Lenin’i Anlamak

Utku Kızılok

Mart 2013






1.bölüm

1918_0_1.JPG

Dünya kapitalizmi büyük bir buhran geçiriyor. Krizin, sistemin merkezindeki emperyalist ülkelerde patlak vermesi, küresel ölçekte yaşanması ve daha önemlisi kapitalizmin artık yaşlı ve tıknefes olması gibi olgular, sömürü düzeninin ne denli büyük bir çıkışsızlıkla karşı karşıya olduğunu ortaya koyuyor. Kriz ve emperyalist savaş gerçeği, çürüyen kapitalizmin insanlığa umut olamayacağını bir kez daha gözler önüne sermiştir. Değişik cephelerde yoğunlaşmış bulunan emperyalist savaşın ve hegemonya kavgasının, kapitalist bunalımın şiddetlenen evrelerinde daha da kızışacağı ve bugünkünden farklı biçimlerle yaşanacağı açıktır. Tarihsel deneyim de gösteriyor ki, kapitalist bunalım ve savaş, sistemin ve toplumsal yaşamın bünyesinde biriken çelişkileri her alanda keskinleştirmektedir. Lenin’in isabetli tespitiyle, savaşlar devrimlerin anasıdır. Zira kriz ve savaş, süregiden toplumsal yaşam biçimlerini sarsar, insanların düşünme tarzlarını ve alışkanlıklarını değiştirir, çelişkileri su yüzeyine çıkartarak karşıtlıkları körükler, kitlelerin hoşnutsuzluğunu arttırır ve onları yeni arayışlara iter.

Doğada ve toplumda her şeyin karşıtıyla ve çatışma halinde olduğunu, kapitalizmin bunalımını aşmaya dönük her hamlesinin, onun temellerine darbe indirecek güçleri de harekete geçirdiğini unutmayalım! Kapitalist krizin ve çıkışsızlığın toplumu nasıl köklerinden sarstığını ve kitleleri nasıl harekete geçirdiğini yaşayarak görüyoruz. Kapitalizmin çelişkileri uzun bir dönemdir daha da keskinleşmektedir. Yaşlanan ve işçi sınıfına sus payı verme olanaklarını tüketen kapitalizm, bu çelişkileri yumuşatarak sistemi havaya uçurabilecek basıncı azaltamıyor. Meselâ, 2000’li yılların başında Latin Amerika’da ani ve şiddetli bir şekilde patlak veren kitle hareketleri ve ortaya çıkan devrimci durumlar, hem sınıf mücadelesinin yeniden yükselişinin bir işaretiydi hem de içinden geçtiğimiz dönemin karakteristik özelliğinin bir dışa vurumuydu. Aslında bu durum, kapitalist işleyiş yasalarının toplumsal çelişkileri üst seviyelere çıkartarak keskinleştirdiği emperyalizm döneminin özelliğidir. Lenin, yaklaşık yüz yıl önce “emperyalizm çağı devrimler çağıdır” tespitiyle bu hususa dikkat çekmişti. Kuşkusuz Lenin, emperyalist çağın ana eğilimine ve gidiş yönüne dikkat çekiyordu. Bir eğilimin ilk evreleri ile kendini olgunlaştırdığı ve tamamladığı dönem arasında farklar vardır. Lenin’in işaret ettiği gerçeklik, küresel kapitalizm koşullarında tam anlamıyla açığa çıkmıştır.

