Navigation

Kuzey Kore Bahanesiyle Pasifik’e ABD Yığınağı

İçinden geçtiğimiz dönem, ABD’ye de, Rusya ve Çin gibi emperyalist rakiplerine de homojen ittifaklar kurma, dört başı mamur planlar yapma ve tıkır tıkır işleyen bu planlarla hedefe ilerleme lüksü tanımamaktadır. Burjuva politika sahnesinde Bushların, Trumpların, Putinlerin, Erdoğanların zuhur etmesi boşuna değildir. Burjuvazi bu gibi dönemlerde, pek çoklarına manyaklık gibi görünse de, uzun erimli ve garantici düşünmekle vakit kaybetmeksizin atak ve cesur davranarak ön almaya çalışan liderlere ihtiyaç duymaktadır. Zira aksi halde kaybedeceği şeylerin çok büyük olduğunu bilmektedir.

Kuzey Kore’nin nükleer kapasitesiyle büyük bir tehdit oluşturduğunu ve engellenmesi gerektiğini savunan ABD, bu devletin geçtiğimiz haftalarda yeni bir balistik füze denemesi gerçekleştirmesini bahane ederek, Pasifik’e yaptığı askeri yığınağı arttırmaya başladı. Müttefikleri Japonya, Avustralya ve Güney Kore’yi de seferber ederek attığı bu adımla ABD, bölgede biriken gerilimi daha da tırmandırdı. Fransa da saldırı helikopterleri taşıyan mistral tipi savaş gemisiyle bu ittifaka katılmakta gecikmedi. ABD ve müttefiklerinin yanı sıra Kuzey Kore’nin de militarist yığınağıyla barut fıçısına dönen Kore yarımadası, emperyalist güçler arasındaki rekabetin henüz sıcak çatışmalara dönüşmediği, ancak buna ramak kalacak ölçüde kızıştığı bir bölge haline gelmiş bulunuyor.

Bilindiği gibi Bush iktidarı 2002’de Irak ve İran’la birlikte Kuzey Kore’yi de “şer ekseni”nin bir parçası olarak ilan etmişti. Afganistan’ın ardından Irak’ı işgal ederek Ortadoğu savaşını başlatan ABD, ilerleyen süreçte savaşı Suriye’ye de yayarak genişletti. Ancak bu arada Kuzey Kore’nin nükleer silah sahibi olmasını bahane ederek Pasifik’e yaptığı militarist yığınağı tahkim etmekten de geri durmadı. Obama döneminde Irak’taki askeri varlığını azaltarak bir bölümünü Pasifik’e kaydıran ABD’nin bugün söz konusu bölgede on binlerce askeri bulunuyor. Çin’in bölgedeki nüfuzunu ve artan gücünü sınırlayarak hegemonik üstünlüğünü korumak isteyen ABD, aslında Kuzey Kore’yi bahane ederek bölgedeki askeri varlığını ve hareketliliğini meşrulaştırmayı amaçlıyor.[1]

