Navigation

“Japon Mucizesinin” İşçilere Dayatması: Çalışarak Ölmek ya da Yalnızlaşarak Çürümek!

Burjuvazi küreselleşmenin dünyaya barış, demokrasi ve refah getireceğini, ileri teknolojinin de bu noktada en önemli rolü oynayacağını savunup durdu. Hâlâ da savunuyor. İleri teknolojinin kapitalizm altında insanlığa refah, sağlık, huzur ve mutluluk getirmediğinin en güzel örneklerinden biri de Japonya.

II. Dünya Savaşında yaşadığı ağır yıkımdan sonra geride bütün sanayisini kaybetmiş, gıda sıkıntısına girmiş ve dış ticareti kısıtlanmış bir Japonya kalmıştı. Bugün ise dünyanın üçüncü büyük ekonomisi olan Japonya aynı zamanda dünyanın en büyük elektronik eşya üreticisidir. İmalat sanayii optik cihazlara, hibrit araçlara ve robotik gibi ileri teknolojik ürünlere dayanmaktadır. Japonya’nın aradan geçen yıllar boyunca kat ettiği bu gelişme tüm dünyaya “Japon mucizesi” olarak parlatılmıştır. Peki, bu “Japon mucizesinin” ardında ne yatmaktadır? Elbette tıpkı diğer kapitalist ülkelerde olduğu gibi işçilerin sınırsız ve vahşice sömürülmesi gerçeği!

İşçi sınıfının çalışma koşulları ve “karoşi”

II. Dünya Savaşı sonrası Japon işçi sınıfı köleden farksızdı. Savaştan yedi yıl sonra bile işçilerin tatil yapması söz konusu değildi. Pazar günleri de çalışmak zorunluydu. Çalışma saatleri 14 saate kadar çıkabiliyordu. İşçiler ancak 1959 yılından sonra ayın iki pazarını tatil olarak kullanabildiler. 1965’te Batılı kapitalist ülkelerde yıllık ortalama çalışma süresi 1668 saat iken Japon işçi sınıfı 2400 saat çalışmaya zorlanıyordu.[1] Patronlar ve onların hizmetindeki burjuva hükümetler, işçilerin her türlü hak gaspına karşı yürüttüğü mücadeleyi ve sendikalaşmalarını engellemek için çeşitli yol ve yöntemler izlemişlerdi. “Sadık işçi” olma Japonya’daki örneklerden birisidir. Japon patronlar kendilerine “sadık” olan işçileri ömür boyu istihdam ve kıdeme bağlı ikramiyelerle ödüllendirme yoluna gidiyorlardı. Savaş sonrasının sefaletiyle boğuşan işçiler bu saldırıya boyun eğmek zorunda kalmışlardı. Ve diğer baskıların yanı sıra bu girişim sendikaların çökmesi, kalanların çoğunun da sarı sendikalara dönüşmesiyle sonuçlanmıştı. İşçi sınıfının tüm bu ağır koşullara katlanmasında örgütsüzlüğün yanı sıra Japon gençliğinin çocuk yaştan başlayarak sıkı bir disiplin içinde yetiştirilmesi, başarısızlığı ölümle bir tutması gibi kültürel faktörler de etkili olmuştur. Bugün dahi çalışanların iş arkadaşlarından veya patronundan önce işten çıkması aşağılanmaya ve horlanmaya yol açıyor. Ayrıca patronların “biz bir aileyiz” söyleminin işçilerde karşılık bulması için şirket onuruna marşlar söyletilerek işçilerin kendisini şirkete “adaması” sağlanmaya çalışılıyor. Tüm bunların yanı sıra patronlar, işçiler arasında “ekip ruhunu” yaratmak ve işçilerin yoğun iş temposuna adapte olabilmesi için işçilere sabahları işbaşı yapmadan önce spor yaptırmak gibi yöntemleri de kullanmıştır, kullanmaya da devam etmektedir.

