Elif Çağlı’nın Eylül Günlüğü adını verdiği şiir kitabında yer alan şiirler, 1981-1983 yılları arasında yazıldı. 12 Eylül faşizminin işçi sınıfının mücadelesini ezerek tüm örgütlerini dağıttığı, devrimci örgütlere ağır darbeler indirdiği, yüz binlerce insanın tutuklama, işkence, hapis, sürgün ve işten atmayla cezalandırıldığı, tüm toplumun karanlığa ve acıya boğulduğu yıllarda… 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesinin üzerinden 45 yıl geçti. Bugünün işçi kuşakları 12 Eylül’ü ancak kitaplardan, filmlerden, anlatılardan biliyor. Ama 12 Eylül’ün siyasal, toplumsal, ekonomik vb. her alanda yarattığı tahribatın etkisi bugün de sürüyor. Üstelik faşist darbeyle ağır yara alan işçi sınıfı ve devrimci hareket henüz yaralarını saramadan, 12 Eylül’ün hesabını soramadan bu kez sivil faşist rejimin karanlığına itilmiş durumda.
Zifiri karanlıkta göz gözü görmez olur, çoğu insan yolunu ve umudunu kaybeder. Bir tek yüreklerindeki ve bilinçlerindeki ışığı yitirmeyenler önünü görebilir. Ancak onlar “inancı ve umudu acıya katık eyleyip yola devam etme hünerini” gösterebilir. Tıpkı Elif Çağlı gibi… Çağlı, Eylül Günlüğü’ndeki dizeler için şöyle diyor: “Yüreklerden kopup gelen dizeler bu kahırlı dönem boyunca çekilen acılara ve düşmana inat gövertilen dirence doğrudan tanıklık etti. Şiirlerim yalnızca böylesi bir tanıklığın ürünü olmaktan ibarettir. «Ozanlık», yaşamın özel bir kesitinde (1981-1983) bana eşlik edip daha sonra da görünmez olan yoldaşımdır.” Ömrünü sınıf mücadelesine adamış, en zor zamanların sınavlarından geçmiş bir devrimci önderin, 12 Eylül karanlığının içinde yeşertilen direncin tanığı olan dizeleri, bugünün karanlığında yol yürüyenler için de ışık görevi görüyor. Eylül Günlüğü’ndeki şiirler, geçmişe yolculuk yaptırırken bugünle bağ kurduruyor ve geleceğe umutla baktırıyor.
Devrimci insan robot değildir. Nâzım’ın deyişiyle “etiyle, kanıyla, sinir ve kafası ve yüreğiyle tarihi, sosyal, konkre [somut] bir insandır.” Çağlı’nın şiirlerinde de insana ait tüm duygular yer alır. Dostlara ağıt, düşmanlara öfke, geçmiş günlere özlem… Faşizmin yaşattığı acıları ve yarattığı tahribatı anlattığı şiirlerinde acı, keder, hüzün olduğu kadar illa ki umut ve direnç yüklü dizeler vardır. Bu dizeler, devrimci bayrağı yarınlara taşıyabilmek için tarihsel iyimserliği yeşertme çabasını yansıtır.
Mesela “Acılar ve Sevinçlere Dair” şiirinde hem geçmiş mücadele günlerine duyulan özlem vardır ama hem de Marksist diyalektik bakışın ve tarihsel iyimserliğin ifadesi olan umut ve direnç yüklü satırlar…
Düşün
Sen dışarıda göğüs germektesin
Sevdalın içerde kucaklamakta zorlukları
Yürekleriniz buluşur ortak dizelerde
Özleminiz çağıldar
Geçmiş, gelecek günler
Gözlerinizde yaşar.
Acı ve sevinç
Birbirinin ikiz kardeşi
İkisiyle de yaşamayı öğrenmeliyiz.
Hüner
Acılı günlerde bile
Umudu yitirmemek geleceğe
Bereketli yağmurlara dönüştürmek
Kara bulutları.
…
Acılar dayanıklılığımızdır bizim
Sevinçler yarına umudumuz
…
Yüreğimizde, ellerimizde, bilincimizde
Büyülü bir hüner var
En derin acıları bile
İnançlı bekleyişlere dönüştürürüz…
Tarih ana
“Neşeli ozanlar” demiş bize
Direnç tomurcukları açtırırız
Dost gönüllerde!
