Dünya kapitalist sisteminin çok katmanlı bir tarihsel sistem krizi içerisinde olduğunu nicedir tekrarlıyoruz. Sistem krizinin en temel göstergelerinden biri de kuşkusuz kapitalist ekonominin gidişatıdır. Ekonomik büyüme hızları ve sermaye birikim temposu sistemin en çok önem verdiği göstergeler arasındadır. Gelişmiş kapitalist ülkelerde ortalama yıllık %1-2 aralığında, orta gelişmişlik düzeyinde olan ülkelerde ise %3-4 aralığında seyreden büyüme hızları, ekonomik büyüme temposunu arttırmak için sarf edilen onca çabanın ihtiyarlık dönemindeki kapitalizme canlılık ve dinamizm katamadığını gösteriyor. Yapay zekânın kullanım alanlarının günden güne genişlemesi, üretimde robotlaşma, emek verimliliğinde artış gibi hususlar emekçilerin çalışma ve yaşam koşullarında bir iyileşme sağlamıyor, hatta tam tersi gerçekleşiyor. Dahası bu gelişmeler kâr oranlarında kayda değer bir artışa yol açmıyor.
Ekonominin büyüme hızını geniş kitlelere genel bir refah artışı gibi algılatma çabaları burjuva propagandasından öte bir şey değildir. Ekonomik büyümeyi ölçmenin yollarından biri, bir ülkede bir yıl içerisinde yapılan toplam harcamalar üzerinden gitmektir. Kapitalist düzende, işçi ve emekçiler yoksullaşırken de burjuva azınlık hızla zenginleşebilir, yatırım ve tüketim harcamalarını arttırabilir, dolayısıyla ekonomi de büyüyebilir.
Ekonomik büyüme, sermaye birikimini, sermaye birikimi ekonomik büyümeyi besler. Bu yüzden genel olarak burjuvazi ekonomik büyümeyi önemser. Büyüme temposunu ve sermaye birikimini kesintisiz sürdürmek adına izlenen yöntemler sır değildir. Devlet borçlanmaları, kamu harcamaları, ekonomilerin militarizasyonu, dolaşımdaki para miktarlarını arttırma, banka kredilerindeki genişlemeler, yatırıma, üretime ve tüketime yönelik teşvikler…
Ekonominin büyüyebilmesi için kapitalizmin tüm kurumları seferber oluyor. Lâkin yükselttikleri borç dağları yeni krizlerin de yolunu döşüyor. 2024 yılında 315 trilyon dolar olarak hesaplanan küresel borç stoku, 2025 yılında 324 trilyon doları aşmış bulunuyor. Küresel borç; devletlerin, bankaların, şirketlerin ve şahısların toplam borçlarını ifade ediyor. Dünya ekonomisinin bir yılda ürettiği toplam mal ve hizmetlerin değeri yaklaşık 100 trilyon dolar olarak hesaplanıyor.
Sadece devletlerin borcu 102 trilyon doların üzerine çıkmış durumda.[1] 2007 yılında gelişmiş kapitalist ülkelerin toplam borçlarının toplam gelirlerine oranı (ortalama) %71 idi. 2025 yılı itibarıyla bu oran %110’a yükselmiş durumda. 2008 krizi ile beraber borçların milli gelire oranı hızla artmaya başlamıştı. 2008 krizinden çıkabilmek için para muslukları açılmıştı. Devletler, batan bankaları ve stratejik dev şirketleri kurtarmak, kapitalist ekonomiyi canlandırmak için kurtarma paketleri açıkladılar ve daha fazla borçlanarak krizden çıkışı finanse etmeye çalıştılar. 2020 ekonomik krizi pandemi perdesinin ardına gizlenmişti. Ekonomiyi canlandırmak, sermaye birikimini kesintiye uğratmamak için para ve kredi muslukları bir kez daha açılmıştı.
