Kapitalizmin tarihsel krizinin yön verdiği koşullarda, otoriterleşme süreçleri tüm dünyada değişik düzeylere ulaşmış halde ilerliyor. Faşist tırmanış, Trump, Orban, Modi gibi liderlerin giderek daha atak politik tutumlar ortaya koymasıyla birlikte iyice görünür hale geldi. Adı konmamış bir uluslararası faşist organizasyonla birbirlerini desteklemelerinin sonucu olarak da, en son Şili’de iktidara gelen Jose Antinio Kast örneğinde görüldüğü gibi, otoriter yönetimlere yeni halkalar ekleniyor. Faşist tırmanış ve faşist iktidarlar, kapitalizmin yeni “normali” haline gelmeye başladığı için, yapısını ve politikalarını iyi kavramak, günümüzün sorunları karşısında doğru yaklaşımları geliştirmek bakımından çok önemlidir. Bu kavrayışı derinleştirecek en değerli bilgiler de tarihsel deneyimlerden süzülüp gelir.
Faşizm deneyimleri dendiğinde akla ilk gelecek örneklerden birisi de İspanya’dır. İspanya’daki iç savaş ve sonrasında iktidara gelen faşizm, işçi sınıfı mücadelesinin tarihsel hafızasında çok önemli izler bırakmış bir süreci ifade eder. Gerek iktidara gelişi sırasında yaşanan mücadelelerden, gerek uzun yıllar boyunca süren faşist yönetimin uygulamaları sırasında yaşananlardan, gerekse de bu rejimin çözülüş sürecindeki gelişmelerden değerli pek çok ders çıkarılmıştır.[1]
İspanyol faşizminin lideri Franco’nun ölümünün (20 Kasım 1975) 50. yıldönümü nedeniyle, İspanya’da Kasım ve Aralık ayları boyunca düzenlenen çeşitli etkinliklerde faşizmin kurbanları anıldı ve faşizm bir kez daha lanetlendi. Franco, çok kanlı geçen ve üç yıl süren bir iç savaşın ardından 1939’da iktidarı ele geçirmiş ve 1975’te ölümüne kadar sürecek olan faşist diktatörlüğü yönetmişti. Franco’nun karşı-devrimci kalkışması sırasında iç savaşta 500 binden fazla kişi hayatını kaybetmişti. İç savaşın bitiminden sonra, 1939-1975 yılları arasında faşist rejim eliyle yürütülen sistematik baskı, infaz ve sürgün politikalarının sonucu olarak, yargısız infazlar ve “askeri mahkeme” idamlarıyla 50 binden fazla insan; hapishanelerdeki, toplama kamplarındaki koşullar ve zorla çalıştırma sonucu 30 bine yakın insan; rejime karşı gerilla mücadelesi yürüten 5 bine yakın insan öldürülmüştür. İspanya’dan siyasi sürgün olarak ayrılmak zorunda kalan insan sayısı ise 500 bine yakındır.
Bu sayılar faşist katliamın boyutu ile ilgili çok şeyi anlatmaktadır. Faşistler tarafından büyük kıyımlar yapılmıştır, ancak faşist iktidarın yarattığı yıkım bu kıyımlarla sınırlı olmayıp çok boyutludur. İşçi sınıfının devrimci yükselişinin yarattığı büyük korku yüzünden İspanyol burjuvazisi faşist iktidar marifetiyle tüm toplumu dört bir koldan kuşatmış, cendereye sokmuştur. Bu kıyımlara eşlik edecek biçimde uzun yıllar boyunca uygulanan ve emekçilerin yaşamını zapturapt altına alan koyu gerici bir siyasal ve sosyal atmosfer de yaratılmıştır İspanya’nın her yerinde. Falanjizm adı verilen, İspanyol milliyetçiliği, katı Katoliklik inancı ve anti-komünist temeller üzerinde yükselen koyu gerici bir ideoloji ile emekçilerin üzerine bir karabasan gibi çökülmüştür.
Franco’nun ölümünün 50. yılı vesilesiyle düzenlenen etkinliklerde faşizmin kara tarihi ve faşizme karşı mücadele, hem tarihsel örnekleri üzerinden yeniden hatırlanıyor hem de bu deneyimlerden çıkarılacak sonuçların günümüzdeki önemi üzerinde duruluyor. İspanya’nın geçmişiyle yüzleşme mücadelesinde, emekçi kadınlara ve çocuklara faşist iktidar tarafından uygulanan zulmün belgelenmesi de önemli başlıklar arasında yer alıyor.[2] Franco rejiminin çok sayıdaki kurbanları arasında, faşistler tarafından hunharca öldürülen, hapishanelerde, yetimhanelerde ve akıl hastanelerinde psikolojik ve fiziksel istismara maruz kalan kadınlar ve çocuklar da var çünkü.
