Navigation

Bu Nasıl Cendere: Emekli Olamamak da Dert, Olmak da!

İnternet arama motorlarında “müjdeli haber” sözcük öbeği ile bir arama yaptığımızda karşımıza EYT ve emeklilerle ilgili sayısız haber çıktığını kolaylıkla görebiliriz. Burjuva medya, özellikle de onun iktidara yakın olan ezici kesimi, abartısız her gün emeklilikte yaşa takılanlara ve emeklilere “müjdeli haber” veriyor! Fakat bu içerikleri okuduğumuzda ortada bir müjde olmadığı gibi çoğu zaman adeta bir haber dahi olmadığını görüyoruz. Spekülatif haberlerle örgütsüz emekçileri oyalayıp aldatıyorlar. Egemenler yükselen haklı taleplere kulak tıkarken, işçi sınıfının bu iki önemli kesiminin yaşadığı sorunlar giderek daha da kangrenleşiyor. Emekli olan da olamayan da kapitalizmin işçi sınıfına dayattığı sefaleti, sömürüyü ve geleceksizliği fazlasıyla yaşıyor.

Bundan 20 sene önce, 8 Eylül 1999 tarihinde çıkarılan mezarda emeklilik yasası ile milyonlarca işçinin emeklilik hakkı gasp edildi. Prim gün sayısı ve hizmet süresi koşullarının üstüne yaş koşulunun da eklenmesiyle milyonlarca insanın emekliliği yıllarca öteye atılmış oldu. İşçi sınıfı acı sonuçlarını en çok kendisinin yaşadığı 17 Ağustos 1999 depreminin yaralarını sarmaya çalışırken beklemediği bir saldırıyla karşılaştı, örgütsüz olduğu için de hazırlıksız yakalanıp karşı koyamadı. İşçiler yitirdikleri canların yanı sıra gelecek hayallerinden, kazanılmış haklarından da olmuştu. Henüz insanların enkaz altından dahi çıkarılamadığı, sendikaların yas ilan edip mitinglerini iptal ettiği bir süreci fırsat belleyen patronlar sınıfı, açgözlülüğünü ve alçaklığını büyük bir pervasızlıkla sahnelemişti. Çıkarılan saldırı yasasının altındaki imzalar, sözümona “demokratik solcu” olan Ecevit ile millet sevgisini dilinden düşürmeyen MHP lideri Bahçeli’ye aitti!

Kitle hareketi öngörülemezdir denir, tarih bunun bize irili ufaklı sayısız örneğini sunar. Dün, bugünü çalınırken ses çıkaramayan işçiler, yıllar sonra ekonomik krizin sonuçlarının da etkisiyle seslerini yükseltmeye başladılar. Yaşadıkları mağduriyeti “devlet gençsin diyor emekli etmiyor, özel sektör yaşlısın deyip iş vermiyor. Arada kaldık!” şeklinde çarpıcı bir şekilde ifade eden işçiler, yıllarca öfkelerini biriktirdiler ve nihayetinde harekete geçtiler. Sosyal medya üzerinden bir araya geldiler, EYT adıyla kurdukları dernek çatısı altında örgütlendiler. Onlarca il ve ilçede toplantı ve buluşmalar gerçekleştirdiler, yüz binler olup meydanlara aktılar. Nihayetinde gasp edilen hakları için verdikleri mücadeleyle kendilerini ülke gündemine sokmayı da başardılar.

Hal böyleyken rejimin yükselen bu haklı talebe yaklaşımı nasıl oldu? İktidar temsilcileri ve yandaş medya gasp edilen emeklilik hakkını isteyen işçilerin taleplerini ve mücadelesini daha en başından itibaren karaladı. Erken yaşta emekli olurlarsa yine çalışmaya devam edeceklerini söyleyerek onları “çift dikiş”, “türedi” gibi sıfatlarla kriminalize etmeye çalıştı. Rejimin temsilcilerinin ağzından kimi zaman “onların derdi başka” sözlerini, kimi zaman “38 yaşında emekli olmak istiyorlar” sözlerini işittik. Daha geçtiğimiz günlerde Erdoğan, mağdur bir kadının “EYT düzenlemesi çıkacak mı?” sorusuna, “Yani 40 yaşında emekli mi olalım? 40 yaşında, 50 yaşında emeklilik mi olur” diye yanıt vermedi mi? Kendileri 46 yaşında emekli olup hâlihazırda hem emekli maaşı alıp hem de mevcut görevlerinden yüklü miktarda maaş alanlar söylüyor bunları! Kendi kontrollerinde örtülü-örtüsüz milyonlarca liralık ödenek bulundurarak çift değil çok dikiş yapanların ağzından dökülüyor bu sözler! Kendilerine gelince itibardan tasarruf olmuyorken işçinin gasp edilen hakkı nasıl da maliyet konusu oluveriyor.