Attığı adımların şimşekleri üzerine çekeceğini ve gerilimi daha da tırmandıracağını bilmesine rağmen bundan geri durmayan Kuzey Kore yönetimi ise içinde bulunduğu sıkışıklığı militarist şovlarla örtülemeye çalışıyor. SSCB ve Doğu Bloku’nun çöküşünün ve Çin’in kapitalizme entegre olmasının güçlendirdiği yalıtılmışlık durumu, Kuzey Kore’deki despotik-bürokratik rejimi giderek daha da büyüyen bir sıkışmışlığa itiyor. Nüfusunun yarısı aşırı yoksulluk çeken Kuzey Kore’de emekçiler doğal olarak büyük bir hoşnutsuzluk içindeler. Onyıllardır baskılar ve ekonomik zorluklar altında, dünyadan tecrit edilmiş bir vaziyette yaşayan Kuzey Kore halkı için Güney Kore bir cazibe merkezi oluşturuyor. Nüfusu Kuzey’in 2 katı olan (25/51 milyon) Güney Kore, kişi başına milli gelirde Kuzey’i 29’a katlıyor (1/29 bin dolar). Alabildiğine büyümüş olan iç çelişkilerini, dış tehdit algısını sürekli diri tutarak ve militarizmi körükleyerek bastırmaya çalışan Kuzey Kore rejimi, tam anlamıyla bir ordu-devlet inşa ederek varlığını sürdürmeye çalışıyor. Çin 2000’lerin başından bu yana Kuzey Kore yönetimini kapitalizme entegrasyonu hızlandıracak adımlar atması doğrultusunda teşvik ediyor. Ne var ki, atılan adımların emperyalist kampta gerekli karşılığı bulamaması, verilen sözlerin tutulmaması ve ambargoların ağırlaştırılması, cendereye sokulan rejimi daha da saldırganlaştırıyor. Devlet bütçesinin üçte birinden fazlasını silahlanmaya ayıran Kuzey Kore yönetimi, balistik füze denemeleriyle de güç gösterisinde bulunuyor.

Ancak bütün bunların ABD militarizminin yanında devede kulak kaldığı da bir gerçek. 611 milyar doları aşan askeri harcamasıyla açık ara farkla dünya birincisi olan ve nükleer kapasitesiyle tüm dünyayı tehdit eden ABD, şimdiye dek elindeki nükleer gücü kullanıp yüz binlerce insanın ölümüne yol açan tek devlettir. Bu emperyalist güç, Güney Kore ve Japonya’dakiler dâhil olmak üzere Pasifik’teki irili ufaklı yüzlerce askeri üsse yığdığı yüz bine yakın askerle ve nükleer ve konvansiyonel silahlarla, bölgedeki en büyük tehdit odağıdır. “Kuzey Kore kıtalararası balistik füze denemesinde bulunursa vururuz” diyen Trump yönetiminin, aynı günlerde California’dan Pasifik’e nükleer başlıklı bir balistik füze göndermesi de, gerçek tehdidi kimin oluşturduğunu açıkça göstermektedir. ABD, “bu hak sadece bana ait, dünyanın efendisi benim” dercesine tüm dünyaya efelik taslarken, Ortadoğu’yu cehenneme çevirdiği yetmezmiş gibi Pasifik’i de patlamaya hazır barut fıçısına dönüştürmüştür. Bu bölgenin, yürümekte olan emperyalist savaşın yakın gelecekteki en büyük cephelerinden biri olması kuvvetle muhtemel görünmektedir. Zira Rusya, Çin, Japonya ve ABD’nin büyük emperyalist güçler olarak konumlandıkları bu bölgede, rekabetle birlikte hegemonya mücadelesi de alabildiğine kızışmış durumdadır.

SSCB’nin çöküşüyle birlikte sarsılan güç dengeleri yeniden kurulmaya, nüfuz alanları yeniden paylaşılmaya çalışılırken, tüm bunlar kapitalizmin tarihsel kriz içine yuvarlandığı bir süreçte yaşanıyor. Yaşanan emperyalist savaşın böylesine uzun ve belirsizliklerle yüklü bir seyir izlemesi de, aynı zamanda bir hegemonya krizinin de eşlik ettiği bu tarihsel krizden kaynaklanıyor. Derinleşen ekonomik, siyasal ve sosyal sıkışmışlıklarını savaşla aşmaya çalışan tüm emperyalist güçler, emekçi kitleleri korkunç bir yıkıma sürüklemek pahasına savaş politikalarını gazlıyorlar. Elif Çağlı’nın vurguladığı gibi, “kapitalist devletler, derinleşen ve neredeyse süreklilik kazanan krizlerini atlatabilmek, dünya üzerindeki nüfuz alanlarını yeniden paylaşabilmek ve kitlelerin yükselen isyan dalgalarını vahşice bastırmak gibi emellerle büsbütün militer niteliğe bürünmektedirler. Tüm kapitalist ülkelerde egemen burjuva güçler bir dış düşman yaratarak toplumu militarize etmeye ve militarizmi sınıf baskısının aracı olarak kullanmaya çalışıyorlar. Küreselleşen kapitalizm altında rakip emperyalist güçler arasındaki hegemonya savaşları, alan olarak bölgesel görünseler bile içerik olarak bir dünya savaşı niteliği kazanıyor.”[2]

