Navigation

ABD’nin Pasifik’teki Savaş Üssü Okinawa ve Anti-Militarist Mücadele

Pasifik’te savaş yığınağı hummalı bir şekilde artarken, ABD Japon takımadalarının güney ucunda yer alan ve halihazırda Amerika’nın Japonya’daki askeri üslerinin %75’ine yakınını barındıran Okinawa adasına[1] yeni bir askeri hava üssü kuruyor. Buna karşı on binlerce Okinawalı kitlesel mitinglerle tepkisini göstermeyi sürdürüyor ve adadaki tüm Amerikan üslerinin kapatılması talebini yükseltiyor. ABD askerlerinin ve savaş araçlarının neden olduğu ölümler ve saldırılarla dolu bir geçmişe sahip olunması, ada halkının tepkisini daha da büyüten faktörler olarak öne çıkıyor.

Japonya bilindiği gibi İkinci Dünya Savaşının mağlup emperyalist güçlerinden biriydi. Bu mağlubiyet 300 bine yakın Japonun ABD’nin attığı atom bombalarıyla katledilmesiyle tescillenmişti. Savaşın galiplerinden ABD, bu vahşetle aynı zamanda emperyalist sistemin hegemon gücü olduğunu kanlı bir şekilde kanıtlarken, Japonya’yı da ağır yaptırımlarla ve ambargolarla yüz yüze bırakmıştı. Öte yandan, açtığı üslerle ve konuşlandırdığı on binlerce askerle bu ülkeyi Pasifik’teki en önemli askeri üssü haline getirmişti. Bugün Japonya’da 55 bin Amerikan askeri var ve bu askerlerin yarısı Okinawa’daki 32 ABD üssünde bulunuyor. Okinawa gerek 1972’ye kadar ABD işgali altında kalması gerekse de ABD üslerinin üçte ikisini barındırması nedeniyle geçmişte de anti-militarist mücadelenin odağında olmuş bir bölgeydi. Bu mücadele, 1950’leri izleyen otuz yıl boyunca Japonya’nın sınıf mücadelesi tarihine güçlü bir şekilde damgasını basmış, işçi hareketinden öğrenci hareketine tüm sol hareketin şekillenmesinde büyük bir rol oynamıştı.

Okinawa ve “Ampo” karşıtı hareket

Okinawa, İkinci Dünya Savaşında Japonya’da kara savaşının yaşandığı tek bölgeydi. Japon ordusunun üslendiği bu bölgede 1945 baharında savaşın en korkunç muharebelerinden biri yaşanmıştı. 82 gün süren bu kanlı muharebede 14 bin Amerikan askeri ve 80 bine yakın Japon askeri ölmüştü. Hayatını kaybeden sivillerin sayısı ise 100 binden fazlaydı; yani o zamanki Okinawa nüfusunun en az üçte biri bu korkunç savaşta katledilmişti!

Savaşın sonunda ABD adayı işgal etti ve ada halkını toplama kamplarına gönderdi. 1945 yılı sonundan 1947’ye kadar toplama kamplarından bırakılan insanlar döndüklerinde, onlarca Amerikan üssüyle işgal edilmiş olan Okinawa’da evlerinin ve tarlalarının tarumar edildiğini gördüler. Tarım arazileri savaş öncesinin yüzde birine inmişti. Kendi arazilerine bile girmeleri yasaklanan on binlerce Okinawalı bu korkunç tablo karşısında çaresiz kalmış ve pek çok insan yurtdışına göç etmek zorunda kalmıştı.

1951 Eylülünde imzalanan San Francisco Barış Anlaşmasıyla ABD işgalinin sona erdirilerek Japonya’nın 1952 Nisanından itibaren egemen devlet haline gelmesi kabul edildi. Aynı gün imzalanan ve Japonca kısaltması “Ampo” olan “Karşılıklı İşbirliği ve Güvenlik Anlaşması”yla ise ABD Japonya’daki askeri üslerinin varlığını garantiye alıyor, üstelik Okinawa üzerinde egemenliğini 20 yıl daha sürdürme hakkına kavuşuyordu.