Bir yandan karalama kampanyaları marifetiyle genç işçilerin EYT mücadelesine destek vermesi siyasi iktidar tarafından engellenmeye, kutuplaştırıcı söylemlerle EYT kitlesi bölünmeye çalışılırken, öte taraftan da muhalefet partilerinin meclise getirdiği yasa teklifleri AKP-MHP bloku tarafından reddedildi. Seçim öncesinde “konunun üzerinde çalışıyoruz” vb. söylemlerle, “Finlandiya Modeli” gibi hiçbir yaraya merhem olmayacak sözde çözümlerin tartıştırılmasıyla veya Cumhurbaşkanı danışmanının EYT temsilcilerine verdiği randevularla boş umutlar yaratılırken, seçimlerin ertesinde anında çark edildi. Bugün gelinen noktada siyasi iktidar üç maymunu oynamaya, yaşanan onca mağduriyet ve yükseltilen haklı talepler karşısında tek kelam dahi etmemeye kaldığı yerden devam ediyor! İşin özü rejim, sermaye sınıfının çıkarları gereği EYT sorununu çözmek istemediğini ayan beyan ortaya koymuştur. 20 yıl önce çıkarılan bir yasayla yaşa takılan işçiler, bugün bizzat rejimin kendisine takılmış durumdadır.

Emeklilik hakkı için yaş şartının getirilmesi ve yıllar içinde çıkarılan yasalarla bu şartın kademeli olarak yükseltilmesiyle bütün sigortalıların bir anlamda EYT konumuna düştüğünü ya da en azından düşeceğini söylemek yanlış olmayacaktır. Örneklemek gerekirse yeni işe girmiş 20 yaşında bir işçi, kendisinden istenen 7200 prim günü şartını 25 yılda tamamlasa dahi emeklilik hakkı için fazladan 20 sene daha çalışması gerekmektedir. Çünkü 2008 yılında yürürlüğe koyduğu yasayla hem prim hem de yaş şartını yükselten AKP, emeklilik yaşını kadın ve erkekler için kademeli olarak 65’e çıkardı. Buna göre 2019 Ocaktan itibaren işe başlayacaklar 65 yaşında emekli olabilecekler artık. Türkiye’de ortalama ömrü göz önüne aldığımızda bu durum boşuna “mezarda emeklilik” olarak adlandırılmıyor! Bu yasayı geçiren hükümetin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Müezzinoğlu “gelişmiş ülkelerde ortalama emeklilik yaşı 72, onlar emeklilerine daha kısa süre maaş ödüyorlar” diyerek meşruluk yaratmaya çalışmıştı.

Yaşa geldi mi Avrupa’yı örnek gösterenler, emeklilerin yaşam koşullarından da biraz bahsetseler ya! Avustralya menşeli Melbourne Mercer danışmanlık firması her yıl çeşitli ülkelerdeki emeklilik sistemlerinin karşılaştırıldığı bir rapor yayınlıyor. Her gün emekliye “müjdeli haber” veren yandaş medyada nedense bu raporu gören, gösteren yok! Bu yıl 11. kez yapılan araştırmaya, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 37 ülke dâhil oldu. Araştırmada ülkelerin büyüme oranlarından emeklilerin aldığı pay, emeklilerin çalışmaya devam edip etmedikleri, işçiler arasında emeklilik planları yapanların oranı gibi çeşitli göstergeler incelendi. Dünya nüfusunun yüzde 67’sinin temsil edildiği araştırmada Türkiye en kötü notu alan 3. ülke oldu. Araştırmaya göre “en iyi emeklilik” notunu Hollanda alırken, Türkiye sadece Tayland ve Arjantin’i geçebildi. Öyle ki Filipinler ve Meksika dahi emeklilik sistemi karşılaştırmasında Türkiye’nin önünde yer aldı.

Sosyal güvenlik mevzuatında 2000’li yıllarda yapılan değişiklikler ve özellikle 2008 yılında yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu (SSGSS) işçilerin yanı sıra emeklileri de çok olumsuz etkiledi. Emeklilik yaşı bu yasayla yükseltilirken aynı şartlarda emekli olanlar arasında maaş farkları yaratıldı. Somutlayacak olursak prim miktarı ve prim gün sayısı aynı olmasına rağmen, farklı tarihlerde emekli olan emekliler farklı maaşlar alıyor. Maaşlarındaki bu ayrımın yarattığı mağduriyetlere çözüm getirmesi için “intibak yasası” bekleyen emeklilerin umudu bir kez daha hüsranla sonuçlandı. Geçtiğimiz günlerde CHP’li vekil Ömer Fethi Gürer’in meclise sunduğu intibak yasası AKP oylarıyla reddedildi.