Çelişkilerin yoğunlaşması ve nesnel koşulların bu ölçüde olgunlaşması, proleter devrimi geleceğe ilişkin bir tasarım ve beklenti olmaktan çıkartarak güncel hale getirir. Elbette devrimin güncelliği demek hemen yarın devrim olacağı anlamına gelmez. Fakat nesnel koşulların devrim yönünde olgunlaştığını, kapitalist sistemin bünyesinde yoğunlaşan çelişkilerin ani toplumsal patlamalar biçiminde açığa çıkacağını ve komünist güçlerin bu ana göre hazırlık yürütmesi gerektiğini ortaya koyar. Nitekim dün Latin Amerika ülkelerinde, bugün Yunanistan, Tunus ve Mısır’da beklenmedik anda kitle kalkışmalarının ortaya çıkardığı devrimci durumlar bu gerçeğe işaret etmektedir. Yunanistan’da patlak veren kriz, kitlelerin yaşamında adeta deprem etkisi yaratmıştır. Burjuvazinin, krizin bedelini işçi sınıfına ödetmek üzere ağır kemer sıkma programlarını devreye sokmasıyla, bir anda sınıf mücadelesi keskinleşmiş ve devrimci durumlar baş göstermiştir. Tunus’ta bir seyyar satıcının kendini yakmasıyla başlayan gösterilerin ani kitle patlamalarına ve halk isyanına yol açması, kısa zamanda Mısır’a sıçraması ve bu iki ülkede de devrimci durumların ortaya çıkması içinden geçtiğimiz dönemin karakteri hakkında çok şeyler anlatmaktadır: İşçi sınıfı çok kısa bir zamanda devrimle ve iktidar sorunuyla karşı karşıya gelebilmektedir!

Ancak ne yazık ki, işçi sınıfına siyasal iktidar perspektifiyle önderlik edecek bir devrimci öncü parti olmadığı için, devrimci durumlar proleter devrime ilerletilememiş ve burjuva güçler tarafından şimdilik pörsütülebilmiştir. Modern sınıf mücadelesi tarihi, aslında hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak şekilde şu gerçeği göstermiştir: Örgütlü, disiplinli ve işçi sınıfının en militan kesimlerini bünyesinde toplamış bir devrimci partinin yol göstericiliği olmadan, bu parti burjuvazinin oyunlarını ve reformizmin bilinç bulandırıcı rolünü teşhir etmeden, kitlelere dönemeç noktalarını göstererek ileriye çekmeden işçi sınıfı kendiliğinden kapitalizmi alaşağı edemez. Bu, reformistlerin iddia ettiği gibi, kesinlikle işçi sınıfını ve onun devrimci gücünü küçümsemek anlamına gelmez; tam tersine, işçi sınıfının devrimci gücünün ancak örgütlendiğinde ve öncüleri tarafından yönlendirildiğinde kapitalizmi alaşağı edebileceği gerçeğine işaret eder. İşte tam da bu bağlamda Lenin ve Bolşevik Parti gündeme gelmektedir. İşçi sınıfının iktidar sorunu tartışmasında Lenin’in üzerinden atlanması mümkün değildir.

Bolşevik Parti’ye temel özelliklerini kazandıran ve işçi sınıfının iktidarı için çarpışmanın sorumluluğunu alarak tarihsel rolünü oynamasını sağlayan Lenin’dir. Tarihsel deneyim incelendiğinde görülecektir ki, Lenin olmasaydı Ekim Devrimi zafere ulaşamazdı. Diyalektik düşünmeyen darkafalılar, buradan yürüyerek parti ve önderlik sorununu lidere indirgediğimizi söyleyebilirler, ama gerçek böyle değildir. İşçi sınıfı ile onun komünist öncüleri, komünist öncüler ile bir bütün olarak parti, parti ile lider ya da liderlik arasında organik bir bağ, canlı ilişkiler ve etkileşim vardır. Elbette tüm bu yapı olmadan lider ya da liderliğin öznel olarak devrimci durumu ilerletemeyeceği açıktır. Lenin, işçi sınıfının devrimci deneyimine ve devrimci kitlelerin toplumsal değişimden yana olduğunun bilgisine ve sezgisine sahipti. Kitlelerin yüzünü Bolşevik Parti’ye döndüğü o günlerde, sovyet biçiminde iktidar organları ve ikili iktidar yaratan devrimin burjuvaziyle uzlaşamayacağını ve uzlaşmaması gerektiğini düşünüyordu. Düzen güçlerinin zayıflığının farkındaydı; emperyalist savaşın bitap düşürdüğü dünya emekçilerinin, savaşın ilk günlerinden farklı olarak savaşa karşı çıktığını ve barış istediğini, Rusya’da devrimin başarıya ulaşmasının Batı proletaryasını da harekete geçireceğini derinden kavrıyordu. İşte tüm bağıntıları birleştiren Lenin, siyasal iktidarı almak için Bolşevik Parti’ye ve işçi sınıfına hücuma geçmek gerektiğini söylemiştir.