Amerikan üslerinin meşrulaştırılması için kullanılan bahane “Japonya’nın tehditlere karşı savunulması”ydı. Oysa gerçekliğin bununla hiçbir ilgisi yoktu. Bu üslerin hangi amaçlarla kullanılacağını, anlaşmanın çeşitli maddelerine bakarak da anlamak mümkündü. Örneğin maddelerden biri, doğrudan komünizm korkusunu yansıtan bir şekilde, ABD’ye Japonya’da çıkabilecek iç “karışıklık”ları bastırma hakkı tanıyordu. Gerek Japonya’da komünist hareketin güçlenmeye başlaması gerekse de başta Çin Devrimi olmak üzere Doğu Asya’da “komünizmin” yükselişe geçmesinden duyulan korku, iki emperyalist gücü “soğuk savaş” ekseninde bir araya getirmişti. ABD açısından Japonya, General MacArthur’un 1949’daki sözleriyle, “komünizmin doğuya doğru ilerleyişine karşı bir kale” idi. Japonya’daki askeri üsler ABD’nin Pasifik’teki emperyalist çıkarları ve hedefleri için de büyük bir önem taşıyordu. 50’li ve 60’lı yıllar boyunca ABD, kimyasal silahlarını ve nükleer savaş başlıklarını depoladığı Okinawa’ya, aynı zamanda Asya’nın en büyük nükleer üssünü de inşa etmişti. Adadaki üsler Kore savaşı (1950-53) esnasında kullanılırken, Vietnam savaşı sırasında çok daha kilit bir rol oynayacaklardı.

Bu savaşlar doğal olarak Japonya için de militarizmin körüklenmesine yol açacaktı. Nitekim Kore savaşı başlar başlamaz Japonya’da “Ulusal Polis Rezervi”[2] adı altında 75 bin kişilik bir silahlı güç oluşturuldu. Amerikalılar tarafından eğitilen ve silahlandırılan bu polis gücünün yanı sıra askeri sanayi de hummalı bir şekilde çalışmaya başladı. Savaş ekonomisinin sağladığı büyük kârlardan ve ekonomik canlanmadan pek memnun olan burjuvazi, savaşı “Tanrının lütfu” olarak görüyordu.

Diğer yandan, Japon burjuvazisi, 1952’de ABD işgalinin sona ermesinin ardından doğabilecek “güvenlik boşluğu”nu kapamak için derhal harekete geçmişti. Aynı günlerde çıkarılan “Yıkıcı Faaliyetleri Önleme Yasası”yla grevler yasaklanıyor, gösteri, toplantı ve basın özgürlüğü baskıcı bir düzenlemeyle sınırlandırılıyordu. Ayrıca Kore savaşıyla birlikte körüklenen savaş ekonomisi politikalarına paralel olarak işçilerin iş yükü ve sendikalar üzerindeki baskılar da alabildiğine artmıştı.

İşte tüm bu koşullarda, 1951’de imzalanan Ampo, Japonya’da sınıf mücadelesi tarihinin çok önemli bir kesitini oluşturan Ampo-karşıtı mücadelenin de fitilini ateşleyecekti. Gerek bu anlaşmanın militarist ve otoriter özüne, gerekse anti-demokratik ve militarist Japon hükümetine karşı tepkiler gecikmeden ifadesini bulacaktı. Sosyalist ve Komünist Partiler, sendikalar, öğrenciler, kadın örgütleri, aydınlar, Amerikan üslerinin ve hükümetin çeşitli projelerinin topraklarından ettiği çiftçiler, 1950’lerden 80’lere kesintisiz devam eden bu mücadelenin temel bileşenleri olacaktı.

Bu mücadelenin startı 1952 1 Mayıs’ında verilmişti denebilir. Japonya’nın ABD işgal yönetiminden çıkmasından birkaç gün sonra yapılan 1 Mayıs gösterisine on binlerce işçi katılmıştı. İmparatorluk Sarayı önünde toplanan işçiler ve emekçiler, Ampo’ya ve Japon hükümetine tepkilerini ve barış ve demokrasi taleplerini dile getirmişlerdi. Ne var ki KP genel sekreterinin mitingde yaptığı konuşmada Amerika karşıtı sözler kullanmasının ardından saldırıya geçen polis iki göstericiyi katledip yüzlercesini yaralamış ve o gün tarihe “Kanlı 1 Mayıs” olarak geçmişti. Bu, savaş sonrası Japonya’sında polisin göstericilere saldırıp, üstelik de gerçek mermi kullandığı ilk eylemdi.