Kapitalist sistemde devletlerin borçlarını ödeyip kapatmaları zaten söz konusu değildir. Mesele, borçların faizlerinin ödenebilmesi ve yeni borçlanmalara gidilebilmesi olarak görülür. Kapitalist ekonomistlerin “sürdürülebilirlik” olarak adlandırdıkları husus budur. Bu yüzden, devletin toplam borcunun ekonomik büyüklüğe oranını esas alırlar. Borçlara paralel olarak ekonomi de büyüyorsa, devletin vergi gelirinin de artacağı yani borç faizlerinin ödenebileceği varsayılır. Borçların uzun yıllar boyunca ekonomiden daha hızlı büyümesi borç faizlerinin ödenememe riskini arttırır. Bu durumda borçların tahsilat riski artar, borç faizleri yükselir. Faizlerin yükselmesi hem mevcut borçların faizlerinin ödenmesini hem de yeni borçlanmalara gidilmesini zorlaştırır. Devlet, vergileri arttırarak gelirini arttırma yoluna gittiğindeyse borçlar büyürken ekonominin büyüyememesi hatta daralması riski ortaya çıkar. Bu risk ortaya çıkmasın diye vergi yükünü orta ve alt sınıflara, öncelikle de işçi sınıfına bindirmek isterler. Bunu da “vergiyi tabana yaymak” diye isimlendirip sanki adaletli bir şey yapıyorlarmış izlenimi vermeye çalışırlar. Oysa devlet borçlanması ve harcaması sermayenin nimeti; borçların ödenebilmesi için vergi artışları ise işçi ve emekçilerin külfeti olur. Yükün topluma nasıl pay edileceği, nihayetinde sınıf mücadelelerinin seyrine göre şekillenir.
Borç faizlerini ödeyemeyen ve yeniden borçlanamayan ülkeler iflas etmiş sayılıyor. Borçları yıllık milli gelirlerini kat be kat aşmış durumdaki Sri Lanka, Sudan, Lübnan gibi ülkelerde durum budur. Borcu, milli gelirinden çok daha yüksek olan ülkeler arasında Japonya, Singapur, İtalya, Fransa, Kanada gibi gelişmiş ekonomiler de yer alıyor. Bu gelişmiş kapitalist ülkeler oldukça düşük faizlerle çok uzun vadeli borçlanabildikleri için borçlarının milli gelirlerini aşması sorun edilmiyor.
OECD’nin “gelişmekte olan ülkeler” olarak adlandırdığı 54 ülkenin 2007 yılında 4 trilyon dolar olan toplam borçları 2024 yılı itibarıyla 12 trilyon dolara ulaştı. Bu 54 ülke, toplam gelirlerinin %10’undan fazlasını borç faizi ödemelerine harcıyor. Faizin faturası ise bu ülkelerde yaşayan 3 milyardan fazla yoksul insanın sırtına bindiriliyor.[2]
Sorun sadece devlet borçları değildir. Şirketlerin ve şahısların artan borçlanması da kriz dinamiklerini şiddetlendiriyor. Dünya ekonomisinde herhangi bir sebeple tetiklenebilecek büyük bir sarsıntı, devlet borçlarını da özel borçları da sürdürülemez hale getirebilir. 2008 krizini, ödenemeyen ev kredilerinin (mortgage) tetiklediğini hatırlayalım. Bol keseden dağıtılan ev kredileri ev fiyatlarının aşırı şişmesine yol açmış, bankalar kredisini ödeyemeyenlerin evlerini haczetmiş, hacizden satılan evlerin sayısı hızla artarken ev fiyatları hızla aşağı inmiş, ev kredisi dağıtan bankalar batmıştı. Banka iflasları borsa balonunu patlatmış, kriz tüm sektörleri etkileyen zincirleme reaksiyon başlatmıştı. Oysa krediler bolca dağıtılırken her şey ne de güzeldi! Milyonlarca aile ev kredisi alıyor, inşaat ve bağlı sanayiler üzerinden ekonomi canlandırılıyor, ev fiyatları yükselirken, ev alanlar kârlı olmanın tatminini yaşıyordu!
Dünya ölçeğinde, banka ve finans kurumları dışında kalan şirketlerin kurumsal borçlarının da 100 trilyon doları aştığı hesaplanıyor. Şirketlerin toplam borçları, bir yılda ürettikleri mal ve hizmetlerin değerleri toplamının (88 trilyon dolar) üzerindedir. Bu şirketlerin bir kısmı aslında iflas etmeleri gerekirken kredilerle ve devlet teşvikleriyle yüzdürülen firmalardır. Bu tür şirketler için icat edilen “zombi şirket” kavramı ilkin 1991’de Japonya’da ortaya çıkmıştı, 2008 krizinden sonra kavram yeniden popüler hale geldi.