Yeni milenyumun başlangıcından bu yana Afganistan, Pakistan, Ortadoğu ve Afrika’da, emperyalist saldırılar, işgaller, El Kaide, Boko Haram, Taliban, IŞİD gibi savaş aygıtlarının saldırıları ile yayılan ve bir dünya savaşı niteliği kazanan emperyalist hegemonya ve paylaşım savaşı, bu süreçte milyonlarca insanın canını alarak ilerledi. Gerek ülkelerinde kalan gerekse göç etmek zorunda kalan on milyonların maruz kaldıkları sefalet, hastalıklar ve ölüm tehdidi de cabası. Tüm bunlar ve daha fazlası emekçiler için savaşın kanlı yüzünü oluşturuyor. Ama sömürücüler, efendiler için bu felâketin bir de kârlı yüzü bulunuyor: İşgal edilip ardından nüfuz alanı haline getirilen bölgelerin yağmalanan zenginlikleri, emperyalist güçlerin tümüyle kendi çıkarları temelinde şekillendirdikleri ticari ve askeri anlaşmaların getirileri, yıkılıp yakılan yerleşim yerlerinin yeniden inşasının ticari nimetleri ve elbette devasa kârlar elde eden silah şirketleri.

Savaş, saldıran ve saldırıya uğrayan devletlerin silahlanma harcamalarını körüklemenin yanı sıra, tehdit algısını güçlendirerek, başta çevre ülkeler olmak üzere tüm devletlerin savaş harcamalarını arttırmalarına yol açmaktadır. Bugün kapitalist devletlerin savaş harcamaları dünya ölçeğinde 1,686 trilyon dolar gibi astronomik bir rakama yükselmiştir. Bu silahlar başta Ortadoğu ve Afrika’dakiler olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki yoksul emekçi kitlelere ölüm saçmakta, henüz kullanılmadıkları yerlerde ise kullanılmak için gün saymaktadırlar. Silah şirketleri için büyük bir nimet olan askeri harcamalar, aynı zamanda “ekonomik işleyişi hızlandırıcı ve durgunluktan çıkarıcı bir çarpan hizmeti görürler. Bu nedenle, günümüz benzeri kritik dönemlerde kamuoyunu aldatmak için dışarıya ve basına hangi tür haber sızdırılırsa sızdırılsın, finans kapital zirvelerinde kapalı kapılar ardında savaşların nasıl sona erdirileceği ya da askeri harcamaların nasıl kısılacağı gibi konular değil, tam tersi konular tartışılıp karara bağlanır. Kimi entelektüeller ABD emperyalizminin artan savaş harcamaları nedeniyle artık Ortadoğu’da veya Kafkasya’da, Afganistan’da vb. savaşları sürdüremeyeceği ve dolayısıyla barışçı bir politikaya geçiş yapacağı türünden görüşlerle oyalanadursunlar, ABD emperyalizminin ekonomik durgunluk tehlikesine karşı savaş makinesini nasıl körüklediği ortadadır.”[3]

Nitekim emperyalist savaşın bugün geldiği noktada silah ticaretinin “Soğuk Savaş”ın sona erişinden bu yana en yüksek hacmine ulaştığını görüyoruz. Dünya silah ihracatının %80’i ABD, Rusya, Çin, Fransa, Almanya ve İngiltere tarafından gerçekleştiriliyor. Ancak burada %33’lük bir payla ABD başı çekiyor ve onu %23’le Rusya izliyor.