Bu noktada, sendikal hareket konusunda kısa bir bilgilendirmede bulunalım. Japonya’da sendikal hareket savaş öncesi dönemde büyük bir baskı altındaydı. Sendikaların toplu sözleşme hakkı yoktu. Savaşın başlamasıyla birlikte var olan bu zayıf sendikalar da kapanmış ve işçiler korporatif bir devlet örgütlenmesi olan “ulusal işçi örgütü” Sampo’ya üye olmaya zorlanmışlardı. Savaş sonrasında Amerikan işgali döneminde bağımsız sendikal örgütlenme çabaları hız kazanmış ve 1945 sonunda Japon Komünist Partisinin hâkimiyetindeki Japon Sanayi Örgütleri Kongresi (Sanbetsu) kurulmuştu. 1946’da yeni bir sendika yasasının çıkmasının ardından bir yıl içinde sendikalı işçi sayısı 5 binden 5 milyona çıkmıştı. Ancak buna müsamaha gösteren Amerikan işgal yönetimi, Japon Komünist Partisi ve Sosyalist Partisinin etkisi altına giren sendikaların 1947’de ilk kez genel grev ilan etmeleri karşısında aynı esnek tutumu takınmayacaktı. Ulusal ölçekte ilan edilen bu genel grev, başlamadan bir gün önce yasaklanmış ve bu noktadan itibaren sınıf hareketine karşı takınılan tutuma yasaklar ve baskılar damgasını vurmuştu.[3] Bu yıllarda kurulan bir diğer sendika federasyonu ise Japon Sendikalar Genel Konseyi (Sohyo) idi. Sosyalist Partinin hâkimiyeti altındaki bu federasyon, Sanbetsu’nun işgal yönetiminin baskıları sonucunda lağvedilmek zorunda bırakılmasının ardından 1950’de kurulmuştu.

Japonya 1952’de ABD işgalinden kurtulsa da, ülkede hâlâ 260 bin Amerikan askeri konuşlandırılmaya devam ediyordu. Öte yandan, Kore savaşının sanayiye ağır çalışma koşulları olarak yansımasının yanı sıra Amerikan emperyalizminin Doğu Asya’ya yönelik azgın saldırganlığının bir ifadesi olması işçi sınıfının çeşitli kesimlerinin tepkisini büyütmekteydi. İşgal yönetimi sırasında onun yasaklarına karşı koyan dok işçileri, savaşa karşı da çeşitli eylemlerle tepkilerini gösteriyorlardı. Bağımsız sendikalar giderek güç kazanırken, Japon halkının Ampo’ya karşı tepkisi de 1950’yi takip eden on yıllık dönemde çarpıcı bir gelişme göstermişti. 1950 başlarında anlaşmaya destek verenler %55 gibi yüksek bir oran oluştururken, karşıtlar %22’de kalıyordu. Ancak Kore savaşının sonuna geldiğinde bu denge değişmiş ve karşıtlar öne geçmişti. 1960’a gelindiğinde ise destekleyenlerin oranı %14’e inmiş ve toplumun yaklaşık %60’ı bu militarist anlaşmaya karşı çıkar hale gelmişti.

Ampo karşıtı hareketin önemli ayaklarından birini de nükleer silahlara karşı yürütülen mücadele oluşturuyordu. Amerika’nın İkinci Dünya Savaşı sonunda kullandığı atom bombalarının yanı sıra Pasifik’teki nükleer denemelerinin yarattığı radyasyondan etkilenen balıkçı teknelerinin durumu da bu mücadelenin başta kadınlar olmak üzere geniş bir taban bulmasına yol açmıştı. 1954 yılında bu denemelerden etkilenen bir balıkçı teknesinin yarattığı tedirginliğin tüm topluma yayılmasıyla başlayan anti-nükleer hareket, bir yıl sonra tüm nükleer silahların yasaklanması için başlatılan imza kampanyasına 32,4 milyon Japonun (o dönemki nüfusun üçte biri) katılımıyla tarihi bir rekora ulaşmıştı.

