Navigation

Rejimin Boğaziçi Taarruzu: Kayyum ve Kelepçe!

 “Fikre artık yeter tahakkümünüz, yaşanır pek güzel tagallübsüz!”

Tevfik Fikret

Boğaziçi Üniversitesinin de aralarında bulunduğu beş üniversiteye, yeni yılın ikinci gününde Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından rektör ataması yapıldı. Kurum içinden hiçbir aday Erdoğan’ın kriterlerini karşılamamış olacak ki Boğaziçi Üniversitesi Rektörü olarak uygun görülen zat, Haliç Üniversitesi Rektörü Melih Bulu oldu! 2002’de AKP Sarıyer ilçe teşkilatını kuran, 2009’da belediye başkanı adayı, 2015’te ise AKP İstanbul milletvekili aday adayı olan bir isim Melih Bulu… Tepeden ve kurum dışından olduğu kadar, son derece politik de olan bu atama kararı ve yansımaları, yılın ilk günlerinden itibaren ülke gündemine oturdu.

Toplumsal hayatın her alanını olduğu gibi üniversiteleri de tahakküm altında tutma çabalarından biri olarak yorumlanması gereken bu adımın, Boğaziçi özelinde üzerinden atlanmaması gereken bir başka anlamı daha bulunuyor. Zira Boğaziçi Üniversitesi, bir semboldür. Sadece tarihsel arka planı yahut ülkenin en itibarlı eğitim kurumlarından biri olması bakımından değil, rejimin sıkça üzerinde durduğu “kültürel iktidar” mücadelesi bakımından da! Bugüne kadar tüm girişimlere rağmen Boğaziçi Üniversitesi rejim tarafından tam anlamıyla teslim alınamamıştır. Tozu dumana katan Boğaziçi muharebesinin önemli sebeplerinden birisini burada aramak gerekir.

Erdoğan’ın kararnamesiyle birlikte, Boğaziçi Üniversitesine 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesinin ardından ilk kez, tam 40 yıl sonra ilk kez kurum dışından bir rektör atanmış oldu. Öğrencisinden akademisyenine bütün üniversite bileşenleri rejimin bu otoriter adımına haliyle tepki gösterdiler. Üniversiteye atanan rektörü ve daha da önemlisi rektör atama yöntemini protesto eden Boğaziçililerden yükselen haklı ses, ülke genelinde yankısını bularak büyüdü. Beklemediği bir dirençle karşılaşan rejim ise Boğaziçi’ni adeta fethe çıktı. Tarihi bir fotoğraf karesi kaldı geriye; üniversiteye kelepçe… Sadece mecazi anlamda değil, kelimenin gerçek anlamıyla da üniversiteye kelepçe! Neden? Okulun öğrencilerini dışarıda tutmak için!

Rektör seçimlerinden kayyum atamalarına

Akademisyeni, öğrencisi, işçisiyle tüm üniversite bileşenlerinin seçme hakkına sahip olduğu gerçek anlamda demokratik bir rektörlük seçimi Türkiye’de hiçbir zaman hayat bulmadı. Öncesi malûm, 1946’dan 1981 yılına kadar geçen zaman zarfında üniversite rektörleri profesörler arasından, yine profesörler tarafından seçiliyordu. Ancak son derece güdük de olsa 35 yıllık bu görece demokratik uygulama, 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesiyle birlikte hepten ortadan kaldırıldı. 1981 yılından itibaren rektörleri bizzat Cumhurbaşkanı atamaya başladı.

12 Eylül’ün şeflerinin en önemli hedeflerinden biriydi, toplumsal muhalefetin önemli mekânlarından birini, üniversiteleri tahakküm altına almak... Darbeyle birlikte artık yükseköğretimin tepesinde Demokles’in kılıcı gibi sallanan Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) vardı. Burjuvazi gözünü “anarşi” yuvası olarak nitelediği üniversitelere çevirmiş; ne kadar ilerici, devrimci, sosyalist öğrenci veya eğitim emekçisi varsa bunları tasfiye etmeye ve üniversiteleri tepeden aşağıya şekillendirmeye girişmişti. Faşist darbenin tescilli kurumlarından YÖK, kurulduğu ilk günden bu yana burjuvazinin bu alanda en kullanışlı aparatlarından biri oldu.