Faşist rejimlerin ideolojik ve fiili saldırılarının başlıca konularından birisi emekçi kadınlar ve onların toplumsal konumlanışları olmuştur her zaman. Faşizm iktidara geldiğinde, sınıf hareketini boğazlarken, işçi sınıfı mücadelesinin yükselişinin doğal bir parçası olan emekçi kadınların toplumsal ve siyasal yükselişini ortadan kaldırmayı da hedefe koyar. Faşist gericiliğin en berbat uygulamaları emekçi kadınları sınırlamak için devreye sokulur. Nitekim İspanya’da da, devrimci mücadeleye katılan ya da cumhuriyeti destekleyen kadınlar, Franco tarafından ahlâki çöküşün ve Katolik değerlerin kaybının somutlaşmış hali olarak görülmüşlerdi. Bu nedenle, devrimci kadınların özgürleşme ve eşit haklar elde etme çabaları, ataerkil yapıya ve Katolik ahlâkına karşı verdikleri mücadele büyük bir şiddetle yok edilmeye çalışıldı. Rejim muhalifi kadınlar, iç savaş sırasında ve sonrasında faşizmin zindanlarında idam edildiler, sistematik olarak işkence gördüler ve tecavüze uğradılar.
Faşist rejimin uyguladığı psikolojik şiddetin acımasız uygulamalarından biri de annelerin ve küçük çocuklarının zorla birbirinden ayrılmasıydı. Devrimci kadınlar ahlâksız, tehlikeli ve anneliğe layık olmayan kişiler olarak şeytanlaştırıldığı için, hapishanelere gönderilen rejim karşıtı kadınlar çocuklarının velayetini kaybediyorlardı. Bazı durumlarda, yeni doğanların kısa bir süre anneleriyle kalmasına izin veriliyordu. Ancak işkence devam ediyor, emzirmeye başlayan kadınların bebeklerini emzirmeleri engelleniyordu. Sonunda bebekler annelerinin ideolojik değerleriyle “kirlenme” riski taşıdığı gerekçesiyle tamamen ve kalıcı olarak ailelerinden alınıyordu. Velayetleri annelerinden alınan bu çocuklar yetimhanelere yerleştiriliyor veya rejimin uygun gördüğü aileler tarafından evlat ediniliyordu.
Faşist iktidar, cumhuriyetçilerin etkileri altında “kirletilmiş”, “sapkınlığa maruz kalmış” olarak nitelendirdiği İspanya’nın ahlâki durumunu “aslına” rücu ettirmek için toplumu yeniden yapılandırmaya girişmişti. Toplum korporatif örgütler üzerinden rejimin etkisi ve kontrolü altına alınıyordu. Cumhuriyetçi rejimin “yozlaştırdığı” kadınları “eğitmek” için de faşist parti içinde bir “kadınlar mangası” oluşturulmuş ve bütün kadınlar bu örgüte zorunlu olarak üye yapılmıştı.
Faşist rejim, erkeği eve ekmek getiren aile reisi, kadını da ev işlerini ve çocukların bakımını yapmakla görevli olarak gören muhafazakâr Katolik ahlâkı temelinde şekillenen bir toplum tahayyül ediyordu. Rejim emekçi kadınları iş yaşamından koparmaya girişti ve onları “ait oldukları yere”, eve dönmeye zorladı. Bunun için dini söylemlere dayanan demagojiyi kullanmaktan geri durmadı: “kadın ailenin annesi olarak evin dışındaki iş ortamında hapis hayatı yaşamaktadır, bu yüzden Tanrı’nın ona yüklediği soylu görevleri yerine getirmek için tekrar evine dönmelidir” sözleriyle yaygın bir propaganda yapıldı. Ne var ki faşizmin, başka ülkelerde yaşanan örneklerde olduğu gibi, emekçi kadınları evlerine gönderme konusundaki bu propagandayı yapmasındaki iştaha rağmen, gerçek durum bu söylemle uyumlu biçimde gelişmedi. Çünkü kadın emekçinin “evine yollanabilmesinin” maddi ön koşulu, emekçi erkeklerin ailelerini geçindirebilecek düzeyde bir ücretlerinin olmasıydı. Oysa faşizm için, kapitalistlerin bunun tam tersi olan ihtiyaçlarını yani ortalama işçi ücretlerinin düşük tutulması hedefini karşılamak asıl öncelikti.
İşçi ücretleri üzerinde uygulanan baskılayıcı politikalar sebebiyle, düşük ücretli kadın işçiler sermayenin ihtiyacına daha uygun olduğu için, faşist rejim onları propagandasında iddia ettiği gibi “aile ocağına” geri gönderememişti. Aksine özel sektör kadın işçileri istihdam etmeye devam etmişti. Ama kadın işçilerin çok ağır şartlar altında sürdürdükleri çalışma yaşamına, ailenin kutsallığına dair ideolojik söylemin etkisi ve basıncıyla, artan ev içi yüküne “fedakârca” katlanmaları eklenmişti. Faşizm altında reel olarak düşen ücretler nedeniyle satın alınamayan ihtiyaç maddelerinin evde hazırlanması da, çocukların ve erkeklerin bakımı da tümüyle emekçi kadınların sırtına yüklenmişti. Yani faşist rejimde kadın emekçiler, hem daha fazla sömürülüyor hem de daha çok eziliyorlardı.