ABD üslerine karşı yükselen tepki çeşitli kitlesel mücadelelerle de kendini göstermekteydi. 1955 Mayısında, Okinawa’nın Sunagawa bölgesindeki Taçikawa ABD havaüssünün genişletilmesi için 140 çiftçinin evlerinden ve topraklarından tahliye edilmesi kararının ardından başlayan Sunagawa mücadelesi bunlardan biriydi. ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki işgal sürecini çağrıştıran bu karar, halkın tepkisini bir kat daha arttırmıştı. Bölge halkının arazi ölçümü için gelen topografları ve iş makinelerini engellemesiyle tetiklenen mücadele, sendikaların, sosyalistlerin, öğrencilerin ve aydınların katılımıyla büyümüş ve bu girişim püskürtülmüştü. Polisle çatışmaktan çekinmeyen militan sendikalı işçiler ve öğrenciler bu hareketin belkemiğini oluşturuyordu. O günlerde The Los Angeles Times gazetesi bu direnişi “anti-Amerikan kargaşa” olarak nitelemekteydi ve bu “anti-Amerikan kargaşa” kolayına sönümlenmeyecekti. Nitekim bir yıl sonra hükümet yine çiftçileri tahliye için harekete geçmiş ve benzeri bir direnişle karşı karşıya kalmıştı.

1957 Ocağında, altı çocuk annesi 46 yaşında bir kadının Okinawa’daki bir Amerikan üssünde vurularak öldürülmesi de bu öfkeyi büyüten olaylardan biriydi. Üssün atış alanına girerek boş mermi kovanlarını toplayıp hurdacıya satarak çocuklarının karnını doyurmaya çalışan bu yoksul kadını vuran askerin soyadına atfen bu cinayet “Girard hadisesi” olarak anılmaktadır. ABD’nin bu askeri cezalandırmaya yanaşmaması diplomatik bir krize neden olurken, söz konusu cinayet tüm Japonya’da büyük bir tepki yaratarak ABD üslerine karşı yükselen anti-militarist mücadeleyi de güçlendirmişti.

Amerikan üslerine, Kore savaşına ve “soğuk savaş” ittifaklarından biri olarak şekillenen ABD-Japon ittifakına karşı yükselen anti-militarist mücadelenin çok önemli bir ayağını da öğrenci hareketi oluşturmaktaydı. 1950’lerden itibaren giderek radikalleşen bu hareket, üslere ve Ampo’ya karşı yükselen eylemliliğin temel bileşenlerinden biriydi. Anti-militarist mücadele, öğrenci gençliğin devrimci mücadelesinin güçlenmesini sağlayan temel dinamiklerin başında geliyordu. Bu dinamik, 1948’de kurulan Zengakuren’in (Japonya Öğrenci Özyönetim Dernekleri Federasyonu) yirmi yılda büyük bir hızla büyümesini de sağlayacaktı.

1960’ta Ampo’nun yani ABD-Japonya Güvenlik Anlaşmasının revize edilmesi mücadeleyi bir üst evreye taşımıştı. Bu mücadelenin bir parçası olarak örgütlenen protesto gösterilerine katılanların sayısı 1960 sonbaharıyla birlikte 16 milyona ulaşacaktı. Zengakuren’de örgütlenen öğrenci gençlik ise bu mücadelede önemli bir yer tutacaktı. Eylemler 1960 başlarında yüzlerce öğrencinin, bu anlaşmayı imzalamak üzere ABD’ye gidecek olan Başbakan Kishi’yi engellemek üzere Haneda havaalanını işgal etmesiyle başlamıştı. Mayıs ayında anlaşmanın Japon Temsilciler Meclisinden geçmesiyle, Ampo’ya karşı mücadele, anti-demokratik hükümete karşı mücadeleyle de birleşerek yeni bir evreye girmişti. Meclis binasını kuşatan 20 bin öğrenci başbakan Kishi’nin istifasını isterken, hükümet polisi devreye sokarak bu mücadeleyi engellemeye çalışmıştı. Ne var ki, Haziran ayında iyice yükselen harekete karşı koyamayan Başbakan Kishi istifa etmek zorunda kalacaktı. Hazirana damga vuransa, milyonlarca işçinin katılımıyla gerçekleşecek üç genel grevdi. Ampo karşıtı mücadelenin parçası olarak gidilen bu politik grevler, Kishi hükümetini devirmeyi ve Ampo’nun revize edilmesini engellemeyi başaracaktı. Bu grevlerin 22 Haziranda yapılan en büyüğü, 6,2 milyon işçinin katılımıyla Japonya tarihine en büyük grev olarak da geçecekti.[4] Bu yıllarda sendikal harekette boy veren militan anlayışın ifadesi olarak, demiryolu işçilerinin bu grevlerdeki militan duruşu da dikkat çekiciydi.