12 Eylül faşist askeri diktatörlüğünün çözülüşünün üzerinden çok geçmeden, 1992 yılında, Boğaziçi’nin akademisyenleri anlamlı çabalar ortaya koydular. Kendi içlerinde örgütlenerek seçim yapmış, “bizim tercih ettiğimiz kişi budur” mesajını vermişlerdi. Nihayetinde bu çabaların sonucunda rektörlük seçimleri tekrar yasalaştı. Ancak yeni düzenlemede Cumhurbaşkanı’nın atama yetkisi de korunuyordu. Uzun yıllar uygulamada olan bu rektör belirleme sistemine göre üniversitedeki öğretim üyeleri oy kullanıyor ve altı aday belirliyordu. Belirlenen adayları YÖK üçe düşürüp Cumhurbaşkanı’na sunuyordu. Cumhurbaşkanı da bu üç adaydan birisini, usulen en fazla oy alanı seçiyordu.

Seçimlerde birinci olan rektör adayının Cumhurbaşkanı tarafından atanmaması eğiliminin Türkiye’de otoriterleşme vitesinin hızına paralel olarak 2015’ten itibaren güçlendiğini söylemek gerekiyor. Aynı dönemde üniversitelerin tümüyle abluka altına alındığını hatırlayalım. Polis saldırılarından provokasyonlara, siyasal faaliyet yasaklarından gerici faşist çetelerin üniversitelerde yuvalanmasına, keyfi soruşturmalardan gözaltı ve tutuklama dalgalarına dek muktedirler topyekûn taarruz halindeydi. Rektörlüklerin muhalif isimlere geçmemesi bu atmosferin yaratılması açısından önemliydi kuşkusuz.

Ağzını her açtığında sandık iradesinden bahsedenler, 2015 Martındaki İstanbul Üniversitesi Rektörlük seçiminde muhalif kimliğiyle bilinen Prof. Dr. Raşit Tükel’i en fazla oyu almasına rağmen atamamıştı. Oyları Tükel almış ancak AKP’li Mahmut Ak rektör olarak atanmıştı. Güçlü muhalif bir geleneğe sahip ODTÜ de İstanbul Üniversitesi’nin akıbetini paylaşmış, seçimlerde açık ara birinci olan Prof. Dr. Nevzat Özgüven’in yarısı kadar dahi oy alamayan Verşan Kök rektör olarak atanmıştı.

Ve sonra kimileri için “Allah’ın bir lütfu” olan 15 Temmuz geldi. 15 Temmuz’dan sonra “haksız uygulamalar, kırgınlıklar ve kişisel çekişmelere” yol açtığı iddiasıyla rektörlük seçimleri kaldırılarak Cumhurbaşkanı’na doğrudan rektör atama yetkisi verildi. Tek adam rejimi üniversitelere “kayyum” atama yetkisine kavuşurken, 15 Temmuz’dan sadece 3 gün önce yapılan son Boğaziçi Üniversitesi rektörlük seçimini de gümbürtüye getirmiş oldu. Bugüne kadar hiçbir üniversitede görülmemiş bir rekora imza atarak 403 oyun 348’ini alan Prof. Dr. Gülay Barbarosoğlu yerine, Boğaziçi’ne rektör olarak oylamaya dahi katılmayan Mehmet Özkan atandı. Böylece Mehmet Özkan Boğaziçi’nin ilk “kayyum rektörü” oluyordu.

Rektörlerin belirlenme yöntemine yönelik değişikliği üniversitelerden tasfiyeler ve sistematik saldırılar izledi. OHAL kapsamında gerekli dizayn gerçekleştirilirken yüzlerce muhalif akademisyen işten atıldı. Yeni rejimin dümenindekiler de 12 Eylül şefleri gibi üniversitelerde mutlak otorite kurmak ve en ufak muhalif sesin dahi çıkmasını engellemek için kolları sıvamışlardı. Toplum iradesini teslim almak üzere HDP Belediyeleriyle başlayan ve bugün demokratik kitle örgütlerine kadar uzanan kayyum siyaseti, kısa zaman içinde üniversitelerde de belirleyici oldu.

“Kayyum rektör istemiyoruz!”