Şirket iflasları kapitalist krizlerin realize olma biçimidir. Krizin realize olması, verimsiz şirketlerin elenmesi, verimli şirketlerin ise piyasada oluşan boşlukları doldurup bir süre sonra krizden daha da güçlenerek çıkmasını sağlar. Ancak büyük şirketlerin iflası, üretim zincirinde büyük şirkete iş yaparak yaşayan çok sayıda yan firmayı ve batan firmadan alacaklı durumda olan bir dizi şirketi daha iflasa sürükleyebiliyor. Tekelci kapitalizm çağında, iflasların yeni iflasları tetiklediği zincirleme bir reaksiyonu önlemek adına özellikle büyük şirketlerin batması devletler tarafından engelleniyor. Zincirleme iflasların bir anda milyonlarca işçiyi işsiz bıraktığını, toplumsal patlamaların gündeme geldiğini ve kapitalist sistemin alternatifsiz olduğuna dair propagandaların yerle bir olduğunu da göz önünde bulunduruyorlar elbette.
Başta emekçi sınıflar olmak üzere yoksullaştırılan kitlelerin alım gücünün yıldan yıla azaldığı, milyarlarca insanın kredi kartlarıyla, banka borçlarıyla yaşamaya alıştırıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Kısacası devletlerden, şirketlerden, bankalardan bireylere kadar tüm ekonomik birimler giderek daha fazla borca gömülüyor.
ABD’nin büyüyen borçları
Devlet borçlanması, sermaye birikiminde büyülü bir araçtır. Kapitalizmin modern öğretisine göre bir ulus daha fazla borçlandıkça daha zengin hale gelir. Ulusal zenginlik denen şeyden halkın payına düşen kısım ise ulusal borçların ve faizlerinin ödenmesidir. Bu ödemeler kamu gelirlerinden sağlanır. Bu nedenle modern vergi sistemi, devlet borçlanmasının zorunlu tamamlayıcısıdır.
Devlet borçlanmasında açık arayla başı ABD çekiyor. 2024 yılında 34 trilyon dolara ulaşan ABD devlet borcu 2025 Ağustos itibarıyla 37 trilyon doları aşmış bulunuyor. Bu borç rakamı ABD’nin gayri safi milli hasılasından %25 daha fazladır. ABD’nin 2025 yılı devlet bütçesinin 7 trilyon dolar olarak gerçekleşeceği hesaplanıyor. Toplam devlet borcu, devletin bir yıllık bütçesinin 5 katından daha fazladır. 2025 yılında ödeyeceği borç faizinin 1 trilyon doları (yıllık bütçenin 7’de birini) aşması bekleniyor.
ABD Merkez Bankası enflasyonu geriletme adına geçmiş dönemde faizleri yükseltmişti. Trump hükümeti ise yüksek faizin, ödenen borç faizini arttırmasından ve ekonomiyi yavaşlatmasından şikâyetçi. Bu açmaz, ABD hükümeti ile Merkez Bankası arasındaki ve genel olarak ABD egemen sınıfı içindeki kavga konularından biridir.
Hükümetin daha fazla borçlanabilmesi için borçlanma limitinin kongre onayıyla arttırılabilmesi gerekiyor. Trump kongreden daha fazla borçlanma yetkisi alamadığı için 1 Ekim 2025 itibarıyla ABD Federal Hükümeti resmi olarak kapandı. Elbette Ordu, CIA, FBI, sınır güvenliği, gümrük gibi birimler başta olmak üzere ABD Federal Hükümetinin temel saydığı hizmetler kapanmadan muaf tutuluyor. Çevre ve gıda denetimleri yapan, yoksul kadın ve çocukların beslenmesine yönelik programlar yürüten kurumların, müzelerin vb. kapanması, pek çok kurumda da toplu işten çıkarmaların yaşanması bekleniyor.