Japonya anti-militarist mücadelenin çok daha radikalleşeceği bir döneme girmişti artık. Bu yükselişte Vietnam savaşına karşı yükselen tepki de önemli bir rol oynayacaktı. ABD emperyalizminin Vietnam’a saldırarak başlattığı vahşet tüm dünyada gençliği ve devrimcileri ayağa kaldırırken, bu savaşta ABD için askeri üs vazifesi gören Japonya’da da önemli bir seferberlik yaşanacaktı.

Vietnam savaşı ve 1960’larda yükselişe geçen anti-militarist mücadele

Okinawa’daki askeri üsler Vietnam savaşında ABD açısından kilit bir role sahipti. Vietnam’a gönderilen ilk birliklerin yanı sıra daha sonra giden yüz binlerce Amerikan askeri de Okinawa’dan transfer edilmişti. Adadaki Kadena hava üssü ise ABD’nin ana nakliye üssü idi. Okinawa olmasa Vietnam savaşının sürdürülemeyeceği bizzat Amerikalı komutanlar tarafından dile getirilmekteydi.

Vietnam savaşı Japonya’da savaş karşıtı hareketin güçlenmesine yol açarken, bu emperyalist savaşa karşı tepkiler de “sınıfına göre” farklılaşıyordu. Daha dün sayılabilecek kadar yakın bir tarihte ABD’yle düşman saflarda yer alan, ülkeleri atom bombasıyla yerle bir edilip işgal edilen Japon egemenler, şimdi Vietnamlıları korkunç bir kıyıma uğratan bu emperyalist güce destek veriyorlardı. Amerikan üsleri ve askeri varlığı Japon burjuvalar için yüz milyonlarca dolarlık kârlı bir iş alanı ve pazar olarak görülüyordu. Emekçiler içinse durum tümüyle farklıydı. Onlar için Amerikan emperyalizminin İkinci Dünya Savaşında yol açtığı felâketin anıları silinemeyecek kadar canlıydı. Hiroşima ve Nagazaki’de atom bombasıyla katledilen yüz binlerin yanı sıra Okinawa’da da yüz bin insanın katledilmesi, Amerikan emperyalizminin barbarlığının çarpıcı örnekleri olarak emekçi kitlelerin hafızasına nakşedilmişti. Emekçiler ABD’ye olduğu kadar, onunla işbirliği yapan Japon egemenlere de tepkiliydiler.

Bu tepki, 1965’te kurulan Vietnam’da Barış İçin Yurttaşlar Birliğinin (Beheiren) kısa sürede çok geniş bir kitleye kavuşmasını sağlamıştı. Sosyalist Partinin, sendikaların, Zengakuren öğrenci birliğinin ve savaş karşıtı gençlik örgütlerinin kitlesel bir şekilde katıldıkları bu hareket, 1967’den itibaren ses getiren mücadelelere imza atacaktı.

Her biri polisle şiddetli çatışmalarla ve kimileri can kayıplarıyla sonuçlanan bu mücadelelerin ilki, Sunagawa bölgesindeki Taçikawa ABD hava üssünün bir kez daha genişletilmesi kararına karşı yürütülen direnişti. 1967 Şubatıyla Temmuzu arasında kesintisiz devam eden bu direniş nedeniyle ABD ordusu genişletme kararından vazgeçildiğini açıklamak zorunda kalmıştı. Ne var ki Amerikan üslerine ve savaşa karşı yükselen hareket açısından Sunagawa yalnızca işaret fişeğiydi. Nitekim Ekim ayında, Başbakan Sato’nun Vietnam ziyaretini engellemek amacıyla başlayan Haneda Havaalanı mücadelesiyle, yedi ay sürecek büyük bir mücadelenin startı veriliyordu. Aynı ay gerçekleşen “Uluslararası Savaş Karşıtı Gün”de örgütlenen gösterilere ise ülke çapında 1,4 milyon kişi katılmıştı.