Gelelim bugüne, bugün yaşananlara… Son kararnameyle birlikte sadece son bir yıl içinde Erdoğan’ın talimatıyla üniversitelere atanan rektör sayısı 21! Ancak bardağın ne zaman taşacağı belli olmaz sözünü doğrularcasına, daha öncekilerden farklı olarak, Boğaziçi Üniversitesine AKP’li Bulu’nun atanmasına karşı güçlü bir tepki ortaya kondu. Üniversite kurum dışından ve iktidar yanlısı olduğu aleni olan birini, hem de hakkında intihal iddiaları olan bir ismi rektör olarak istemediğini olanca sesiyle vurguladı. Üstelik pandemi koşullarına rağmen! 4 Ocak Pazartesi günü Boğaziçi Üniversitesinde “Kabul Etmiyoruz, Vazgeçmiyoruz” ve “Kayyum Rektör İstemiyoruz!” şiarlarıyla son yılların en kitlesel üniversite eylemlerinden birisi gerçekleştirildi. Ders boykotları, basın açıklamaları, forumlar, yürüyüşler… Aynı saatlerde Boğaziçi eylemleri sosyal medya gündeminin de başköşesine yerleşmişti.

Direniş alanı muhalif öğrencilerle dolu olunca akılcı ve yaratıcı bir mizah olmadan olmazdı elbette! Rektörlük binasının adı “Kayyumluk” oldu mesela, binaya öğrenciler tarafından mühür bile vuruldu. Hatta öğrenciler rektörlüğün helvasını bile kavurdular kampüste! “Ben hard rock ve Metallica dinleyen bir rektörüm” diyen üniversitenin çiçeği burnunda kayyumuna Metallica’nın Master of Puppets (Kuklaların Efendisi) parçasıyla karşılık verdiler. Yetinmediler Mahzuni Şerif’in “Yuh Yuh” türküsünü de eylemlerine uyarladılar.

Üniversitesinin mezunları da akademisyenleri de öğrencilerin yanında yer aldılar. Çeşitli açıklamalar yayınlayıp eylemler yaptılar. Akademisyenler öğrenciler tarafından Kayyumluk adı verilen Rektörlüğe sırtlarını döndüler. Şunu hemen vurgulayalım ki bu eylem biçimi Boğaziçi için yeni değil! Önceki dönem de öğrenciler, seçilmiş rektör yerine atanan Mehmet Özkan’ı mezuniyet töreninde sırtlarını dönerek protesto etmişlerdi.

Boğaziçi yekvücut olarak “Söz, yetki, karar üniversite bileşenlerine!” derken, demokratik üniversite talebinin ülke genelinde karşılık bulduğunu söylemek yanlış olmasa gerek. İstanbul’dan Eskişehir’e, Ankara’dan Adana’ya, İzmir’den Kocaeli’ne başta üniversiteliler olmak üzere sendikalar ve demokratik kitle örgütleri dayanışma eylemleri gerçekleştirdiler ve Boğaziçi’nin iradesine sahip çıktılar. Rejimin zamanı korkuya boğup toplumu nefessiz bıraktığı bir zamanda Boğaziçi, umut filizleri açtırmıştı.

Çekiç tutan her şeyi çivi görür

Boğaziçililerin pankartlarına da yazdığı dizelerinde “Fikre artık yeter tahakkümünüz. Yaşanır pek güzel tagallübsüz (zorbalık olmadan)” demiş Tevfik Fikret… Ne güzel demiş! Ancak devir sömürücü zorbaların, tiranların, günümüz firavunlarının devri… Fikir de yaşam da onlar tarafından kuşatılmış durumda! Boğaziçi prizmasından yansıyarak kendisini bir kez daha hatırlatan bir diğer gerçeklik de şudur; çekiç tutan her şeyi çivi görür. Fıtratı gereği en ufak muhalif sese dahi tahammülü olmayan rejim, Boğaziçi eylemlerine en başından itibaren fütursuzca saldırdı. Boğaziçi üzerinden toplumsal muhalefete ve işçi sınıfına gözdağı verdi.

