Navigation

Burjuvazinin “Yeni Normali” ve Yükselen Faşizm

Kapitalizmin, efsanelerdeki karanlık zamanlar misali, tüm şer güçlerin zincirlerini çözüp insanlığın üzerine saldığı tarihsel bir dönemden geçiyoruz. Emperyalist savaşlarla, felâkete dönüştürdüğü doğa olaylarıyla, daha da artan ve hepten kronikleşen işsizlikle, yoksullukla, açlıkla, yol açtığı bin bir hastalıkla emekçilere kâbusu yaşatan bu sömürü düzeninin egemenleri, şimdi de “koronavirüs krizi” diyerek kapitalizmin büyük krizinin üstünü örtmeye çalışıyorlar. Bu süreçte aldıkları tutumlarda bazı farklar bulunabilse de, burjuva hükümetler, Covid-19’u kendi iktidarlarının yanı sıra sermayenin sektörel ya da ulusal çıkarları doğrultusunda kullanmak; hastalığın sorumlusu olarak Çin’i, yabancıları, göçmenleri göstererek ırkçılığı körüklemek; salgın bahanesiyle olağanüstü yetkiler kuşanıp demokratik haklara saldırmak; işçi düşmanı uygulamaları hayata geçirmek konusunda ortaklaşıyorlar.

Düzenleri büyük bir krizle sarsılmakta olan egemenler, bu krizden sağ salim çıkabilmek için emekçilerin başına bin bir çorap örüyorlar. Her büyük grevde duymaya alışkın olduğumuz “halk sağlığını ve milli güvenliği tehdit” bahanesine bundan böyle “pandemi tehlikesi” bahanesinin de eklenmesi pek muhtemeldir. Öte yandan Avrupa ve ABD, bu bahaneyle mültecilere karşı “meşru” bir duvar örme fırsatına da kavuşmuştur. Geçici denen yasakların ne kadar ve nereye kadar geçici olacağı konusunda büyük soru işaretleri mevcuttur. Daha şimdiden devreye sokulan pek çok uygulama, devletlerin emekçi kitleleri baskı ve kontrol altında tutmak için neler yapmaya koyulacaklarının ipuçlarını vermektedir. Örneğin ABD’de parklar, sahiller ve evsizlerin kaldığı kampların tepesinde, sokağa çıkma yasaklarına ve fiziksel mesafe önlemlerine uymayanları uyarmak adına dronlar dolaştırılmaya başlanmıştır. Üstelik bu dronların ateş ölçme ve daha da ötesi “yüz tanıma” sistemleriyle donatılmaları gündemdedir. ABD’de Covid-19 paketinden Adalet Bakanlığına gözetleme sistemlerini geliştirmek üzere 1 milyar dolarlık bir fon tahsis edilmiştir.

Bu uygulamaların pek çoğuna Türkiye de başlamıştır. Yine Türkiye’nin de aralarında olduğu pek çok ülkede, “hastaların takibi ve hasta olmayanların güvenliğinin sağlanması” adına telefonlara bir takip uygulaması yüklenmesi zorunlu hale getirilmektedir. Keza, koşullu salıverilen mahkûmlara vb. takılan elektronik kelepçelerin karantinadakilere takılması gibi uygulamalar da “normal” karşılanır olmuştur. Öyle görünüyor ki, devlet güçlerinin iktidarı rahatsız eden insanları “hasta” olduklarını, “karantinaya” götürüldüklerini vb. söyleyerek evlerden, sokaklardan toplayacakları distopik manzaralar çok uzak bir geleceğe ait ihtimaller olmaktan çıkmıştır. Sonuçta egemenler, en temel insan haklarının ihlal edilmesinin tümüyle meşru, hatta “gerekli” görülmesini sağlayacak bir bahane ele geçirmişlerdir.