Bütün bu yöntemler ve kölece çalışma koşulları sonucunda Japonya, 1970’li yılların başında eski gücüne kavuşmuş, dünyanın sayılı sanayi ülkelerinden birisi haline gelmiştir. Ancak övünülen bu “Japon mucizesi” işçi sınıfına ölüm getirmiştir. Karanlık çağlarda tanrılara kurban edilen insanlar gibi işçiler de Japon sermayesine binlerle kurban edilir. Aslında normal çalışma saatlerini fazlasıyla aşan mesai saatlerinin işçiler açısından acı sonuçları kendini 1940 yılından itibaren göstermeye başlamasına rağmen çok çalışmaktan kaynaklanan işçi ölümleri ancak 1970 yılında özel bir adla anılmaya (karoşi) başlanacaktı. Gencecik işçiler günün çoğunu ağır koşullarda çalışarak geçiriyor ve daha yaşlanmadan “beyin felci”, “kalp krizi” veya “akut kalp yetmezliği” gibi rahatsızlıklar nedeniyle hayatlarını kaybediyordu. 1969 yılında Japonya’nın en büyük gazetelerinden birisinin nakliye bölümünde çalışan 29 yaşındaki bir erkek işçi felç geçirerek ölmüş, yaşanan bu durum mahkemeye taşınmış ve “karoşi”den ölen işçinin ailesine tazminat verilmiştir. 1980’lerden itibaren yaşanan ekonomik krizlerle tüm dünyada olduğu gibi Japonya’da da zaten ağır olan çalışma koşulları daha da ağırlaşmıştır. Resmi verilere göre 1990’ların başından bu yana sözleşmeli personellerin oranı yüzde 15’den yüzde 40’a çıkmıştır. İş güvencesinin ortadan kalkması ve çalışanların işini kaybetme korkusu nedeniyle, uzun çalışma saatleri ve bundan kaynaklanan ölümler artarak devam ediyor. Bunların sayısı binlerle ifade ediliyor. Duraklarda, metro istasyonlarında ölümüne çalışmaktan yığılıp kalmış insanlar bu akıldışı sistemin resmini sergiliyor. Üretici güçlerin geldiği aşama insanların çok daha az saatler çalışarak daha iyi koşullarda yaşamasını mümkün kılarken kapitalizm altında bu gelişme işçi ve emekçilerin yaşamını çekilmez kılıyor.

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün “karoşi” ile ilgili bir makalesinde yer alan örnekler bu durumu tekrar tekrar doğruluyor. Atıştırmalık yiyecek işleme fabrikasında çalışan 34 yaşındaki bir işçi kalp krizi nedeniyle ölmeden önceki hafta 110 saat çalışmıştı. Matbaada çalışan 58 yaşındaki başka bir işçi ise yılda gece çalışması da dâhil 4320 saat çalışmış ve felç geçirip ölmüştür. Bir yılın 8760 saat olduğu düşünüldüğünde bu işçi tüm yıl neredeyse hiç izin kullanmadan günde 12 saat çalışmış demektir. 22 yaşında bir hemşire ise ayda beş kez 34 saat sürekli görev yaptıktan sonra kalp krizinden ölmüştür. Japon hükümetinin verilerine göre, 2015-2016 yılları arasında “karoşi”den kaynaklı 1456 ölüm gerçekleşmiştir. Resmi verilerin gerçekliği ne kadar yansıttığını Türkiye’den de biliyoruz. Mesele işçi sınıfı ve onun yaşadığı sorunların istatistiki verileri olduğunda rakamlar gerçekliğin çok daha azını yansıtır. Kaldı ki Japon hükümetinin verilerinin doğruluğunu kabul etsek bile rakam korkunçtur!

Posse (2006 yılından bu yana “karoşi”, güvencesiz çalışma ve yabancı işçilerin hakları konusunda çalışmalar yapan Tokyo merkezli bir örgüt) aktivisti Makoto İvahaş, kapitalizmin örgütsüz işçileri nasıl çaresizliğe sürüklediğini, aç kalarak ölmekle çalışarak ölmek arasında tercih yapmaya zorladığını şöyle tarif ediyor. “Bu çok üzücü çünkü genç çalışanların başka seçeneği yok. İşi bırakmazsanız, 100 saat fazla çalışmak zorundasınız. İşi bırakırsanız da hayatta kalamazsınız.” Yani büyük ustanın deyimiyle bir hazin hürriyet!

“Karoşi” vakalarının yıllar içerisinde artması ve toplumda bu duruma karşı gelişen tepki nedeniyle Başbakan Şinzo Abe, büyük işletmeler için 2019 Nisanında, küçük ve orta işletmeler için 2020 Nisanında yürürlüğe giren “çalışma reformu” kapsamında fazla mesaileri ayda 100 saat ile sınırlandırdı. Yani bu yasayla bir çalışanın bir ay içerisinde haftada 6 gün 12 saat boyunca çalışması yasallaşmış oldu. Bu reform paketinde işlerin yoğun olduğu dönemlerde patronların çalışanlarla fazla mesai yapmalarını gerektiren özel anlaşmalar yapmalarına da izin vermektedir. Bu “reform” paketinin kendisi bile işçilerin çok uzun saatler çalıştığının devlet ağzından itirafıdır. Bu saldırı paketinde yer alan ve işçiler için hedeflenen çalışma saati, Japon işçi sınıfının geçmişten bugüne çalışma koşulları düşünüldüğünde bir gerilemeyi ifade etmektedir. Neredeyse 150 yıl önce mücadelesi yürütülen ve sonrasında kazanıma dönüşen 8 saatlik işgününden de oldukça uzaktır! Kaldı ki, bugünkü üretici güçlerin geldiği aşama düşünüldüğünde 8 saatin çok altında bir işgünü mümkünken ayda fazladan 100 saat fazla çalışmayı işçilere reform olarak yutturmak tam bir yüzsüzlüktür.