Büyük olayların kesiştiği bir kavşakta ne yapması gerektiğini bilen ve yapan Lenin’dir. Lenin bağlamında liderin devrimdeki yerinin ne kadar hayati olduğunu Troçki şu değerlendirmeyle ortaya koymaktadır: “Aklıevvellerimiz Lenin 1917’nin başında yurtdışında ölmüş olsaydı da Ekim Devriminin «aynen» gerçekleşeceğini söyleyebilirler. Ama bu doğru değildir. Lenin tarihsel sürecin yaşayan unsurlarından birini temsil ediyordu. O, proletaryanın en faal bölümünün tecrübesini ve anlayışlılığını kişileştirmişti. Onun devrim arenasına vaktinde çıkması, öncüyü seferber etmek, ona işçi sınıfı ile köylü kitlelerini toparlama fırsatını vermek için gerekliydi. Savaşın kritik anlarında başkomutanlığın rolü ne denli belirleyiciyse tarihi dönüm noktalarının kritik anlarında siyasal önderlik de o denli belirleyici bir etken haline gelebilir. Tarih otomatik bir süreç değildir. Yoksa önderlere, partilere, programlara ve teorik mücadelelere ne gerek kalırdı.”[1]

Lenin zafere ulaşmış devrimi, devrimi başarıya ulaştıran partinin teorik-ideolojik temellerinin atılmasını ve örgütlenmesini temsil etmektedir. Bu nedenle, dünya burjuvazisi Lenin’e çok öfkelidir. Burjuvazinin Lenin’i karalaması, küfretmesi, Stalinizmin günahlarını da kullanarak onu bir diktatör ve cani ilan etmesi boşuna değildir. Lenin, mücadele geleneklerinin ve devrimci teorinin kaybolmaması için tarih bilincinin canlı tutulmasına çok önem veriyordu. 1905 devrimi yenilip de gericilik yılları başladığında, devrimci yükselişin yeniden geleceğini, bu ana kadar devrimin tecrübelerinin elden geçirilerek geleceğe aktarılması gerektiğini söylüyordu. Lenin’e göre görev, “devrimci mücadelenin geleneklerine bekçilik etmek, bu gelenekleri geliştirmek ve kuvvetlendirmek, geniş halk kitlelerinin belleğine yerleştirmekti.”[2] İşte bugün bizim yaptığımız da budur: Burjuvazinin bunca nefret beslediği ve ilendiği Lenin’e devrimci işçi sınıfı sahip çıkmalı, yaşamını öğrenmeli, önderinin öğretisinin peşinden gitmeli ve egemenlerin korkusunu gerçeğe çevirmelidir.

Lenin ve işçi sınıfı

Lenin, 24 Nisan 1870’te Rusya’nın Simbrisk kentinde doğdu. Asıl adı Vladimir İlyiç Ulyanov olan Lenin, oldukça kültürlü bir aile ortamında büyümüştür. Lenin’in babası, “Fiili Devlet Danışmanı” nişanı almış ve böylece bürokratik mekanizma tarafından yaratılan “asil”ler arasına girmiş önemli bir eğitim müfettişiydi. Alman köklere sahip annesi ise, toprak sahibi bir tıp doktorunun kızıydı, oldukça iyi Almanca biliyordu. Lenin’in hayatında büyük bir dalgalanmaya ve değişime yol açan şey, Çarlık despotizmini terör eylemleriyle yıkmayı hedefleyen Narodnaya Volya adlı örgütün üyesi olan ağabeyi Aleksandr’ın Çara suikast girişiminden suçlanıp idam edilmesidir. 20 Mayıs 1887’de ağabeyi asıldığında, geleceğin Lenin’i henüz 17 yaşındadır. Aynı yılın sonbaharında Kazan Üniversitesine giren Lenin, bir öğrenci gösterisine katıldığı gerekçesiyle okuldan atılır. Bir Marksist olarak aktif mücadeleye katıldığı 1893’ün sonbaharına değin, nasıl bir yoldan yürümesi gerektiğini düşünen, köylülerin ve kır proletaryasının yaşamını yakından inceleyen –bu arada dışarıdan okulu bitiren– Lenin, aktif mücadeleye katıldığında kendini oldukça iyi eğitmiş ve ne yapması gerektiğini bilen birisidir.