Doğrusu koronavirüs salgını tam da burjuvazinin “imkânsız görünen şeyleri” gerçekleştirmek için fırsat kolladığı bir süreçte gelivermiştir! Uluslararası finans kapitalin simge isimlerinden Soros’un şu sözleri çeşitli bakımlardan olduğu gibi bu açıdan da dikkat çekicidir: “Bu daha önce görmediğim «hayatımın krizi». Salgın başlamadan önce bile imkânsız görünen şeylerin gereklilik haline geleceği «devrimci» bir anda olduğumuzu biliyordum. Ardından insanların hayatını etkileyen ve farklı davranış biçimleri gerektiren koronavirüs salgını geldi. Bu daha önce görülmemiş bir olay. Medeniyetimizin hayatta kalmasını tehlikeye atıyor. … Şu anda kapitalizmin nasıl bir evrim geçireceğini kimse bilmiyor. Salgın uzun vadede insanları ve ülkeleri bir araya getirebilir. Ancak şu anda insanlar korkuyla hareket ediyor. Korku insanların ve kurumların kendilerine zarar vermesini sağlar.

Oysa insanlar durduk yere korkmamakta, bilinçli bir şekilde korkutulmaktadır. Egemenler korkunun insanı nasıl felç edeceğini gayet iyi bilirler. Korkuya kilitlenen insanın algıları donar, körleşir, kolayca yönlendirilip yönetilir hale gelir. İşte bugün büyük bir krizle boğuşan egemenlerin istediği de budur. Böylelikle olağan zamanlarda uygulanması imkânsız görünen şeyleri insanlara “gereklilik” olarak benimsetmeye, “yeni normal”in bu olduğuna inandırmaya girişmişlerdir.

Virüs korkusu salarak emekçi kitlelerde bir tür “gönüllü kölelik” hali yaratmayı başaran burjuva iktidarlar, bu kullanışlı silah sayesinde tüm ülkelerde olağanüstü yetkilerle donanmışlardır. Macaristan’da faşist Orban “koronavirüse karşı koruma” bahanesiyle geçirdiği yetki yasasıyla parlamentoyu devre dışı bırakmış ve ülkeyi kararnamelerle yönetmek üzere sınırsız bir güç elde etmiştir. Hükümetin mafyayla mücadele adı altında çeşitli bölgelere ordu yığınağı yapıp savaş düzenine geçtiği, Sicilya’da yerel yönetimin yetkilerini asker ve polis gücünden oluşan bir konseye devrettiği İtalya’da, şimdi de sahaya 60 bin milis sürülmektedir. Hükümet “sivil yardımcı” adı altında sokaklara saldığı bu ekiplerin, fiziksel mesafe kurallarına uyulması için “halka ve güvenlik güçlerine yardımcı olacağını” iddia etmektedir. Polonya’da hükümet doktorların sağlık sisteminin performansını eleştirmelerini engellemek için yasal düzenleme yapma hazırlığı içindedir. Filipinler’de faşist Duterte altı aylık “felâket durumu” ilan etmiş, polise sokağa çıkma yasağına uymayanları vurma yetkisi vermiştir. Brezilya’da aynı şeyi Bolsonaro yapmış, basit korunma önlemlerini bile toplumsal basınç yüzünden uygulamak zorunda kalmasına rağmen, salgını polise öldürme yetkisi de dahil olmak üzere pek çok faşizan adım için fırsat olarak kullanmaktan geri durmamıştır. Faşist Modi liderliğindeki Hindistan’da da sokağa çıkma yasağına ve diğer yasaklara uymayanlar vahşi bir polis zorbalığına maruz bırakılmakta, devlet destekli anti-Müslüman ırkçılığı ve saldırganlığı iyice azmaktadır. Sokağa çıkma yasağını ihlal ettiği gerekçesiyle onlarca insanın polis tarafından katledildiği Nijerya gibi ülkeleri saymıyoruz bile. Sonuçta otoriterleşme yolunda görülmedik hızda bir atılım gerçekleştiren burjuva iktidarların bu yetkileri kolayına terk etmeyecekleri, bunların “yeni normal” denen şeyin ayrılmaz parçasını oluşturacağı burjuva ideologlar tarafından bile dile getirilmektedir.