SIPRI’nin yayınladığı rapor, Amerikan silah tekellerinin silah satışlarının son beş yılda bir önceki beş yıla göre %21 oranında arttığını ve ABD menşeli silahların yarıya yakınının Ortadoğu’ya gittiğini gösteriyor. Veriler, son beş yılda en fazla silah alımı yapan ülkelerin onda dokuzunu Ortadoğu ve Asya-Okyanusya ülkelerinin oluşturduğuna da işaret ediyor.[4] Ortadoğu ülkelerinin silah alımları bu süreçte %17’den %29’a çıkmış. Asya-Okyanusya ise %43’lük oranla silah alımının en yüksek olduğu bölge özelliğini korumakta.

Aslında bu durum bile Asya-Pasifik bölgesinde suların ne kadar ısındığını göstermeye yetmektedir. Kimyasal silah kullandığını ileri sürerek Suriye’nin Şayrat hava üssünü bombalayan Trump’ın, birkaç gün sonra Pasifik’te de gövde gösterisinde bulunması, yürüyen emperyalist savaşta her an yeni cephelerin açılabileceğine ve savaşın çok daha kanlı bir boyut kazanabileceğine işaret etmektedir. ABD’nin eski gücünün olmadığını, bu nedenle Pasifik’te sıcak bir savaşa girişemeyeceğini iddia edenlerin zihniyetiyle, Afganistan ve Irak savaşlarının kısa sürede biteceğini, ABD’nin buralarda batağa saplandığını iddia edenlerin zihniyeti aynıdır. Tarihsel kriz bataklığında can havliyle debelenen emperyalist güçlerin her türlü çılgınlığı yapabileceğini hesaba katmamak tam bir bönlüktür. İçinden geçtiğimiz dönem, ABD’ye de, Rusya ve Çin gibi emperyalist rakiplerine de homojen ittifaklar kurma, dört başı mamur planlar yapma ve tıkır tıkır işleyen bu planlarla hedefe ilerleme lüksü tanımamaktadır. Burjuva politika sahnesinde Bushların, Trumpların, Putinlerin, Erdoğanların zuhur etmesi boşuna değildir. Burjuvazi bu gibi dönemlerde, pek çoklarına manyaklık gibi görünse de, uzun erimli ve garantici düşünmekle vakit kaybetmeksizin atak ve cesur davranarak ön almaya çalışan liderlere ihtiyaç duymaktadır. Zira aksi halde kaybedeceği şeylerin çok büyük olduğunu bilmektedir. Sonuçta, işçi-emekçi kitlelerin örgütsüz ve önderliksiz olduğu koşullarda, yapılan hataları telafi etme şansının yüksek olduğunu bilme rahatlığı da duymaktadır. Ne de olsa başlarında bombalar patlayan, milyonlarcası katledilen, göç yollarına sürülen, sefalete itilenler yoksul emekçi kitlelerdir, burjuvalar değil. Sözün özü, işçi sınıfı örgütlü bir güç haline gelerek bu sömürücü, yağmacı, talancı, katil soyunun karşısına dikilmedikçe, bu savaş ne yazık ki Pasifik’ten Latin Amerika’ya, dünyanın dört bir köşesine yayılıp emekçilerin canını almaya devam edecektir.



[1]      Ayrıntılı bilgi için bkz. Selim Fuat, Emperyalist Kavganın Kore Cephesinde Gerginlik Tırmanıyor (Temmuz 2010) ve Kerem Dağlı, Emperyalizmin Nükleer Tehdit Öcüsü: Kuzey Kore (Haziran 2013)

[2]      Elif Çağlı, Çürüyen Kapitalizm, Kasım 2007

[3]      Elif Çağlı, Uzak ve Yakın Tarihin Prizmasından Yansıyan Gerçekler, Ekim 2008

[4]      Silah ithalatında başı Hindistan çekiyor ve onu Suudi Arabistan takip ediyor. Türkiye ise bu listede, BAE, Çin ve Cezayir’i takiben 7. sırada bulunuyor.