Eylem çağrısının yapıldığı 4 Ocak günü, Boğaziçi Üniversitesi önüne çevik kuvvet yığınağı yapılırken üniversiteye giriş çıkışlar da yasaklanmıştı. Öğrencilerin haklı sesi plastik mermi, gaz ve tazyikli suyla susturulmak istenmiş, ortaya konan kararlılık karşısında ise çaresizce kapıya kelepçe takılmıştı. Görüntü rejim açısından tam bir fiyaskoydu doğrusu! Birçok üniversiteden yüzlerce öğrencinin yan yana gelmesi hazmedilemedi ki, ertesi sabah saatlerinde çok sayıda öğrenci ev baskınlarıyla gözaltına alındı. Baskınlarda evlerin kapıları ve hatta duvarları dahi koçbaşlarıyla kırıldı. Tüm bunlar rejimin muhalefete duyduğu kini ve nefreti simgeledi.

Sadece Boğaziçi öğrencileri değil, çeşitli illerde destek eylemleri yapan gençler de psikolojik ve fiziksel şiddete maruz kaldılar. Ankara’da polis kimi öğrencilerin evlerinin önünde bekleyişe geçti ve evden çıkanı gözaltına aldı mesela! İstanbul Valiliği son süreçte işçi eylemleri karşısında aldığı tutumu Boğaziçi özelinde de takınarak salgını gerekçe gösterdi ve Beşiktaş, Sarıyer gibi ilçelerde her türlü toplantı, gösteri ve yürüyüşü yasakladığını duyurdu.

Her alanda kontrolü eline almak, muhalif sesleri susturmak, biat etmeyenleri yılgınlığa sürüklemek, cezalandırmak ve kriminalize etmek… Tarihte tüm totaliter iktidarların yöntemleri birbirine benzer. Boğaziçi örneğinde de bu reflekslerin her birini gördük. Rejim bir yandan sarsılan otoritesini öğrenciler üzerinde güç kullanarak tesis etmeye çalışırken diğer yandan da eylemleri karalamaya ve öğrencileri, eğitimcileri kriminalize etmeye çalıştı, çalışıyor.

İktidar blokunun temsilcileri ve havuz medyası öğrencileri “terörizmin piyonu ve öğrenci kılıklı bölücüler” olarak karalamaya çalışırken, hiçbir meşruluğu bulunmayan kayyum rektörlere karşı yükselen direnişi “gayrimeşru” göstermeye girişti. Onlara göre Boğaziçi eylemleri “provokasyon” ve “başı ezilmesi gereken bir komplo” ve hatta “yeni bir Gezi kalkışması”ydı! Toplumsal algıyı yönetmeye ve Boğaziçililer başta olmak üzere tüm muhaliflere gözdağı vermeye yönelik açıklamalar yapıldı. “Şanlı Türk polisi kimi gözaltına alacağını iyi bilir” denilerek polis terörü meşrulaştırılmaya çalışıldı. “Boğaziçi Üniversitesi’ne yasal yollardan rektör atanmış ve konu kapanmıştır” diyen rejim temsilcilerinden Bahçeli, “Buna tahammül edemeyenlerin şanslarını fazla zorlamamaları, anarşist projelere kapılmamaları hassaten tavsiyemdir” diye buyurdu.

Türkiye’de üniversiteler; akademisyenlerin ihraç edildiği, cübbelerin postallar altında ezildiği, öğrencilerin yerlerde sürüklendiği ve emekçilerin güvencesiz çalışmaya mahkûm edildiği alanlara dönüştürüldü. Rejimin fethe çıktığı, rektörlüğüne kayyum atanan, kapılarına kelepçe vurulan mekânlara dönüştürüldü Türkiye’de üniversiteler... Esaslı soru şudur; üniversitelere biçilen bu kaftan nasıl yırtılacak? Öğrencilerin ve akademisyenlerin sesi üniversitenin diğer emekçileriyle buluşmadan, dahası okul dışındaki sınıf hareketiyle buluşmadan bu karabasandan kurtuluşun yolu yoktur. Kampüsün dar sınırlarına hapsolmak bu türlü her hareketi eninde sonunda sönümlendirir, soldurur. İktidarlarını yitirme korkusuyla sarmalanarak zamanı korkuya boğan zorbalara karşı, düşünen insanın ve düşüncenin düşmanlarına karşı gençlik, rotasını doğru çizmelidir.