Bu “yeni normal”in emekçiler cephesindeki karşılıklarından birisi de inanılmaz boyutlara ulaşan “işsizlik salgını”dır. Egemenler Covid-19 salgınının sona ermesiyle birlikte her şeyin düzeleceği beklentisini yaratsalar da, önümüzdeki döneme irili ufaklı yüz binlerce işyerinin kapanmasına yol açacak büyük bir iflas ve işsizlik dalgasının damgasını basacağı görülmektedir. Örneğin birkaç ay öncesine kadar, işsizlik oranlarının son 50 yılın en düşük seviyesi olan %3,5’lara gerilemesiyle övünülen ABD’de 2,5 ay içinde 40 milyonu aşkın işçi işsiz kalmış, 7 milyon işçi ise kısa süreli çalışmaya geçmiştir. Daha önceki krizlerde birkaç yıl içinde ulaşılan işsiz sayıları ve oranları bu krizde birkaç hafta içinde aşılmıştır. Yaratılan beklentinin aksine, “kapanma”nın sona erdiğinin açıklanmasının ardından bu işçilerin büyük bir kısmı işlerine geri dönemeyeceklerdir.

Tarihinin en büyük ekonomik kriziyle yüz yüze olan burjuvazi, bunun ilk şok dalgalarını emekçi kitleleri eve ya da işyerlerine hapsederek atlatmaya çalışırken, şimdilerde kontrollü bir “normalleşme”yle kapitalist üretim çarklarını yeniden eski hızına kavuşturmaya çalışmaktadır. Ne var ki asıl tahribat, kapanan işyerlerinin yeniden açılmaya başlamasıyla gün yüzüne çıkacak, iflas ve işsizlik tsunamisinin gerçek boyutları asıl o zaman görülecektir. Nitekim dev şirketler şimdiden on binlerce işçiyi işten çıkaracaklarını birbiri ardına açıklamaya başlamışlardır.

Beri yandan, on milyonlarca işçiden oluşan işsizler ordusu 1929 Büyük Bunalımındaki rakamları şimdiden aşıp sefalete sürüklenirken, finans kapitalin zirvelerindeki plütokratların sahip olduğu zenginlik büyük bir hızla artmaya devam etmektedir. Bugün Amerika’nın en zengin 400 milyarderi, toplam hanehalkının yaklaşık üçte ikisinin sahip olduğuna eşit bir zenginliği elinde tutuyor. Bir uçta inanılmaz bir zenginlik diğer uçta ise büyük bir sefalet üreten kapitalizm, işte böylesine derin bir eşitsizlik uçurumu yaratmıştır. Bu eşitsizlik tablosu dünya ölçeğinde de aynen geçerlidir. Yüz milyonlarca insan sefalete itilirken dünyanın en zengin 25 milyarderinin serveti son iki ayda 255 milyar dolar artarak 1,5 trilyon dolara ulaşmıştır.

İşsizliğin devasa boyutlarda yaşandığı ABD’de Trump’ın “pandemi destek planı” çerçevesinde vermeyi vaat ettiği işsizlik yardımı, eyaletlerin işsizlik fonlarından karşılanan işsizlik maaşlarına ek olarak haftada 600 dolarlık bir yardımı kapsamaktadır. Ne var ki bu yardımın Temmuz sonuna dek geçerli olacağı açıklanmıştır. Üstelik eyaletlerin işsizlik fonlarının ancak üç-dört ay dayanabileceği belirtilmektedir.[1] Diğer ülkelerde de durum farklı değildir. Arjantin iflas noktasına gelen ilk ülkedir. Onunla aynı sıkletteki Türkiye’de ise rejim çıkış yolu bulmak için kapı kapı dolaşarak para ararken, bir yandan da vergileri arttırarak emekçileri soymaya girişmiştir.