Bir Amerikan nükleer uçak gemisinin Japon limanlarına yanaşmasını engellemek için verilen Sasebo mücadelesi ve Tokyo’daki Amerikan sahra hastanesine karşı yürütülen mücadele de yine bu dönemde verilmişti. Askeri amaçlar için de kullanılacak Narita Havaalanına karşı yürütülen Sanrizuka mücadelesi ise bunların en kitlesel olanıydı. Narita Havaalanının inşası için toprakları ellerinden alınan köylülerle birlikte mücadele eden binlerce işçi ve öğrenci polisle günler boyu çatışmıştı. Bu mücadele, izleyen yıllarda da kesintisiz devam edecekti.

1969 Nisanında alevlenen Okinawa mücadelesine ise ülke ölçeğinde 250 bin kişi katılacaktı. Bu büyük gösterilerin ardından, militan bir duruş sergileyen ve bu mücadelelerin örgütlenmesinde büyük bir rol oynayan devrimci örgütlere karşı “Yıkıcı Faaliyetleri Önleme Yasası” yürürlüğe sokulmuş ve söz konusu örgütlerin yöneticileri ve üyelerine yönelik geniş bir tutuklama dalgası başlatılmıştı. Buna rağmen Japon hükümeti, Ekim ayındaki Uluslararası Savaş Karşıtı Eyleme devasa katılımın önüne geçemeyecekti. Bu eylemde “Vietnam savaşına karşı, Okinawa’nın iadesi için, Ampo anlaşmasının durdurulması için” sloganlarıyla 4,5 milyon kişi yer almıştı. Kamu çalışanları sendikası, kilit sanayi sektörlerindeki çok sayıda sendika, öğrenci örgütleri ve işçi sendikalarının gençlik seksiyonları o gün meydanlara akmıştı. Amerikan elçiliğinin basılması, Meclis’in işgal edilmesi, polis karakollarına yönelik saldırılar, demiryolu işçilerinin greve gitmesi, o günü hükümet için tam bir kâbusa çevirmişti. Bu “İlk Kasım Çarpışması”nın ardından hükümet eyleme katılanları isyana teşvikle suçlamıştı. 4 milyon sanayi işçisinin 24 saatlik genel grevi de bu radikal yükselişin yaşandığı günlerde gerçekleşecekti.

Bu eylemlerde militanlığıyla önemli bir rol oynayan ve tutuklamalarla yıldırılmaya çalışılan devrimci örgütler arasında Japon Devrimci Komünist Birliği (JRCL/Çukaku-ha) başı çekiyordu. 1956 Macar ayaklanmasının şiddetle bastırılmasınına ardından Stalinist KP’den koparak 1957’de kurulan JRCL, “emperyalizme ve Stalinizme karşı proleter dünya devrimi” şiarıyla gerçekleştirdiği bu kopuşu aynı zamanda Troçkizmin dogmatikliğine karşı çıkışla bütünleştirdiğini söylüyordu. JRCL’nin Ampo karşıtı mücadeleye yaklaşımında da çok önemli farklılıklar söz konusuydu. KP ve SP’de cisimleşen legalist ve milliyetçi çizgi, anti-Amerikancılığı anti-emperyalizm olarak sunarken, onları devrimci temellerde eleştiren JRCL, bu mücadelenin Amerikan emperyalizminin yanı sıra Japon emperyalizmine karşı da verilmesi gerektiğini savunuyordu. Örneğin Okinawa mücadelesindeki temel sloganı, “Okinawa’yı geri al! Japon-ABD Güvenlik Anlaşmasını parçala! Kahrolsun Japon emperyalizmi!” idi. Öte yandan Komünist Parti SSCB’nin nükleer silah denemelerini destekleyip sadece ABD’ninkilere karşı çıkarken, JRCL tüm nükleer silahlara karşı mücadele yürütüyordu. Sendikalara militan bir anlayışın yerleşmesi için çaba gösteren bu hareket, demiryolu işçilerinin bugünlere uzanan militan mücadelesinde de temel belirleyen olacaktı.

Okinawa’daki askeri üslere yönelik tepkinin patlamalı bir şekilde kendini dışa vurduğu eylemlerden biri de 20 Aralık 1970 gecesi yaşanan Koza isyanıydı. Gece yarısı sarhoş bir Amerikalı askerin kullandığı araçla bir Japonu ezmesinin ardından toplanan 5 bin Okinawalı o gece sabaha kadar Amerikan askeri polisiyle çatışmış, Kadena hava üssünü basarak camları kırmış, arabaları Molotof kokteylleriyle yakmıştı.