Çarlık despotizminin tüm toplumu demir yumrukla baskı altında tuttuğu ve işçi sınıfının her türlü örgütlenmesinin yasak olduğu bu dönemde, devrimci çalışmalar gizlice yürütülmekte ve Marksist görüşler bu yolla işçi kitlelerine ulaştırılmaya çalışılmaktadır. Lakin tüm zor koşulların üstesinden gelecek bir devrimci irade ve yöntem de doğup gelişmekte, çeşitli biçimler altında işçilere ulaşılmaktadır. Meselâ Petersburg’da işçilere okuma yazma öğreten bir okul, sosyalist öğretmenler aracılığıyla devrimci görüşlerin işçilere ulaştırılmasının aracı haline gelebilmiştir. Lenin’in eşi Krupskaya, “o günlerde Akşam Pazarı Okulu işçi sınıfının günlük yaşantısını, çalışma koşullarını ve kitlelerin ruhsal durumlarını incelemek için bulunmaz bir olanaktı” demektedir.

Lenin, işçilerin yaşam koşullarını anlamak, devrimci propaganda ve ajitasyon konusunda türlü yaklaşım yolları bulmak amacıyla en küçük ayrıntılarla dahi ilgilenmekteydi. İşçilerle sohbetler etmek, onların ne ve nasıl düşündüğünü öğrenmek, düzene karşı nabızlarını ölçmek Lenin için daima önemli olmuştur. Lenin, sürgün yıllarında Londra ve Paris’teki işçi semtlerinde tiyatrolara, işçi toplantılarına ve hatta kiliselere gider, sınıfın ruh halini yakından gözlemeye ve eğilimlerini anlamaya çalışırdı. Krupskaya, Lenin’den Anılar’da şöyle yazar: “Vladimir İlyiç, her zaman işçi kalabalıklarına kendini yakın hissederdi. İster yorgun işçilerin şehirden kaçmış olmanın mutluluğuyla gezindikleri ve çimenler üzerinde saatlerce yattıkları yerlerde, isterse bir bira evi ya da okuma salonu olsun, nerede bir kalabalık varsa mutlaka orada olurdu.” Lenin’in bu yönü, Rusya’da ve Batı’daki diğer Marksist liderlerden ve aydınlardan farklı olarak, işçi sınıfının düşünsel ve ruhsal dünyasını kavraması bakımından önemlidir ve ayırt edicidir. Böylece Lenin, işçi sınıfını teoride tanıyan, kapitalist üretim ilişkilerinin analizi bağlamında ne yapılması gerektiğini söyleyen, gerçekte ise sınıftan kopuk aydınlardan kendini ayırmış oluyordu.

Bir dönem için gerekli ve geçerli olan çalışma biçimlerinin dondurulması, değişmez kalıplar haline getirilerek değişen koşullar karşısında eski bildik türkülerin söylenmesi işçi sınıfının devrimci mücadelesini ilerletmez. Bu bilinçten hareketle Lenin, kitabî olanın karşısına yaşamın canlı süreçlerini koyarak, teorinin pratik ile birleştirilmesi ve sınanması için mücadele verdi. Lenin, hayat en iyi öğretmendir özlü sözünü tüm yaşamı boyunca düsturu yapmıştır. Teorinin pratiğe nasıl uygulanacağı, yaşam karşısında yerinin ne olup ne olmadığı noktalarında işçilerin görüşlerine çok önem veriyordu. Ekonomizmi mahkûm ettiği ve işçi sınıfının devrimci partisinin örgütlenme modelini ortaya koyduğu Ne Yapmalı adlı çalışmasının işçiler nezdinde nasıl yankı bulduğunu ilgiyle incelemiştir. Sürgünde, yoldaşlarından birisine yazdığı mektupta, “işçilerle yaptığın konuşmalara ilişkin raporuna pek çok sevindim. Bu tür mektuplardan çok seyrek alıyoruz. Bu mektuplar gerçekten de korkunç şevklendirici oluyor” diyor ve işçilerin kendisine mutlaka mektup yazmasını salık veriyordu: “Kişisel olarak ben, özellikle işçilerin «Ne Yapmalı?»ya ilişkin düşüncelerini bilmek istiyorum.”[3]