Faşizm tehlikesi büyüyor

Dünya ölçeğinde yüz milyonlarca emekçinin işsizliğe ve derin bir sefalete itildiği bu koşullarda, hoşnutsuzluğun, öfkenin ve tepkinin büyümemesi elbette düşünülemez. Ne var ki burjuvazi bu büyük krizi nasıl atlatacağını düşünürken emekçiler üzerinde bin bir kirli hesap yürütüyor. İşçi sınıfının devrimci bilinçten ve örgütlülükten yoksun olduğu, kendine sosyalist diyenlerin büyük bir kesiminin ise emekçileri kapitalizme karşı mücadeleye sevk etmek yerine bir şekilde “eve kapanma”yı savunduğu bu süreçte, faşist güçler bu öfke ve tepkiyi kendi şer kanallarına yönlendirmeye çalışıyor. Kuşkusuz bu noktada işçi sınıfı ile küçük mülk sahiplerinin tutum ve davranışları bire bir örtüşmüyor. İşsizlikle Covid-19 kıskacı arasına sıkışan işçiler derin bir gelecek kaygısı içindeler. Bununla birlikte çoğu, çalışmak zorunda olsalar da, işyerlerinin sağlık önlemleri alınmadan faaliyet göstermeye devam etmesine tepki gösteriyor. Krizin büyük bir darbe indirdiği ve büyük bir çoğunluğunun iflasın eşiğine geldiği küçük işyeri (dükkânlar, lokantalar, atölyeler vb.) sahipleriyse karantinaya gösterdikleri tepkiyi gerici formlara büründürüp çok daha kolay bir biçimde faşist hareketlerin çekim alanına girebiliyorlar. Bu olgu ABD’nin ardından Avrupa’da ve Latin Amerika’da yaygınlaşmaya başlayan çeşitli protesto eylemlerinde de kendini gösteriyor. Trump ve Bolsonaro gibi liderlerin eylemleriyle ve söylemleriyle önünü açtıkları, kışkırttıkları ve hatta organize ettikleri bu faşist eylemler giderek çok daha ırkçı ve militarist formlara bürünüyor.

Emekçi kitleler açısından büyük bir belirsizlik, gelecek korkusu ve umutsuzluk yayan böylesi derin kriz koşullarının faşizme son derece elverişli bir zemin oluşturduğunu tarihsel örneklerden de biliyoruz. Büyük bir savaştan alınan yenilgilerin ve büyük bir krizin yarattığı yıkımın üzerinde yükselen Alman faşizmi bunun tipik bir örneğidir. 1929 Buhranı Almanya’da büyük bir iflas dalgasına yol açmış, bankalar batmış, küçük işletmeler birbiri ardına kapanmış, işsiz sayısı 1930’da 3 milyona, ertesi yılsa 4 milyona fırlamıştı. Bu durum politik dengeleri de altüst etmiş, demagojik bir “anti-kapitalist” söylemle ve milliyetçilikle emekçi kitlelerin ruhunu okşayan Nazilerin oylarında sıçramalı bir yükseliş yaşanmıştı. Nazilere oy verenler arasında daha önce Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) ve Alman Komünist Partisine (KPD) oy veren fakat 1923’ten sonra hayal kırıklığına uğrayıp geri çekilen yüz binlerce işçi de bulunuyordu. Ancak Nazilerin artan gücünün göstergesi sadece oy sayısıyla sınırlı değildi. Yaşanan ekonomik krize eşlik eden siyasal kriz ve kaos durumundan alabildiğine ürken mali sermaye, düzeni tesis etmek için kullanacağı Nazileri el altından finanse edip destekliyordu.[2]

Troçki Almanya’da yükselen faşizm tehlikesine işaret ederken, bu yükselişin iki temel etkenin ifadesi olduğunun altını çiziyordu: “Küçük-burjuvazinin dengesini bozan derin bir toplumsal bunalım” ve “yığınların gözünde devrimci bir yönetici rolü oynayacağı kabul edilen bir partinin yokluğu”. Ardından da şu önemli tespitte bulunuyordu: Komünist hareket umudun, bir yığın hareketi olarak faşizmse karşı-devrimci umutsuzluğun ürünüdür!

“Devrim umudu bütün proletarya kitlesine yayıldığında, proletarya geniş ve gittikçe artan küçük burjuva kesimlerini devrim yolunda mutlaka arkasından sürükleyecektir. Oysa bu alanda seçimler taban tabana zıt bir görünüm sunmaktadır: Karşı-devrimci umutsuzluk küçük burjuva kitlesini öylesine şiddetle sarmıştır ki, küçük burjuvazi proletaryanın birçok kesimini de arkasından sürüklemiştir. (…) Faşizm burjuva rejiminin çaresizliğinin, Sosyal Demokrasinin bu rejim içindeki tutucu rolünün ve rejimi yıkmaktan aciz olan Komünist Partisinin birikmiş güçsüzlüğünün keskin bir ifadesidir.”[3]