12 Eylül öncesi faşist tırmanış sürecinde pek çok kitlesel katliam gerçekleştirilmiş, 5 bine yakın insan öldürülmüştü. Amaç toplumu terörize edip sindirmekti. Bu süreçte yaşamı yarım bıraktırılan gencecik fidanların acısını yüreğinin derinliklerinde hisseder Çağlı. Bireysel çıkarlar peşinde koşmak yerine toplumsal kurtuluş için mücadele etmeyi seçen; coşkun nehirler gibi çağıldayan, yaşam sevinciyle dolu bu gencecik insanların anısını bir şiirle yaşatır.
Kendi ellerimizle gönlümüzce
Bir yaşam yarattığımızda kendimize
Bahçelerimizde açacak gelinciğimiz
Bahar rüzgârlarıyla hışırdarken çiçeklerimiz
Yanımıza gelecek
On sekiz yaşlarında
Yaşamı yarım bırakıp gidenlerimiz
…
Geçmişi anlatıyor bana:
Yüz binlerle koşarken meydanlara
Düşlerken denizlere açılmayı
Öpüşürken kahverengi gözlü bir kızla
Ve çevirirken Ehrenburg’un
“Fırtına”sının yapraklarını…
Ölüm girdi aramıza
Yarım bıraktırdı yaşamı
Doyamadım kokusuna
Yeni açan o kır çiçeğinin
…
Yıldızlar bir yanıp
Bir söndükçe uzakta
Her gece seslenir kulağıma
Usulca
Duyuyor musunuz siz de onu
On sekiz yaşında
Yaşamı yarım bırakıp
Giden çocuğu?
Kıyımlar darbeden sonra da devam etti. “Yalnızca 12 Eylül rejiminin en azgın faşist baskılarının yaşandığı yıllarda, 650 bin kişi gözaltına alınmış, 230 bin kişi yargılanmış, 7 bin kişi için idam cezası istenmiş, 50 kişi idam edilmiş, 171 kişinin işkencede öldürüldüğü belgelenmişti. Belgelenenler dışında, işkencelerde, hapishanelerde, sokakta ve ev baskınlarında 541 kişi katledilmiş ve bu katliamlar bir biçimde kitabına uydurulmuştu.”[1] Nice yiğit devrimci, faşist katiller tarafından hayattan koparıldı, daha doğmamış çocuklar babasız, analar evlatsız kaldı.
Bir el!
Yüzyılın yüzkarası çizgilerinde gizli
Bir el!
Körpe fidanları kıran, kıyıcı
Bir el!
Bir SS eli
Bir Gestapo
Bir Kara Gömlekli!
Bir el tetiğe bastı
Bir gül ağacı kırıldı
Düştü yere
Yiğit bir Anadolu insanı
Binlerce elin üstünde dalgalandı
12 Eylül faşizmi binlerce gül ağacını kırıp geçirse de devrimci mücadeleyi yok edemedi. İşçi sınıfının bağrında yeni filizler boy vermeye devam etti. Egemenler, ne yaparlarsa yapsınlar, kurtulamayacakları gerçek şudur: İşçi sınıfının devrimci mücadelesi baskıyla, zulümle, katliamla yok edilemez. Kapitalist sömürü sistemi varlığını sürdürdüğü sürece ömrünü devrimci mücadeleye adayan genç kuşaklar sınıfın içinden çıkmaya ve mücadele bayrağını geleceğe taşımaya devam edecektir. Tarihsel iyimserliği her daim yeşerten bir insanın dizelerine işte bu hakikat yansır. Katledilen devrimci babaların gözlerindeki ışık, evlatlarının gözlerinde yeniden doğacak ve pırıl pırıl parlayacaktır:
Kara gözlü bebek
“Babamı görmedim” diye üzülme
Babanın gözlerinin ışığı sende…
…
Bir gün…
Resimleri tanımasını öğrenince
Babanı tanıyacaksın
Seninki gibi gözleriyle
Fotoğrafından bakacak baban.
Bir gün
Daha da büyüyünce
Kara gözlerinin ışığıyla babanın
Dünyaya bakacaksın!
Gericilik dönemlerinde devrimci bilincin ve tarihsel iyimserliğin önemi daha fazla ortaya çıkar. Elif Çağlı, Gericilik Döneminde Devrimci Bilincin Önemi makalesinde şöyle der: “Sınıf devrimcisi, asıl gericilik dönemlerinde, Bonapartist, faşist burjuva rejimlerin olağanüstü baskı dönemlerinde yüreğini karartmayıp devrimci inanç ve bilinçle donanandır. Bunu başarmak için de insanın tarihteki devrimci örneklerden feyz alarak kendini içsel bir dönüşüme uğratması, inancını ve bilincini olgunlaştırıp pekiştirmesi gerekiyor.”[2] Bunu yapabilen bir devrimci zulme ve baskılara boyun eğmez. Faşizmin zindanlarında tutsakken dahi düşmanının yüreğine korku salar, kendi yüreğindeki ateşi ise kora döndürür.