Elbette bu satırları okurken, burjuva demokratik anlamda bile örgütlenmelerin yasak olduğu, sendikaların bulunmadığı, işçi sınıfının eğilimlerini yansıtamadığı, dolayısıyla işçilerin sendikal ve siyasal düşünceler karşısındaki tavrının çok bilinmediği Rusya koşullarını akıldan çıkartmamak gereklidir. Burada asıl önemsenmesi gereken husus, Lenin’in işçi sınıfı odaklı olmasıdır. Lenin, kapitalizmin ne olduğunu ve nasıl bir mücadele vermek gerektiğini işçilere derinlemesine kavratmak istemiştir. Meselâ, okuma yazma okullarından kazanılan işçilere Kapital’i anlatır, onların anlayabilmesi ve kendi yaşamlarıyla bağlar kurarak sonuçlar çıkartması için canlı bir tartışma ortamı yaratırdı. Lenin’in derslerine katılan işçilerden birisi şunları yazmaktadır: “Sık sık bizi sıkıştırır, konuşmaya veya tartışmaya başlamamızı sağlamaya çalışırdı. Daha sonra her birimizi, herhangi bir konuda kendi görüşümüzün doğruluğunu ispatlamak için diğerlerimizle tartışmaya zorlardı. Böylece derslerimiz çok canlı, anında gelişen ve çok canlı dersler olur, biz hepimiz insanlar önünde konuşmaya hazırlanır, alışırdık. Bu çalışma metodu, sorunların her öğrencinin gözünde aydınlanması için son derece yararlı olurdu… Bu çalışmalar, aynı zamanda bizlerin kendi başımıza araştırma yapmayı, materyal arayıp bulmayı öğrenmemizi sağladı. Dersleri yöneten hocamız bize durmadan araştırma konuları verirdi ve bu konular fabrika ve işyerlerindeki hayatımız üzerinde inceden inceye gözlem yapmamızı, düşünmemizi gerektirirdi.”[4]

Reformistler ve burjuva ideologlar, işçi sınıfının kendiliğinden hareketinin kapitalizmi yıkamayacağını belirten Lenin’i, işçileri küçümsemekle ve partinin işçiler üzerindeki diktatörlüğünü savunmakla suçlarlar. Kuşkusuz bu suçlamanın asıl amacı işçi kitlelerinin bilincini bulandırmak ve işçi sınıfının devrimci öncüsünün örgütlenmesine olan ihtiyacı karartmaktır. Lenin, hiçbir zaman işçi sınıfının kendiliğinden hareketini görmezlikten gelmemiş ve ekonomik mücadeleyi küçümsememiştir. Lenin, ekonomik mücadelenin siyasal mücadele ile birleştirilmesi gerektiğinin, siyasal sınıf bilinciyle donanan işçilerin kapitalizmi yıkmayı hedeflerine koyacağının altını çizer. Fakat Lenin, işçi sınıfının militan kesimlerini bünyesinde toplayan devrimci bir partinin yol göstericiliği olmadan kendiliğinden kabarmaların kapitalizmi alaşağı edemeyeceğini, burjuvazinin çeşitli yollar bularak gelişen hareketi düzen içi kanallara akıtmayı başaracağını belirtir. Bu nedenle Lenin, işçilerin kapitalizme karşı bilinçlenmesi ve örgütlenmesi için amansız bir çalışma yürütmüştür. Lenin, bir dönem Iskra (Kıvılcım) gazetesini birlikte çıkardıkları Menşevik liderlerden Akselrod’a yazdığı bir mektupta, hiçbir şeyi işçiler için yazmayı öğrenmekten çok arzu etmediğini ifade eder.[5] İşçilerin bilinçlenmesi, haberler ve mektuplar yazması, özellikle bu yazılanların ruhunu koruması bakımından orijinalliğinin bozulmaması için partili aydınlara karşı mücadele vermiştir.