Kapitalizm toplumu çürütüyor

İşsizlik, yoksulluk, ağır ve uzun çalışma koşulları, güvencesiz ve sözleşmeli işçilik… Tüm dünyada kapitalizmin yarattığı bu sorunlar karşısında kendilerini çaresiz ve çıkışsız hisseden örgütsüz emekçiler buhrana sürükleniyor, psikolojik rahatsızlıklar yaşıyorlar. Japonya’da “karoşi” (çok çalışmaktan kaynaklanan ölümler) gibi bu psikolojik rahatsızlıklar da özel bir adla anılıyor: Hikikomori. Genel anlamda toplumdan geri çekilme anlamına gelen “hikikomori”, geniş bir yaş aralığındaki erkek emekçileri etkiliyor. Bu hastalık kimilerinde önce okula gitmeyi, daha sonra çalışmayı reddetme biçimindeyken, kimilerinde ise lise veya üniversiteden mezun olduktan sonra, zorlu çalışma koşullarına, yarı zamanlı iş ve çoğunlukla da sözleşmeli (furii-taa) düşük ücretlere tepki olarak açığa çıkıyor. Japonya hükümetinin verilerine göre 1,15 milyon “hikikomori” nüfusu var. Tsukuba Üniversitesinde profesör olan ve yıllarca “hikikomori” üzerinde çalışmalar yürüten, hatta bu hastalığın isim babası olan Saito Tamaki’ye göre gerçek rakam 2 milyona yakın! Tamaki, emekçilerin yaşam koşullarında bir değişiklik olmazsa bu rakamın 10 milyonun üstüne çıkacağını iddia ediyor. Japonya’da bu iddiayı gerçekçi kılan koşullar fazlasıyla mevcut. Toplumda “ohitorisama” (tek başına olan, yalnız müşteri) kültürü giderek artmış durumda. Bunun yanı sıra içinde yaşadığımız sistemin doğası gereği her şey metadır. Kapitalist sistem insanı ruhsal yönden etkileyen pek çok sorun yaratır. Sonra da yarattığı tüm o sorunlara yönelik bir sektör geliştirir ve insanların yaşadığı sorunları da paraya çevirir. İşte kapitalist işleyiş budur. Japonya’da kendini “ohitorisama” olarak tarif edenlerin sayılarının artmasıyla bu kişilere dönük bir sektör oluşmuştur. Tek kişilik bölmelerle ayrılmış sinema salonları, restoranlar, oyun parklarında yalnızların sıra beklemeden alınması, karaoke bar gibi hizmet sektöründeki birçok işletme bu durumu fırsata çevirmiştir. Ayrıca marketlerde tek kişilik yemek malzemeleri satılırken, seyahat acenteleri de yalnız gezmek isteyenlere yönelik rotalar hazırlıyor.

Örgütsüz kitleler tepkilerini akıtacak bir kanal bulamadıkları için bu sisteme ve onun sonuçlarına aslında yine çıkışsızlığı ifade eden bir yoldan tepki vermiş oluyorlar. Emekçilerin bu çürümüş kapitalist sisteme karşı mücadele etmek yerine kendilerini eve kapatması ya da yalnızlaştırması sosyal varlık olma özelliklerini zayıflattığı gibi daha da bencil olmalarına neden oluyor. Toplumdan kopan, yalnızlaşan birey ise egemenler tarafından daha kolay denetim altına alınıyor ve yönlendiriliyor.