Faşist rejim kadınlara işle ev arasında geçen sınırlı bir hayatı uygun görüyordu. Kadının bu sınırların dışına çıkmasına kesinlikle göz yumulmuyordu. Mesela gece geç saatte dışarıda sokakta olan kadınlara, rejimin ahlâki ve siyasi yasalarını çiğnedikleri gerekçesiyle hint yağı içirilmesi gibi cezalar verilerek “ıslah edilmelerine” çalışılıyordu. Kadınların yaşamına müdahale, giyim kuşamlarına karışmaya kadar uzadı. Kadınlara “annelik vasıflarına” uygun bir biçimde gösterişsiz, kapalı elbiseler giymeleri “tavsiye” edildi. Bu tavsiyelere uymayanlar da rejimin tavizsiz müdahalelerinden nasibini aldı. Çünkü faşizm, toplumu her zerresine kadar kontrol ve tahakküm altına almak zorunda olan bir rejimdi.[3]
Franco rejiminin emekçi kadınlara reva gördüğü bu zulüm, faşizmin insanlık dışı tıynetini açık biçimde gösteriyordu. Emekçi kadınların kişiliği de, bedeni de, yaşamı da kendilerinden çalınmıştı. Faşist rejimin ihtiyaçlarına göre biçimlendirilecek, en ağır sömürüye maruz bırakılacak, gerektiğinde cezalandırılacak nesnelerden başka bir şey değildi kadınlar.
Tarihsel gerçekleri sadece hatırlamak yetmez!
Franco diktatörlüğünün emekçi kadınlar ve işçi sınıfının tümünün üzerinde yarattığı yıkım, yalnızca geçmişte yaşanmış bir zulüm olarak ele alınmamalıdır. İspanya’da faşizm döneminde yaşananlar sadece geçmişin karanlık sayfalarını dolduran anılar olarak değil, aynı zamanda tarihin bugüne ve geleceğe dair uyarıları olarak değerlendirilmelidir.
Bugün İspanya’da, Franco’nun ölümünün 50. yılı vesilesiyle oluşan gündem ve bu karanlık geçmişle yüzleşme yönünde atılan adımlar çok önemlidir. Ancak bu yüzleşme adımları yalnızca tarihsel adalet arayışı olarak kalmamalıdır. Bu yüzleşmelerin konuları, aynı zamanda günümüzdeki otoriter eğilimlere ve faşist tırmanışa karşı verilen mücadeleye katkı sunacak biçimlerde ele alınmalıdır. Toplu mezarların açılması, kayıpların akıbetinin araştırılması, zorla alınan çocukların izinin sürülmesi ve faşist suçların kamusal hafızaya kazınması; hepsi, güncel bir mesele olan faşizme karşı mücadelenin bir parçası haline getirilmelidir. Franco döneminin suçlarının görünür kılınması, geçmişle hesaplaşmanın ötesinde, bugünler ve gelecek için faşist tırmanışa karşı direnmenin de bir yoludur. Faşizmin yeniden güç kazandığı bir dünyada, bu ve benzeri tarihsel deneyimler yalnızca hatırlanmak için değil, örgütlenmek, direnmek ve mücadele etmek için de uyarıcı ve yol göstericidir çünkü.
“Bilinçli bir mücadeleyle önüne geçilemediği takdirde, faşizmin bugün de işçi sınıfına, kadınlara, azınlıklara, mültecilere benzer acıları yaşatacağından hiç şüphe duyulmamalıdır. Bu yüzden, faşizme ve onun ortaya çıkması için mümbit bir zemin yaratan emperyalist savaşa karşı mücadele her işçinin ve emekçinin en acil görevidir. Savaşın ve faşizmin kendilerine yaşatacağı acıların, aşağılamanın ve dizginsiz sömürünün bilincinde olan emekçi kadınlar ise bu mücadelede bir adım daha önde yer almalıdırlar.”[4]
[1] İspanyol faşizminin analizine ve deneyimlerine dair kapsamlı bir öğrenme için, Elif Çağlı’nın “Bonapartizmden Faşizme” kitabının Ek II bölümü (https://marksist.net/node/517#id), ve Kerem Dağlı’nın “İspanya İşçi Komisyonları: Faşizm Koşullarında Sınıf Mücadelesi” (https://marksist.net/node/5932) yazıları mutlaka okunmalıdır.
[3] Emekçi kadınların karşılaştıkları bu sorunlar tüm faşist rejimlerin ortak karakteridir. Bu konuda daha detaylı bir değerlendirme için İlkay Meriç’in “Emekçi Kadınlar ve Faşizm” yazısı okunmalıdır (İlkay Meriç, Emekçi Kadınlar ve Faşizm, 27 Şubat 2016, https://marksist.net/node/4961).
[4] İlkay Meriç, Emekçi Kadınlar ve Faşizm
link: Selim Fuat, İspanyol Faşizminin Emekçi Kadınlara Zulmü, 28 aralık 2025, https://marksist.net/node/8680
Emperyalist Paylaşım Kavgasında Venezuela Raundu
İran’da Emekçiler Ayakta, Molla Rejimi Sarsılıyor!