Lenin, kapitalist düzenin değişmesi ve sınıfsız bir dünyanın kurulması gerektiğini tüm varlığıyla hissetmiş, işçi sınıfının davası için çalışmış ve hayatını insanlığın toplumsal kurtuluşuna hasretmiştir. Öyle ki, “satranç çok zaman alıyor ve çalışmalarımızı engelliyor” diyerek, tutkuyla oynadığı satrancı bırakabilmiştir. Şurası çok açık: Lenin devrimin, işçi sınıfının devrimci iradesinin, inancının ve yorulmaz çalışmasının tecessüm etmiş halidir. Bunu, Lenin’in mücadele içinde olduğu tarihsel şahsiyetler de itiraf etmekten geri durmamışlardır. İşçi sınıfını kendi bağımsız mücadelesinden alıkoymak amacıyla bizzat polis tarafından örgütlenen sendikanın arkasındaki kişi Zubatov, şöyle demektedir: “Bugün devrimde Ulyanov’dan daha büyüğü yoktur.” Zubatov, üstlerine verdiği raporda “bu devrimci vücudun başını kopartmak” gerektiğini söylemekteydi. Rus sosyal demokrasisinin (Marksist hareketinin) kurucusu Plehanov, Lenin için “Robespierre’ler işte bunun hamurundan yoğrulmuşlardır” demekteydi. Menşevik lider Akselrod ise, Lenin’in canlı kanlı devrimin cisimleşmesi olduğunu şu sözlerle anlatır: “Lenin’in her günü, günlerinin yirmi dört saatinin yirmi dördü devrime adanmıştı. Devrimden başka tek bir düşüncesi yoktu. Uykusunda bile uyuyup rüya görüyordu. Ama hiçbir rüyasının devrimden başka bir konusu yoktu. Böylesi adam az bulunur.”[6]

Ekonomizme karşı mücadele

Lenin, özellikle Marksizmin sosyal demokrasi adıyla Rusya’ya girdiği ve geliştiği dönemde, işçi sınıfının mücadelesini iktisadi kazanımlarla sınırlayan eğilim ve yaklaşımlara karşı yılmaz bir kavga vermiştir. En gelişmiş biçimiyle 1890’ların sonunda Rusya’da tarih sahnesine çıkan ekonomizm reformizmle de birleşerek günümüz işçi hareketinde de büyük bir yer tutmaktadır. Zira reformizm ile ekonomizm bir bütünün değişik görünümleridir. Günümüzün sosyalist hareketinde, açıktan reformist olanların yanı sıra, devrimci etiketli reformist ve oportünist eğilimler de çok yaygındır. Elbette reformistler de siyaset yapmayı savunurlar; ancak onların siyaseti, hakikatte kapitalizmi hedef almayan, işçi sınıfını devrimci temelde kapitalizmi yıkmaya yöneltmeyen, iktisadi ve siyasi kazanımları esas alan bir siyasettir.

Rusya’daki ekonomizm ile Avrupa’daki sosyal demokrat kitlesel işçi partilerinde cisimleşen reformizmin örtüştüğünün açığa çıkması zaman almıştır. Avrupa’da büyük işçi sendikaları ve geniş sosyal demokrat partiler vardı. Ancak Avrupa’dan farklı olarak Rusya’da ekonomik ve siyasal mücadelenin tüm yasal kanalları kapalıydı. Burjuvazi kadar işçi sınıfının da önünde Çarlık monarşisinin yıkılması ve siyasal özgürlüklerin kazanılması acil görev olarak duruyordu. Böylece Çarlık istibdadı altında burjuva demokratik görevler, işçi sınıfının ekonomik mücadelesi ve kapitalizme karşı yürüteceği mücadele iç içe geçmekteydi. Burada sosyalist hareket için siyasal mücadelenin iki yönü olduğunu belirtelim: Birincisi Çarlık monarşisinin yıkılması, ikincisi ise kapitalizmin hedef alınması ve işçi sınıfının bu temelde mücadeleye çekilmesi. Lenin şöyle yazmaktaydı: “Birincisi, Sosyal Demokrasinin özü proletaryanın sınıf mücadelesinin siyasi iktidarın ele geçirilmesi, tüm üretim araçlarının bir bütün olarak toplumsallaştırılması ve sosyalist ekonominin kapitalist ekonominin yerini alması amacıyla örgütlenmesidir. İkincisi, Rus Sosyal Demokrasisinin görevi, acil hedefi otokrasiyi devirmek ve siyasal özgürlüğü elde etmek olan Rus devrimci işçi sınıfı partisini örgütlemektir.”[7]