Emekçi kadınların bir kısmı ise boğucu Japon ataerkil kültürüne, toplumda uymaları için baskıya maruz kaldıkları cinsiyet rollerine ve bu rollerin bir parçası olan beklenti ve sorumluluklara karşı tepkilerini Lolita giyim tarzı (çocuk giyim) ile dışa vuruyorlar. Lolita giyim tarzı kadınların toplumdaki cinsiyetçi yaklaşıma tepki olarak doğmuş olmasına rağmen daha sonra bu durum emekçi kadınların bilincini bulandırmanın ve çeşitli eğlence merkezlerinde kadınları cinsel obje olarak göstermenin aracı haline gelmiştir. Dergilerde, televizyonlarda “nasıl daha güzel Lolita” olunacağı üzerine yazılar, yayınlar yapılmaya, restoranlar ve kafelerde Lolita kıyafeti giymiş garsonlar çalıştırılmaya başlanmıştır. Bunun yanı sıra genel olarak kadınlar evlilikle ilişkili geleneksel cinsiyet rollerini kabul etmek istemiyor, geç yaşta evleniyor ve geç yaşta çocuk doğuruyorlar. Japon egemenleri Japon nüfusunun giderek yaşlanmasından, bunun ekonomideki olumsuz sonuçlarından ötürü bir bütün olarak gençliği suçluyor. Gençliğin yaşadığı sorunlar kendi düzenlerinin bir sonucu değilmiş gibi gençliğin kendisini suçlu hissetmesi sağlanmaya çalışılıyor. Egemenler, bekâr gençliği aşağılamak için, ailesiyle birlikte yaşayan gençlere sorumluluktan kaçındıkları gerekçesiyle “Parazit Single” (parazit bekâr) diyorlar.

Japonya bize binlerce kilometre uzak olsa da genç işgücüne duyulan ihtiyaç ve yürütülen propaganda benzerdir. Hatırlanacağı üzere Erdoğan da, gençlerin 30 yaşını aşkın oldukları halde evlenmediklerini, evde kaldıklarını ve bunun kabul edilir bir şey olmadığını söylemişti. Türkiye’de olduğu gibi Japonya’da da genç işgücü nüfusunun gerilemesi sermaye açısından ciddi bir sorundur. Bunun için Japonya’da üniversitelerde kürsüler açılıyor, televizyon programları düzenleniyor, bu sorunlar üzerine kitaplar yazılıyor.[2] Aslında Japonya dâhil pek çok ülkede gençler evlenmek istemelerine rağmen zorlu yaşam koşulları, işsizlik ve geleceğe duyulan güvensizlik gibi nedenler gençlerin evlenmesini daha da zorlaştırıyor. Sözleşmeli çalışanları temsil eden bir sendikanın başındaki Suçiro Sekine bu durumu şöyle tarif ediyor. “Düşük gelir düzeyi ve iş güvencesinin olmaması, her an kovulabilirim korkusu evlenip aile kurmanın önünde engel oluyor.” 2017 itibarıyla 30-34 yaş arası ve sabit bir işi olan her 10 erkekten 6’sı evli. Aynı yaştaki sözleşmeli çalışanlardan evli olanların oranı ise sadece %22![3] İçinden geçtiğimiz kriz koşulları düşünüldüğünde bu rakamın daha da düşmüş olması kuvvetle muhtemeldir. Egemenler gençliği sorunların suçlusu olarak işaret de etseler, kavramlar da geliştirseler gerçeklik ortadadır: kapitalizm çürümüş ve yozlaşmıştır. İnsanlığa sunup sunacağı da budur!

Aslında saydığımız bu sorunlar yabancılaşmanın görünümleridir. İnsanın kendi emeğine, topluma ve doğaya yabancılaşmasının temelinde kapitalist üretim ilişkileri yatar. Kapitalizm geliştikçe bir yandan yabancılaşmanın daha da derinleşmesini sağlarken diğer yandan onun aşılabilmesinin de maddi koşullarını oluşturur. Ama bunun aşılabilmesi için kapitalist üretim ilişkilerinin tasfiye edilmesi gerekir. Elif Çağlı’nın sözleri ile bitirelim: “Kapitalist düzenin egemenliğine son verecek olan devrim gerçekliğe dönüştüğünde, insanlığı sermayenin köleliğinden kurtaracak, insanın kendine, hemcinsine ve doğaya yabancılaşmasına son verecek ve nihai ereğinde kelimenin gerçek anlamında özgür insanı yaratacaktır.”[4]


[1] Pierre Antoine Donnet, Japonya Dünyayı Satın Alıyor, Varlık Yay., s.38

[2] Sosyolog Masahiro Yamada, Parasaito Shinguru no Jidai (Parazit Bekârlar Çağı)

[3] “Parazit Bekârlar”: Japonlar Evlenmeyi Neden Erteliyorlar?, finansgündem.com

[4] Elif Çağlı, Yabancılaşma Üzerine, marksist.com