Nefret ettim, ederim her an
Kaderine esir olandan.
Ve eğilmemeyi öğrendim
Zulmün önünde
Kölenin ruhunu özgürleştiren
Ölümsüz Spartaküs’ten!
…
Şimdi uzakta
Çok uzaklardaysam
Işıksız, havasız bir zindanda
Bileklerimde zincirden prangalarla
Meraklanmayın
O ateş durur orda
Yanar yüreğim yanar
Ortalık ışıyıncaya
Demir eriyinceye kadar.
Spartaküs’ün ölümsüzlüğü, onun şahsında cisimleşen kölelerin özgürlük mücadelesinden gelir. Tarih egemenlerin kaleminde değil, ezilenlerin direnişinde saklıdır. Bu tarihe baktığımızda geçmişten bugüne kesintisiz süren özgürlük mücadelesini görürüz. Evet, bu mücadele zaferler kadar yenilgilerle de doludur. Ama hangi yenilgi ezilenlerin yeniden ayağa kalkmasının önüne geçmiştir? Hangi baskı ve zulüm onları sonsuza kadar susturabilmiştir? Tarih bilinciyle donanmış sınıf devrimcisi bilir ki sınıf mücadeleleri inişli çıkışlıdır; her yenilgi, yeni bir direnişin ve zaferin tohumlarını taşır. Hiçbir güç, hiçbir yenilgi işçi sınıfını sonsuza dek susturamaz, insanlığın kurtuluşu mücadelesinin zaferini engelleyemez. Boyun eğdirenlerin boyun eğdiği o büyük gün mutlaka gelecektir. Elif Çağlı bu gerçeği anlatır “Diller, Dudaklar ve Gözler” şiirinde. Bu şiirin gücü, yalnızca dilindeki sadelikten değil; yenilgi ve umutsuzluğun toplumu sardığı bir dönemde kaleme alınmış olmasından gelir.
Önce boyun eğmeyi öğrettiler insanlara
Ve sonra susmayı…
Açlığa, susuzluğa
Ve her şeye karşın
Yine insanların
Dilleri, dudakları ve gözleri vardı.
…
Baktılar, baktılar
Ve gözler çakmaklaştı
Yalaza dönüştü diller
Dudaklar açıldı, kapandı
Üst üste, üst üste, üst üste
Milyonlarca dil, dudak ve göz
Harekete geçti.
Kesildi
Susmayı emredenlerin sesi
Boyun eğdirenler
Boyun eğdi!
Devrimci mücadele, onurlu olduğu kadar zordur da. Düz bir yolda değil engebeli, çukurlu, taşlı yolda yürümeye benzer. Bunu göze alamayanların harcı değildir. Burjuva ideolojisinin her türlü yanılsamasından, çürütücü etkisinden sıyrılmak, baskılara karşı durabilmek, toplumun geri bilincine teslim olmamak sağlam bir devrimci irade gerektirir. Devrimci mücadelenin yükseldiği 70’li yıllarda sanatçısından akademisyenine toplumun azımsanmayacak bir kesimi bu rüzgârdan etkilenmiş, işçi sınıfının mücadelesinin çekim alanına girmiştir. Ne var ki 12 Eylül faşizminin şiddeti, toplumda yarattığı korku atmosferi bu olumlu tabloyu tersine döndürmüştür. İşte bu süreçte yılgınlığa kapılarak inancını yitirenler, yolundan dönenler, kendini kurtarmaya bakanlar olmuştur. Ve burjuvazi bu durumu devrim mücadelesine olan inancı bitirmek, umutsuzluğu yaymak için kullanmıştır. 1980 sonrası çekilen filmlerde, yazılan şiirlerde, kitaplarda “mücadele ettik de ne oldu?” fikri özellikle işlenmiştir. Egemenlerin gizlediği gerçek ise her şeye rağmen inancından ve mücadelesinden vazgeçmeyen devrimcilerin var olduğu gerçeğidir. Çağlı, Taşlama şiirinde bir yandan mücadele kaçkınlarını teşhir ederken diğer yandan bu gerçeğe ışık tutar.