ABD’nin krizini derinleştiren bir başka olgu da dolardaki aşınmadır. 2. Dünya Savaşından bu yana küresel rezerv para rolünü üstlenmiş olan ABD dolarının statüsü giderek daha fazla sorgulanıyor. ABD’nin, borçlarını ödeyebilmek için doları kontrollü olarak devalüe etmek (değersizleştirmek) zorunda kalması, dünya genelinde altına ve diğer değerli madenlere yönelimi arttırıyor. Nitekim 2021’de 1700 dolar civarında olan 1 ons altın bugünlerde 4000 doları aşmış durumda. Devletler hazinelerinde rezerv olarak dolar ve ABD devlet tahvillerini tutmak yerine altın tutmaya yöneliyor. 2025 yılı itibariyle dünyanın tüm merkez bankalarının ellerinde tuttukları toplam altın rezervlerinin değeri, ellerindeki dolar rezervlerinin (büyük kısmı ABD devlet tahvilleridir) değerini aşmış durumda. Başta Çin ve Hindistan olmak üzere merkez bankalarının ellerindeki ABD devlet tahvillerini satıp yerine altın almaya yönelmeleri, altın fiyatlarını yükselten önemli etkenlerden biridir.
Ekonomideki tüm bu gelişmeler özellikle de küresel para sistemine dair gerilimler 3. Dünya Savaşı süreciyle de doğrudan ilişkilidir. 2. Dünya Savaşından kapitalist dünyanın hegemon gücü olarak çıkan ABD, doları da uluslararası konvertibl para olarak kabul ettirmişti. Söz konusu dönemde ABD, ekonomisinin büyüklüğü, finansal gücü, 20 bin ton altın rezervi ve kapitalizmin askeri güvenliğinin garantörü olarak kendi para birimini tüm dünyaya rezerv para ve küresel ticaretin para birimi olarak dayatabilmişti. ABD, tüm ülkelere, ellerinde tuttukları doları altınla değiştirme garantisi de veriyordu. ABD 1971 yılında doların altına dönüştürülebilme garantisini ortadan kaldırarak dalgalı kur rejimine geçmek zorunda kaldı. 1974 yılında ABD-Suudi Arabistan arasında petro-dolar anlaşması imzalandı. Anlaşmaya göre petrol tüm dünyaya dolarla satılacaktı. Petrol ithal etmek zorunda olan her ülke dolar rezervi bulundurmak mecburiyetindeydi. Karşılığında ABD, Suudi Arabistan’ın (ve elbette kraliyet ailesinin ve rejiminin) askeri ve siyasi korumalığını üstleniyordu. Bu anlaşma 1974’den 2024’e kadar 50 yıl devam etti. Suudi Arabistan 2024’te anlaşmayı yenilememeye karar verdi. Ayrıca Çin ile ticaretini de dolarla yapmaya son verdi, ticaret riyal ve yuan ile yapılıyor artık.
Emperyalizm çağı, finans kapitalin egemenliğiyle karakterize olur. O halde finans kapitalin her koşulda kollanması ve büyütülmesi, kapitalist sistemin önceliğidir. Kapitalist devletler iflas eden tekelleri ve bankaları kurtarır, ekonomideki tıkanıklıkları gidermek için kamu harcamalarına, teşviklere, vergi indirimlerine başvurur, bütçe açıkları dolayısıyla devlet borçları artar! Devlet enflasyon oranının üzerinde faizlerle tahvil ihraç eder. Bankerler de tahvil karşılığı devlete kredi açar. Borçlanmanın küresel bir karakter kazandığı çağımızda tüm devletler küresel finans kapitale sürekli kaynak aktarıyor. Küresel finans kapital kesintisiz büyürken dünya emekçilerinin sırtındaki vergi ve borç yükü de katlanıyor.
Günümüzde kapitalizm, kredi-borç mekanizmasının aşırı kullanımına bağımlı hale gelmiştir. Ekonomik krizini kredi mekanizmalarıyla, artan borçlanmayla geleceğe erteleme yöntemi, eninde sonunda sürdürülemez hale gelip duvara toslayacaktır. Küresel sermayenin bilirkişileri de artan borçlanmanın ilelebet sürdürülemeyeceğini, borsaların, şirketlerin, bankaların hatta devletlerin iflasa sürüklenebileceğini söylüyorlar.
Sınıf mücadelesi tüm dünyada yükseliyor
Sonuçlarının realize olması devlet müdahaleleriyle engellenen 2008 krizinin, yaşandığı kadarıyla bile, ABD başta olmak üzere tüm dünyada emekçi kitleleri nasıl silkeleyip uyandırdığı hafızamızdadır. Borç sisteminin iflas ettiği Sri Lanka gibi küçük bir örneği 2022’de yaşamıştık. Sri Lanka dış borçlarını ödeyememiş, ithalat durmuş, ekonomi kilitlenmişti. Şirketler kapanınca milyonlarca insan bir anda işsiz kalmış, halk diktatörün sarayına yürümüş, sarayı düşürmüş, diktatörü devirmişti… Küresel çaptaki altüst oluşların Sri Lanka yerelindeki örnekten çok daha kapsamlı sonuçlar üreteceği herkesin malûmudur.
