Navigation

10 Ekim Katliamının 5. Yılı: Unutmadık, Öfkeliyiz!

Nasıl kıydın bu sabah?

Ürkmedi mi ellerin?

Ellerin bre yezit

Ekmekten korkmadı mı?

Nasıl kıydın şu insana?

Kolların bre yezit

Kırılıp sarkmadı mı?

10 Ekim 2015 sabahı insanlığın yüzkaraları çıktı sahneye; ne ekmekten korktular, ne de ürküp duraksadılar. 5 yıl önce 10 Ekim sabahı insanlığın yüzkaraları kıydılar emek diyen, barış diyen, demokrasi diyen karanfillere…

Ankara Katliamının üzerinden tam 5 yıl geçti. 5 yıl önce bugün DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin çağrısıyla düzenlenen “Emek, Barış ve Demokrasi” mitinginde patlayan bombalar, 103 karanfili yaşamdan kopardı. “İstikrar” deyip kaostan, “kardeşlik” deyip düşmanlaştırmadan, “huzur” deyip gerilimden beslenenler; savaştan, kin ve nefretten nemalanan karanlık odaklar, Türkiye’nin dört bir yanından gelen on binlerce kişinin yükselttiği haklı sesi boğmaya giriştiler. Deliller çarşaf çarşaf ortadayken tüm gücü ellerinde bulunduran muktedirler yargılanmadılar, hesap vermeye tenezzül etmediler. Üzerinden 5 yıl geçti, Ankara Tren Garı katliamını unutmadık, öfkemiz o günkü gibi taze!

İnsan kimi zaman düşünür, yıllar su gibi ne hızlı akıyor. 5 yıl, çoğu insan için nasıl geçtiğini bile anlamadığı bir zaman dilimidir. Yaşadığımız çağın temposuna, hayatın hayhuyuna kapılan birisi için öyle… Peki, bir yakınını zamansız ve üstelik bu denli vahşi bir saldırıda kaybetmiş biri için de öyle mi? Zaman insanın bildiği zaman olmaktan çıkar, insan o ana takılıp kalır. Öyle diyor Ankara Garı önünde eşini yitiren Sakine Coşgun da, “Kucaktaki bebeğiniz büyüyor, okullu oluyor. Eğer orta yaşlıysanız yaşlı, yaşlıysanız iyice yaşlanmış oluyorsunuz. Takvimsel karşılığı beş yılın çok büyük. Ama biz hâlâ beş yılın geçtiğine inanamıyoruz.” Sonra ekliyor Coşgun: “Hayat sevincimizi kaybettik.”

Emeğin, barış ve kardeşliğin, hayat sevincinin düşmanları 10 Ekim 2015 gününü kana buladılar, TC tarihinin en kanlı katliamlarından birini gerçekleştirdiler. Görünürde bir IŞİD saldırısıydı bu, evet iki IŞİD’li canlı bombacı pimi çekti. Peki, IŞİD’in ipleri kimin elindeydi? Göz göre göre gelen bu alçakça saldırı neden engellenmedi, failler neden yargılanmadı, neden gerçekler bir esrar perdesinin ardına saklandı? Bu katliamı dönemin politik atmosferi içinde değerlendirdiğimizde hem tüm bu soruların cevaplarını buluyoruz, hem de Türkiye yakın tarihinin en kritik dönemeçlerinden birisine mercek tutmuş oluyoruz.

10 Ekim katliamı, 5 Haziran Diyarbakır ve 20 Temmuz 2015 Suruç katliamlarıyla başlayan ve ardı ardına gelen IŞİD saldırılarının bir parçasıdır. Birbirinin devamı şeklinde ve muktedirlerin aynı politik ihtiyaçları temelinde gerçekleşen bu katliamlar, Türkiye’de burjuva rejimin dönüşümü açısından önemli birer dönemeçtir. Türkiye’de mevcut totaliter rejim bir anda kurulmadı; emek ve demokrasi güçlerine vura vura, demokratik hakları gasp ede ede, toplumun önemli bir kesimini korkutup pasifize ede ede hayat buldu.

Hatırlayalım, Türkiye’de siyasi iktidar o dönemde emperyal hedefleri doğrultusunda Suriye’deki cihatçı unsurları gerek askeri gerekse de mali açıdan besliyordu. Öte yandan Kürtler, Rojava’da önemli başarılar elde ederken Ortadoğu’da dikkate alınması gereken bir güç konumuna yükselmişlerdi. Daha da önemlisi, 7 Haziran seçimlerinde HDP yüksek oy oranına ulaşmış ve AKP, kurulduğu günden bu yana tatmadığı bir siyasi yenilgiyi tadarak tek başına hükümet kuramaz hale gelmişti. Siyaseten gerilemiş, toplumsal desteği aşınmaya başlamıştı. Gerek içeride gerekse de dışarıda iktidardakiler için durum iyice kötü bir hal almıştı yani, toplumsal muhalefet yükseliyordu. İşte bu koşullarda birileri adeta düğmeye bastı! Siyasi iktidar, 7 Haziran seçim sonuçlarını fiilen boşa düşürmek için tüm kirli olanaklarını seferber etti. 1 Kasımda seçimler yenilenirken, 7 Hazirandan 1 Kasıma giden süreçte “çözüm süreci” bitirildi, TC’nin 100 yıllık inkâr ve savaş politikasına dönüş yapıldı. İşte Diyarbakır, Suruç ve Ankara’da bombalar böyle bir süreçte, birbiri ardına patladı.