Yeterince tanımamışsın kavgayı
Kendini sınamadan atmışsın adımını
Dümdüz yollarda yürümeyi düşlemişsin
Çukurları, tepeleri düşünmemişsin bile
Ayağın ilk tökezlediğinde
Yollara buldun kabahati
Aklından bile geçmedi
Kendini suçlamak
Behey şaşkın!
Biraz da etrafına bak
Nasıl da yürüyorlar aynı yolda
Başlar ilerde
Omuzlar dimdik…
Çukura yuvarlanmışsan
Suçu esas kendinde ara
Eğer yola devam edecek gücün yoksa
İnsanlık onurunu korumayacaksan
Sen orda, ömrünce o çukurda yat!
Bu şiirin yazılmasından yıllar sonra, 2025’te yazdığı bir makalesinde şöyle diyordu Çağlı: “Devrimci mücadele, işçi sınıfının örgütlü gücünün devrimi gerçekleştirmesi hedefiyle, yaşamını sabır ve azimle mücadele yıllarına adayanların yürütebileceği bir iştir. Bu anlamda, bu yolda yürüyen her bir kuşaktan sınıf devrimcileri, tıpkı bir yapının temelini kazmaktan harcını karmaya, tuğlalarını sabırla örmekten iç detaylarını incelikle yerleştirmeye varana dek devrimin gerçekleştirilmesine katkıda bulunanlardır. Bu mücadele uzun soluklu bir mücadeledir ve yaşam soluğunu bunu bilerek buna göre ayarlamak şarttır. Devrim mücadelesini, devrimin fiilen gerçekleştiği anı görmek olarak kavrayıp devrimci örgütlenmeye bireysel bir sabırsızlık temelinde yanaşanlar ise, nasıl yanlış biçimde geldilerse ondan daha fazla yanlış biçimde bu mücadeleden kaçmaya namzettirler.”[3]
Evet, devrim mücadelesi sabır ister. Çünkü devrimler bir anda patlak veriyor gibi görünse de aslında insan ömrünü aşan bir mayalanma sürecinin ürünüdür. Marksizm toplumsal düzenlerin değişiminin kaçınılmazlığını ortaya koyar. Bu nedenle önemli olan devrimi görmek değil, umudu diri tutup o büyük günü yakınlaştırmak için mücadeleye omuz vermektir. Yaşamı anlamlı kılan da budur.
Belki uzaksın
Belki yakınsın bana
Bilmiyorum
Belki…
Kar gibi saçlarımla
Kavuşacağım sana
Belki de bedenim
Dönüşecek toprağa
Ne fark eder?
Ya elimde kızıl bir bayrakla
Karşılayacağım seni
Ya da o gün yoldaşlar
Kızıl bir karanfil dikecekler
Başucuma…
12 Eylül döneminin boğucu havasına teslim olmayan devrimci önderlerimizin ektiği mücadele tohumu, nice zorluklarla, emeklerle büyütüldü ve bugün kökleri derinlere, dalları göğe uzanan heybetli bir çınar ağacına dönüştü. Onlar ne düne ne de bugüne takılıp kaldılar, Nâzım Ustanın dediği gibi “dünü bugüne, bugünü yarına” bağladılar. Çağlı’nın 12 Eylül’ün karanlık günlerinde yazdığı geleceğe seslenen şiirleri, bugün de mücadeleye omuz veren sınıf devrimcilerinin yüreğindeki ateşi ve umudu büyütüyor. Bu şiirler eylemlerde, etkinliklerde okunarak mücadeleci işçilere ulaşıyor, aydınlık yarınlar için mücadele azmi veriyor.
Yarın…
Şu gece
Şu kahır
Kadar gerçek
Şu buhar damlası kadar hayal
Şu koca dağlar kadar ırak
Ve şu katı toprak kadar yakın
Bugünden farklı bir gün
Yarın…
Ne gece
Ne kahır
Ondan güçlü değildir
Hayır!
[1] Oktay Baran, 12 Eylül’ün Hesabı Kapanmadı, 1 Eylül 2008, https://marksist.net/node/1872
[2] Elif Çağlı, Gericilik Döneminde Devrimci Bilincin Önemi, 1 Eylül 2016, https://marksist.net/node/5269
[3] Elif Çağlı, Bu Pisliği Ancak Devrim Temizler, 20 Şubat 2025, https://marksist.net/node/8449
link: Demet Yalçın, “Eylül Günlüğü”: Karanlıkta Umut Işığı!, 12 Eylül 2025, https://marksist.net/node/8597
Sevdalı Bir Yürek