Gerek kapitalizmin içinde çırpındığı tarihsel sistem krizi gerekse bu döneme eşlik eden üçüncü emperyalist paylaşım savaşı, günümüzde de burjuvaziyi sarsılan düzeni faşizm sopasıyla sağlamaya yöneltmektedir. Bugün burjuvazi artık çok daha büyük bir çıkışsızlık ve çaresizlik içindeyken, sosyal demokrat partiler merkez sağ partilerden ayrılmaları son derece güç olan halis muhlis burjuva düzen partilerine dönüşmüşlerdir. İşçi sınıfı içinde etkin bir güce sahip olması umulan KP’lerden ise söz dahi edilememektedir. Komünist hareketin bu denli güçsüz olması faşizme çok daha rahat bir gelişme ortamı sunmaktadır. Bir zamanlar Hitler, propagandada hedef kitle olarak “az tahsil görmüş halk yığınları”nın benimsenmesi ve akla değil duygulara seslenilmesi gerektiğini söylüyordu. İşsizlik ve yoksulluk sarmalındaki emekçi kitleleri ağlarına takmaya çalışan faşist liderler bugün de aynı teknikleri izliyorlar. Milliyetçi hamasetle dolu, demagojik ve ajitatif konuşmalarla bilinçsiz ve örgütsüz kitlelerin en geri duygularına sesleniyor, muhalifleri düşman olarak kodluyor, tüm olumsuzluklardan “iç ve dış düşmanları” sorumlu tutuyorlar. Gümrük duvarlarının yükseltildiği, milliyetçilik salgısının arttığı, AB’den çatırdama seslerinin daha yüksek perdeden gelmeye başladığı, ABD’nin Çin’e adeta savaş açtığı bu ortam doğal olarak faşizmin güçlenmesine de hız kazandırıyor.

İçinden geçtiğimiz dönemde “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap”, “Önce Amerika”, “Avrupa Avrupalılarındır” türü milliyetçi söylemler tüm ülkelere uyarlanmış versiyonlarıyla faşist hareketlerin mottosu haline gelmiştir. Trump’ın eski başdanışmanı Steve Bannon’ın Avrupa ve Latin Amerika’daki faşist hareketleri “The Movement” adı verilen bir organizasyonda buluşturup koordine etme yönündeki çabaları biliniyor. Koronavirüs salgınının bu doğrultudaki çabalara yeni bir ivme verdiği de görülüyor. Son yıllarda yapılan seçimlerde neredeyse tüm Avrupa ülkelerinde oylarını sıçramalı bir şekilde arttıran, parlamentolara giren, hatta kimi ülkelerde iktidar ortağı haline gelen faşist hareketlerin ortak noktasını, göçmen düşmanlığı ve AB karşıtlığında somutlanan bir ırkçı milliyetçilik oluşturuyor. Salgını fırsat olarak kullanan faşist grupların yürüttükleri propaganda da, sola, göçmenlere, AB’ye ve liberal demokrasiye karşı çıkış temeline oturuyor. Korona salgınının “küreselleşmenin”, “açık sınır ve serbest dolaşımın” ürünü olduğu propagandası yaygınlaşıyor. Bu salgın sürecinde “AB dayanışması diye bir şey olamadığının görüldüğünü” söyleyen faşistler, milliyetçiliği ve AB karşıtlığını körüklerken, virüsle mücadele için de ulus-devletlerin etnik olarak homojenleştirilip güçlendirilmesi gerektiğini savunuyorlar.