Dünden bugüne egemenlerin katliam geleneği

1977 1 Mayısı, 16 Mart Beyazıt, Bahçelievler, Maraş ve Çorum katliamları, Kemal Türkler’in katledilmesi… Nasıl ki 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesine uzanan süreçte, burjuvazinin ihtiyaçları temelinde örgütlenen provokasyonlar, katliamlar göz göre göre gerçekleşip aydınlatılmadıysa benzerini yakın tarihimizde gördük, yaşadık. 10 Ekim de pek çok yönüyle egemenlerin hayli kabarık olan katliam siciline, benzerlerinin yanında yerini aldı.

10 Ekim katliamını gerçekleştirenlerle Suruç katliamını gerçekleştirenler aynı kişilerdir. Kamuoyunun Alagöz kardeşler olarak bildiği katiller; haklarında “terör nitelikli aranan şahıs” kaydı olmasına, canlı bomba olabileceklerine dair istihbarat bilgilerine ve bu bilginin bütün illere gönderilmesine rağmen ellerini kollarını sallayarak aylarca gezebilmişlerdir. Burjuva devlet saldırganları adım adım izlediği halde engellemek için herhangi bir adım atmamıştır. Nihayetinde serbestçe dolaşan ağabey Alagöz Suruç’u, kardeşi ise birkaç ay sonra Ankara Tren Garını kana bulamıştır. Sadece bu bilgi üzerinden biliyoruz ki, Suruç katliamı gerçekten araştırılıp soruşturma olması gerektiği gibi genişletilseydi, 103 kişinin ölümüne sebep olan 10 Ekim katliamı yaşanmayabilirdi.

Yaşadığımız topraklarda ceberut devletin en küçük hak arayışına dahi gösterdiği tarihsel bir refleksi vardır. Bu refleksin en alçakça tezahürlerinden birini gördük 10 Ekimde. Katliam alanına ambulanslardan önce TOMA’lar gönderildi. Yakınlarını kaybeden, yaralılarına yardım etmeye çalışan insanlara polis saldırdı, biber gazı püskürtüldü, tazyikli su sıkıldı, deliller yok edildi. Ambulansların önü kesildi, sağlık ekiplerinin yararlılara acil müdahale yapması engellendi.

Katliama ilişkin dava 7 Kasım 2016’da, yani üzerinden bir yıldan fazla bir zaman geçtikten sonra açıldı ve 21 ay sürdü. Bu katliamı dahi demokrasi güçlerine saldırmanın bir aracı haline getirerek “kokteyl örgüt” şeklinde uydurma odaklar yarattılar, sırf IŞİD’i itibarsızlaştırmamak için, sırf davayı sulandırmak için! Nihayetinde ailelerin ve oluşan toplumsal atmosferin basıncıyla tutuklu 19 kişinin 9’una ağırlaştırılmış müebbet hapis, diğerlerine de çeşitli cezalar verildi. Sadece maşaların yargılanıp cezalandırıldığı bu davada 16 sanık ise bugün halen firaridir! Firari sanıkları izleyen rejim, yakalayamama değil yakalamama ısrarını sürdürmektedir! Gerçek sorumlular ise hâkim karşısına dahi çıkmamıştır! Bu nedenledir ki yakınlarını yitiren insanların yahut yüreği emek, barış ve kardeşlik için, sömürüsüz bir dünya için atanların acısı azalmamış, içleri huzura kavuşmamıştır.

Dün Diyarbakır’da, Suruç’ta, Ankara’da katliamları engellemeyenler, bugün yaşamını yitirenler için gerçekleştirilmek istenen anmalara saldırıyor, katliam alanına bir karanfil bırakılmasını dahi engelliyorlar. En küçük hak arayışı bile karşısında rejimin sopasını buluyor. İşçi mitingleri ve grevler yasaklanıyor, HDP’ye ve sosyalist örgütlere operasyonlar düzenleniyor, yığınla insan tutuklanıyor, HDP belediyelerine kayyumlar atanıyor. İdam tehditleri savruluyor, ırkçılık ve militarizm hortlatılıyor, topluma kin ve nefret aşılanıyor. İktidarın sürekli olarak öfke ve tehdidi altındaki emek ve meslek örgütleri bir yana, temsilcilerinin çoğunu kendilerinin atadıkları Anayasa Mahkemesi bile onlar açısından bir iki tatsız karar alınca kapatılmakla tehdit ediliyor. Dün patlayan bombalar da bugün yaşanan saldırılar da hep rejimin bekası için!

Katilleri tanıyoruz. Kirli emelleri için kandan kına yakanların soyunu da sopunu da, dününü de bugününü de iyi biliyoruz. 1977’den bu tarafa kapitalist sömürüye karşı mücadele eden, barış ve kardeşliği savunanlara dönük katliamların faili bellidir ve asla unutmayacak, affetmeyeceğiz! Biliyoruz ki bu susmaların da bir sonu olacak.

Akrep desem yılan küser

Yılan desem sırtlan kızar

Soyun sopun bre yezit

Soyun sopun nerde yazar?

Bu susar o susar

Susmaların bre yezit

Elbette ki bir sonu var