumu öğrenir öğrenmez soluğu yoksul emekçilerin mahallesinde alıyor. Bu mahallede insanlar bir parça ekmeğe muhtaç halde yaşıyorlar. Fehmi emekçilerin çaresizliğini fırsata çevirmekte bir beis görmüyor. Mahalleliden çatılarındaki kiremitlerin birazını yarı fiyatına satın alıyor.

Erol Toy’un “İmparator” romanıyla yolum kesişince öğrendim Birinci Meclisin çatısındaki kiremitlerin sırrını. Meğerse bu kiremitler hem cumhuriyetin hem de bu cumhuriyetin kaymağını yiyen Fehmi Çok’un hikâyesini anlatıyormuş. Anlayacağınız daha ülke kurulurken bir tarafta açlıktan ve sefaletten kırılan emekçiler vardı, diğer tarafta ise devletin tüm imkânlarını, karınlarını ve kasalarını şişirmek için kullanan tüccarlar, bürokratlar ve paşalar.

Malûm küçük işlerle başlayıp zengin olanlara dair milyon tane efsane anlatılır toplumda. Neymiş efendim, düdüklü tencere lastiği satarak başlamış, fabrikatör olmuş. Küçücük bir kulübeyle başlamış, yıllarca çalışmış, ülkenin en büyük zenginlerinden olmuş vs. Bunların tekmili yalan. Madem çalışarak zengin olunuyor, o halde işçilerin dünyanın en zengin insanları olması gerekmez mi? Elbette öyle. Demek ki işin içinde başka bir iş var. Erol Toy meseleyi en ince ayrıntısına kadar anlatıyor kitabında. Kıssadan hisseyi şimdiden söyleyelim. Her kapitaliste olduğu gibi devlet baba Fehmi’ye de, “yürü ya kulum” der ve Fehmi de yürür.

Ankara başkent olunca inşa edilecek nice köşk, bakanlık ve elçilik vardır. Çokzade Fehmi bu arada tepedekilerle ilişkileri ilerletir. Devletin hazinesi olan Osmanlı Bankasının desteğini de arkasına alır. Böylece tuğlasından kirecine, çimentosundan demirine kadar alacağı her şey için gereken parayı hizmetine verirler. Fehmi devletin sunduğu imkânlardan sınırsızca yararlanır. İlerleyen yıllarda başka ülkelerdeki kapitalistlerle çeşitli ticaret anlaşmaları yapmaya başlar. Yaptığı anlaşmalar sayesinde ülkeye kalemden karbon kâğıdına, kapı tokmağından raptiyeye ne girerse Çokzade Fehmi’nin komisyonuna yazılır. Velhasıl devletin yürü ya kulum dediği Fehmi Çok imparatorluğunu çoktan kurmuştur.

Fehmi Çok imparatorluğunu kurarken işçiler de patronlara karşı ilk kavgalarını vermeye başlarlar. Kitabın bir bölümünde Kavel grevcilerinin direnişi anlatılır. Fehmi Çok direniş haberini alır almaz hemen ülkenin diğer patronlarını toplantıya çağırır. Onlara işçilerin birlik olmaya başladığını, bunun önüne geçmezlerse her birinin kurduğu imparatorluğun yerle bir olacağını anlatır. “Yani arkadaşlarım, açık söylemek gerekirse, birleşip kuzuyu boğalım. Sonra, hangi parçayı hangimizin yiyeceğine karar verelim” diyerek patronları birlik olmaya çağırır.

Anlayacağınız patronların korkudan paçaları tutuşmaya başlamıştır. Ancak korkunun ecele faydası yoktur. Kavel grevi buzu kırmış, suyun önü çoktan açılmıştır. Tabir yerindeyse işçi hareketi pişe pişe, dayak yiye yiye, acı çeke çeke büyümüş ve meydanları doldurmaya başlamıştır. 15-16 Haziran 1970’te meydanları dolduran yüz binlerce işçi, patronları öylesine korkutmuştur ki bazı patronlar İstanbul’dan kaçmak zorunda kalmıştır. Erol Toy, o günleri bir patronun ağzından şöyle aktarıyor: “16 Haziran günüydü. Kitaplarda okudum ben. İşçi dayanışmasının korkunç bir şey olduğunu bilirdim. Ama görmedikçe inanmıyor insan. Nasıl çabuk toparlanıyorlar. Nasıl korkunç bir güç haline geliveriyorlar. Peygamberlerine hak verdim. Gerçekten bir araya geldiklerinde dünyanın en büyük gücü onlar.”

Evet kardeşler, patronlar için korkunç olan işçi dayanışması bizim en büyük silahımızdır. Erol Toy kitabında bu gerçeği bir patronun ağzından dile getirmiştir. “İmparator” romanını okuduğumuzda bir kez daha şunu görüyoruz: Patronların zevkusefa içinde büyüttüğü imparatorluklar, işçilerin sefaleti, yoksulluğu, kanı, canı ve alın teridir. Patronların ömürlerince kaçıp kurtulamayacakları korkuları ise işçi sınıfının örgütlü mücadelesidir. Nasıl ki geçmişte korkunun ecele faydası olmamışsa bugün de aynı şey geçerlidir. Varsın biz grev dediğimizde onlar jandarmasıyla, medyasıyla, hükümetiyle karşımıza dikiliversinler. Varsın biz çocuklarımızın rızkı için meydanlara çıktığımızda onlar bize nankör, vatan haini desinler. Ne demiş tarih anamız: zulümle abat olanın sonu berbat olur!