Sadece Avrupa’da değil ABD’de de göçmenler ve etnik azınlıklar hedef gösterilip, sınır kontrollerinin sıkılaştırılması isteniyor. Çeşitli faşist forumlarda Covid-19’u göçmenlere, Yahudilere ve beyaz olmayan etnik azınlıklara bulaştırma yöntemleri tartışılıyor. ABD’de Trump’ın başkanlığı döneminde güçlerini sıçramalı bir şekilde arttıran faşist gruplar, Trump’ın salgın karşısında izlediği politikalardan ve kullandığı faşizan dilden kuvvet alarak terör estiriyorlar. Michigan’da ağır silahlarla donanmış faşistlerin valilik binasına girmeleri, karantina kararını savunan valiyi ölümle tehdit etmeleri, pek çok kentte ağır silahlarla ve ırkçılığın sembollerinden birine dönüşen konfederasyon bayraklarıyla sokak gösterileri yapmaları bunun örneklerindendir. Ancak bunların çok ötesine geçen bir faşist terörün zemininin de güçlendiği görülüyor. Örneğin Mart ayında bir faşistin, hastalığı yayıp toplumsal kaos çıkarmak için Covid-19 hastalarının tedavi edildiği bir hastaneye bombalı saldırı hazırlığı yaparken yakalandığı açıklandı. Timothy Wilson adındaki bu kişi faşist bir Telegram kanalının yöneticisiydi. “Faşist devletlerin yeni dünya düzeni”ne geçişi hızlandırmak için bu tür eylemler yapmak gerektiğini savunduğu iddia edilen Wilson FBI’ın ev baskınında öldürüldü. Ancak bu aralar ABD’de açıktan cephanelikle dolaşan yüzlerce Wilson bulunuyor. Bunların bizzat Trumpgiller tarafından örgütlenen paramiliter faşist ağın parçası oldukları açıktır. Salgının ilanını izleyen bir ay içinde 2 milyon silahın satıldığı ABD’de Trump hükümeti silah üretim tesislerini, satış mağazalarını ve atış poligonlarını “zaruri iş” kategorisine sokmuştur. Yani faşist çeteler her yönden teşvik edilirken militarizm de alabildiğine körüklenmektedir. Yaratılan faşist iklimin geldiği boyutu görmek için, bu militarist aygıtın iç savaş bölüğünün parçası olan ırkçı bir polisin “evrakta sahtecilik” suçlamasıyla arabasından indirdiği siyah bir adamın boğazına çöküp onu nefessiz bırakarak öldürdüğü vahşete bakmak yeterlidir. Katledilen George Floyd’un “nefes alamıyorum, beni öldürmeyin” çığlığı ABD’de on binlerce insanın sokağa dökülüp polise ve Trump yönetimine öfke kusmasıyla bir infiale dönüşmüştür.

Meydan boş değildir

Kapitalizmin içinde bulunduğu tarihsel kriz aslında her açıdan olağanüstü bir dönem yaratmış durumdadır. Milenyumu önceleyen ve “sosyalist” olarak adlandırılan ülkelerin blok olarak çöküşüyle karakterize olan on yıllık dönem, burjuva ideologlara “tarihin sonu” ve “elveda proletarya” dedirtecek bir siyasi durgunluk dönemi olarak tarihe kazınmıştı. İşçi sınıfı hareketinin alabildiğine geri çekildiği bu tarihsel kesit, neoliberalizmin altın çağı olarak da nitelendirilebilecek bir gerici saldırılar dönemiydi. Dizginsiz sömürü, yağma ve talan için yolun düzlendiği bir onyıldı bu. Ne var ki emeğe ve doğaya yönelik bu amansız saldırganlık çelişkileri derinleştirirken karşıtını da yaratmış ve milenyumla birlikte sınıf mücadelesi yeniden yükselişe geçmişti. 2008 krizi bu açıdan önemli bir dönüm noktası oluşturmuştu. Burjuva devletler batan büyük şirketleri kurtarmak için trilyonlarca doları seferber ederken, bu işçi sınıfına daha da derinleşen bir yoksulluk olarak geri dönmüştü. Artık işsizliğin ve sefaletin kronikleştiği, özellikle genç işsizliğin %30’larda kararlı hale geldiği yeni bir döneme girilmişti. İşte bu dönemde tüm dünya birbiri ardına patlak veren isyanlarla sallandı. İşçiler, işsizler, gençler, kadınlar, emekliler, küçük çiftçiler ve diğer emekçi kesimlerin bu isyanı beş kıtaya yayılarak büyüdü. Bu süreçte Kuzey Afrika’da onlarca yıldır saltanat süren pek çok diktatör alaşağı edildi. Neredeyse bir asırdır nesillerin kesintisiz bir şekilde komünizm öcüsüyle korkutularak hayata gözlerini açıp kapadıkları ABD’de bile bu dönemde sosyalizme duyulan sempati sıçramalı bir şekilde artmaya başladı. Kendine sosyalist diyen Bernie Sanders’ın Demokratların önde gelen başkan adayları arasına girebilmesi, siyahların, kadınların, gençlerin büyük bir uyanış yaşamaları, bu ülkede de tarihsel bir değişim yaşandığını göstermekteydi.