1971 Kasımında ise, Okinawa’nın iadesine yönelik anlaşmanın protestosu için yüz binler bir kez daha ayağa kalkacaklardı. Bu anlaşma 1972’den itibaren Okinawa’nın yönetiminin Japonya’ya geçmesini öngörmesine rağmen adadaki Amerikan üslerinin varlığını güvence altına alıyordu. “İkinci Kasım Çarpışması” olarak anılan bu protesto gününde de hükümet Yıkıcı Faaliyetleri Önleme Yasasını devreye sokarak terör estirecekti.

1972’de Okinawa’nın yönetimi Japonya’ya geçti. Ne var ki, Amerikan üslerinin işgal ettiği topraklar çiftçilere geri verilmedi ve bu işgal durumu Japon hükümetlerinin onayıyla devam etti. Üstelik pek çok gizli anlaşmayla ABD’nin eli son derece serbest kılındı.

***

Bugün ABD’nin Okinawa’da yeni bir üssün inşasına girişmesi, elli yıl önceki “Ampo” mücadelesinin yeniden yükselişe geçmesine yol açmış durumda. Yeni üs, kapatılacak Futenma hava üssünü buraya taşımak üzere inşa ediliyor. 20 yıla yakın bir süredir planlanan bu taşınma, ada halkının bu süreçteki çeşitli saldırı vakaları üzerine yükselen tepkisi nedeniyle ertelenmişti. Fakat ABD ve Japon hükümeti, tepkilerin sönümlendiğini düşünerek yeniden harekete geçti ve beklemediği derecede büyük bir tepkiyle karşılaştı. Geçtiğimiz yıldan bu yana 70-100 bin Okinawalının katılımıyla çeşitli protesto mitingleri yapılırken, Şubat ayında gerçekleştirilen gayri resmi referandumda da Okinawalılar yeni üsse %72 oranında hayır oyu verdiler.

Buna rağmen hükümet referandum sonucunu tanımayacağını duyurarak üssün inşasına onayını devam ettiriyor. Üçüncü Dünya Savaşının yaşandığı günümüzde, Japonya ABD’nin Pasifik’teki en büyük müttefiki durumunda bulunuyor. Okinawa ise 25 binden fazla askerle ABD’nin Asya-Pasifik bölgesindeki en büyük kontrol, harekât ve dağıtım merkezini oluşturuyor. ABD’nin Irak savaşından bu yana Ortadoğu’ya gönderdiği askerler de bu üslerden sevk ediliyor. ABD-Japonya emperyalist işbirliğine paralel olarak Şinzo Abe yönetimindeki Japon hükümetinin militarist politikaları hız kazanıyor. Denizaşırı topraklara asker göndermeyi yasaklayan anayasa maddesinin kaldırılması da dâhil çeşitli yasal düzenlemelere gidilmek istenmesi, Japonya’nın içinden geçtiğimiz savaş döneminde daha girişken bir emperyalist güç olma ve gerçekleşecek paylaşımdan daha fazla pay kapma amacının bir ifadesidir. Bu militarist politikaların diğer bir uzantısı da iç savaş aygıtını güçlendirmek ve işçi sınıfına yönelik yeni saldırı yasalarını hayata geçirmektir. Amerika’dan Asya’ya, Türkiye’den Japonya’ya tüm emekçiler için yaşamsal bir tehdit oluşturan savaş politikalarına ve kapitalist saldırılara karşı mücadelenin anti-kapitalist bir perspektifle yürütülmesi, içinden geçtiğimiz dönemde çok daha yakıcı bir zorunluluk halini almıştır.


[1]      Amerikan üslerinin yüzölçümünün %20’sini kapladığı ve bazı kentlerinde bu oranın %50’ye vardığı ada için, “askeri üsler Okinawa’da yer alıyor” ifadesi yerine “Okinawa askeri üsler arasında yer alıyor” ifadesinin daha doğru olduğu söylenmesi boşuna değildir!

[2]      Bu polis gücünün adı 1952’de “Ulusal Güvenlik Güçleri”, 1954’te ise “Öz Savunma Güçleri” olarak değiştirilecekti.