SSGSS’nin kanunlaşmasıyla emeklilik sisteminde yapılan sözde reformlar bunlarla da sınırlı değil! Emeklilik aylığı hesaplamasında kullanılan kriterler (güncelleme katsayısı, aylık bağlama oranları, aylıkların alt sınırı) yine SSGSS ile düşürüldü ve böylece emekli aylıkları kuşa çevrildi. Mesela çalışma hayatı boyunca asgari ücret üzerinden primi yatan bir işçiye bugün aşağı yukarı 1000 lira gibi oldukça düşük bir emekli maaşı bağlanıyor. Türkiye’de yoksulluk sınırı 7100 liraya, açlık sınırı 2100 liraya dayanmışken ortalama emekli maaşı 1600 lira civarında seyrediyor! Ekonomik krizin etkisiyle iğneden ipliğe her şeye zam üstüne zam gelirken ve gerçek enflasyon yüzde %30’ların üzerindeyken emekli maaşlarına %5 zam yapılması uygun görülüyor. Hal böyleyken geçinmek emekliler için daha da zorlaşıyor, adeta bir çileye dönüşüyor. DİSK Araştırma Dairesinin (DİSK-AR) yaptığı araştırmaya göre bugün Türkiye’de emeklilerin yüzde 90,2’si maaşıyla geçinemediğini belirtmektedir. Tam da bu nedenle ülkedeki 8 milyon emeklinin 4 milyonu, yani yarısı ya çalışmaya devam etmekte ya da iş aramaktadır. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından bugüne çalışan veya iş arayan emeklilerin oranı tam tamına yüzde 160 artmıştır! Sendika hakkı tanınmayan, dolayısıyla toplu sözleşme hakları da bulunmayan emekliler, muktedirlerin vicdanına bırakılıyor. Yaşadıkları sorunlar da böylece katlanarak artıyor.

İşçiler ne zaman bir sınıf olduğunun bilincine vardı, kendi birliklerini kurdu ve mücadele ettiler; işte o zaman ekonomik, sosyal ve demokratik haklar elde ettiler. Tersine ne zaman ki bu birlikler dağıtıldı ve örgütlü mücadele zayıflatıldı, işte o zaman kazanılmış haklar birer birer kaybedilmeye başlandı. Dünyanın neresinde olursa olsun işçi sınıfı gardını düşürdüğü anda burjuvazi saldırıya geçmekte bir an olsun vakit kaybetmedi! “İkinci Dünya Savaşını izleyen ekonomik yükseliş döneminin, 1970’lerin başında yerini krize bırakması, burjuvaziyi düşen kâr oranlarını yükseltmek ve bu krizden en az hasarla çıkmak üzere işçi sınıfına dönük kapsamlı saldırılara sevk etmiş ve neo-liberal politikalar da bu bağlamda gündeme sokulmuştu. Ne var ki, işçi hareketinin ve sosyalist hareketin tüm dünyada güçlü olduğu 70’li yıllarda, burjuvazi bu politikaları henüz uygulamaya koyamamıştı. 1980’lerin başından itibarense neo-liberalizm geniş bir etki alanına kavuşacak ve söz konusu politikalar farklı tempolarda da olsa tüm dünyada hayata geçirilmeye başlanacaktı.”[*]

Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de devreye sokulan neo-liberal saldırıların önemli alanlarından birini sosyal güvenlik alanı oluşturdu. İşçilerin mücadele sonucu belli haklar elde etmeleriyle oluşturulan sosyal güvenlik sistemi tüm dünyada olduğu gibi burada da tasfiye edilmeye çalışılıyor. Sağlıktan eğitime, emeklilik sisteminden vergi adaletsizliğine varıncaya kadar burjuvazi gözü dönmüşçesine saldırıyor. Fakat sıklıkla vurguladığımız üzere bir yerde sömürü, haksızlık ve zulüm varsa orada direniş de vardır, boyun eğmeyenler de vardır! İşte Şili, işte Ekvador! Şili’de milyonluk protesto gösterileri düzenleniyor, “Neo-liberalizm Şili’de Doğdu, Şili’de Ölecek!” pankartları taşınıyor! Latin Amerika ülkesi Ekvador’da neo-liberal politikalara tepki gösteren halk parlamentoyu basarken egemenler başkenti taşımak zorunda kalıyor! Lübnan’dan Sudan’a, Endonezya’dan Irak’a, Haiti’den Cezayir’e... Kitleler kapitalizmin ölümcül sonuçlarına karşı tepkilerini ortaya koyuyor, başkaldırıyorlar. İşçi sınıfına geleceksizliği, çıkışsızlığı, ezilmişliği dayatan bu sistemi ortadan kaldıracak mücadeleyi dünya çapında ilmek ilmek örmek gerekiyor.


[*] İlkay Meriç, Türkiye’de Neo-Liberal Saldırılar, Ekim 2015, marksist.com