Bilindiği gibi 2020’nin ilk aylarına dek onlarca ülkeye yayılan bu isyan dalgası, burjuvazinin bilinçli bir şekilde yarattığı “pandemi” depremiyle söndürüldü. Ne var ki, bu halk isyanlarının zeminini döşeyen nesnel koşulların ortadan kalkmak bir yana, patlak veren yeni ekonomik krizle birlikte çok daha can yakıcı hale geldiği açıktır. Zaten egemenlerin son süreçte baskı önlemlerini arttırıp faşizm silahını yağlamalarının nedeni tam da bu değil midir? Onlar emekçileri koronayla, göçmen düşmanlığıyla, kriz karşısındaki çaresizlik algısıyla felç etmeye ve faşizmin kucağına itmeye çalışarak sömürü sistemlerinin bekasını sağlamak istiyorlar. Ancak kriz nedeniyle işsizler ordusuna yüz milyonlarca yeni katılım kapıda beklerken ve yaşanan her gelişme kapitalizmin insanlığa kâbustan başka sunacağı hiçbir şey kalmadığını ayan beyan ortaya sererken, bunu kolayına gerçekleştirmeleri mümkün değildir. Kaybedecek hiçbir şeylerinin olmadığını, aksine boyun eğdikçe yok oluşa sürüklendiklerini gören işçilerin, kavgaya atıldıkça güçlerinin de farkına vardıklarına ve bu güçle beslenen umudu bir çalı yangını misali dört bir yana yaydıklarına üç ay öncesine kadar onlarca ülkede tanık olduk. Burjuvazi istediği kadar engellemeye çalışsın, bu ateş daha şimdiden pek çok ülkede yeniden tutuşmaya başlamıştır. Böylesi bir dönemde emekçi kitlelerin, kendilerine bu vahşet düzeninden ve onun yarattığı faşizm canavarından kurtuluşun yolunu gösterecek devrimci önderliklere duyduğu ihtiyaç her zamankinden daha büyüktür. Kendi duvarlarını döver hale gelen kapitalizm yarattığı her felâketle sosyalizmin yakıcı bir zorunluluk olduğunu haykırırken, gün umutla ve dirençle mücadeleyi büyütme günüdür.


[1]      “ABD’de her eyalet, işsizlik sigortasını finanse etmek için bordolardan kesilen vergileri, Çalışma Bakanlığı tarafından işletilen bir fona aktarıyor. Ancak birçok eyalette durum vahim. Birçoğunun işsizlik bütçesi salgından önce alarm vermeye başlamıştı. Bakanlığın şubat ayı verilerine göre 21 eyaletin sigorta fonunda 1 yıllık işsizliği karşılayacak kadar bile para yok. (…) Peki eyaletlerin işsizlik fonu biterse ne olacak? Yaşanan son büyük ekonomik kriz 2008’deydi. O dönemde işsizlik yüzde 10’u bulmuştu. Yani şu ankinin sadece yarısı! Eyaletler, Federal İşsizlik Hesabından borç alabilir. Kuzey Carolina’nın eski bütçe direktörü Lee Roberts, «2009’da bu yola gittik ve geri ödemeyi 2015’te ancak bitirebildik. Bunun için işsizlik vergisini yüzde 20 arttırdık. Ancak şu anki krizle, Federal İşsizlik Hesabı da (78,6 milyar dolar var) kısa sürede boşalır. Çünkü hiçbir sistem böylesi bir işsizlik seviyesi düşünülerek tasarlanmamıştır» dedi.” https://www.sozcu.com.tr/2020/ekonomi/abd-eyaletlerinde-issizlik-fonu-parasi-bitiyor-5773423/

[2]      İlkay Meriç, Nazizmin İktidara Gelişi ve Sol, marksist.com

[3]      Troçki, “Komünist Enternasyonaldeki Dönüş ve Almanya’daki Durum” (1930), Faşizme Karşı Mücadele, Yazın Yay., 1998, s.67-69