Ekonomik krizlerin çapını, süresini ve derinliğini önceden hesaplamak mümkün değil. Ama büyük krizleri takip eden altüst oluş dönemlerinin sınıf mücadeleleriyle karakterize olduğunu gayet iyi biliyoruz. Çok katmanlı tarihsel kriz içindeki kapitalist sistem, sermaye birikimini sürdürmek için izlediği yöntemlerle kaçınılmaz çöküşlerini de mayalıyor.
Öte yanda, genç yoksul kitleler arasında da öfke ve isyan duyguları mayalanıyor. Yeni örneklerini son birkaç ayda birbiri peşi sıra Nepal, Kenya, Filipinler, Endonezya, Madagaskar ve Fas’ta da gördüğümüz gibi, gerçekleşen isyanlarda ve Fransa’da yapılan genel sivil itaatsizlik eylemlerinde gençlik öne çıkıyor. Emekçi sınıfın gençliği mevcut sistemin kendilerine önceki kuşakların yaşadıklarından daha kötü bir gelecek vaat ettiğini görüyor. Ekonomik çöküşler gerçekleştiğinde sistemin çok daha katlanılmaz hale geleceği sır değil. Tarihsel kırılma anları geldiğinde, sonucu dünya işçi sınıfının örgütlü güçleri ve sınıf devrimcilerinin hazırlık düzeyi tayin edecektir.
[1] Marx, Kapital eserinde devlet borçlanmasının, sermaye birikimindeki rolünü anlatır. Kapitalizmin gelişme çağında kamusal borçlanma, ilk sermaye birikiminin en güçlü kaldıraçlarından biri haline gelmişti. Günümüzde sistemin çöküşünü engellemek için de devletin “kurtarıcı” rolüne müracaat ediliyor.
“Çünkü Marx’ın belirttiği gibi: «Kamusal borçlanma, bir sihirbaz değneği dokunurcasına, başıboş duran paraya bir çoğalma gücü kazandırır ve böylece onu sermayeye çevirir; hem de bunu, parayı sanayi ve hatta tefecilik alanına yatırılması halinde katlanmak durumunda kalacağı zahmet ve risklere maruz bırakmaksızın yapar.» Devletin alacaklıları aslında hiçbir şey vermemişlerdir. Zira borç verdikleri tutar, ellerinde tıpkı aynı miktarda nakit para gibi iş görmeye devam eden, kolayca devredilebilir devlet tahvillerine çevrilmiştir.” (Elif Çağlı, Marx’ın Kapital’ini Okumak, cilt 1, s.276-277)
Böylelikle bir rantiye sınıfı yaratılır, bankerlerin zenginlikleri katlanır. “…devlet borçlanması anonim şirketlerin, her tür menkul kıymet üzerinde yapılan işlemlerin, spekülasyonun, kısaca borsa oyunlarının ve modern bankokrasinin gelişmesine yol açmıştır.” (Marx’tan aktaran, Elif Çağlı, age, s.277)
Kapitalizmde devlet borçlanmasının vazgeçilmez rolüne dikkat çeker Marx. “Devlet borçlanması, yani devletin elden çıkarılması –devlet ister despotik, ister meşruti isterse cumhuriyetçi olsun– kapitalist çağa damgasını vurur.” (age, s.276)
[2] Türkiye’de devlet borçları kâğıt üzerinde düşük görünüyor. Çünkü borçlanmaların bir kısmını devlet bankaları ve şirketleri, bir kısmını varlık fonu üstleniyor. Köprü, otoyol, hastane, havalimanı gibi projelere uzun yıllar devam edecek müşteri garantileri de devlet borçları hesabına dâhil edilmiyor.
link: Serhat Koldaş, Devlet Borçları Emekçilerin Yıkımı Pahasına Artıyor, 17 Ekim 2025, https://marksist.net/node/8620
İnşaattaki Büyüme Neler Üzerinden Oldu?
Eğitim Hakkı Mücadele Etmeden Kazanılamaz