Ne var ki sosyal demokrasinin bir kanadı, siyasal mücadeleyi işçi sınıfının iktisadi hakları için verilen mücadeleye tâbi kılıyordu. Özellikle 1890’ların ortasında gelişen ekonomik talepli grevler, ekonomizmin kalkış noktasını oluşturmuştu. Ekonomistler, iktisadi haklar için ajitasyonun daha kolay olmasının da cazibesine kapılarak, siyasal ajitasyonu bir kenara ittiler. “Hareketin ekonomik temeline, siyasi ülküyü hiçbir zaman unutmama eğiliminin gölge düşürdüğü” söylenmekteydi. Ekonomistler işçilerin yaşamındaki ekonomik düzelmeleri her şeyin önüne koyuyorlardı.

Meselenin bu yönü oldukça önemlidir. Zira işçi sınıfının kapitalizm altında yaşam koşullarını iyileştirmek için giriştiği mücadelenin kendiliğinden yönü alabildiğine yüceltiliyordu. Ekonomistler ve elbette reformistler, işçi sınıfının kendiliğinden eylemlerden öğreneceğini ve bu mücadele sayesinde kendiliğinden sosyalizm bilincine ulaşacağını iddia etmekteydiler. Buradan kalkılarak siyasal mücadele ile birlikte devrimci teori ve devrimci öncü partinin oynayacağı rol küçümseniyor ve dışlanıyordu. Aslında ekonomistler, kelimenin tam anlamıyla bir sendikal siyaseti savunuyorlardı. Ne var ki sendikaların yasak olduğu Rusya’da, ekonomik mücadelenin örgütlenmesi de esas olarak sosyalistlere düşüyor ve sendikal mücadelenin nerede bittiği ve kapitalizme karşı mücadelenin nerede başladığı noktasında bilinçler bulanıyordu. İşte bu nedenle, ekonomizm düşüncesinin işçi hareketinde doğurduğu tehlikeye karşı Lenin aktif bir teorik mücadeleye girişmiştir. Ne Yapmalı adlı ünlü eserinde ekonomizmi tüm yönleriyle çürütürken, işçi sınıfının nihai mücadelesinin ne olduğunu da ortaya koyuyordu.

Lenin, öncelikle işçi sınıfının tek bir mücadele biçiminin olmadığını Marx ve Engels’ten hareketle hatırlatıyordu. Engels, işçi sınıfının kapitalizme karşı mücadelesinin üç yönü olduğunun altını çizmiştir: Teorik, siyasal ve pratik-iktisadi. Mücadelenin bu üç biçiminden birini mutlaklaştırmak, işçi sınıfının davasına büyük bir darbe vurmaktır. Lenin, ekonomizme karşı mücadele yürütürken, iktisadi mücadelenin önemini asla inkâr etmeden ve gerekliliğini vurgulayarak teorik ve siyasal mücadeleyi öne çıkartmıştır. Lenin, “ekonomik mücadele, işçilerin işgüçlerini daha uygun koşullarda satmak, çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirmek için işverenlere karşı yürüttükleri kolektif mücadeledir” demekteydi.[8] Fakat diyordu Lenin, devrimci partinin yol göstericiliği olmadan ve işçiler devrimci siyasal bilinçle donanmadan bu iktisadi mücadele kendiliğinden sosyalizm bilincine varmaz ve kapitalist düzeni tehdit etmez. Egemen sınıf burjuvazi, bu kendiliğinden hareket üzerinde ideolojik hegemonyasını kurar ve onu bağımsız yolundan saptırır.

Bu bakımdan Lenin’in şu sözleri çok önemlidir: “Eğer işçiler, somut ve güncel politik olaylar ve olgular temelinde diğer toplumsal sınıfların her birini entelektüel, moral ve politik yaşamlarının bütün tezahürleri içinde gözlemlemeyi öğrenmezlerse; nüfusun bütün sınıf, katman ve gruplarının yaşam ve faaliyetlerinin bütün yönlerinin materyalist tahlil ve materyalist değerlendirmesini pratikte uygulamayı öğrenmezlerse, işçi kitlelerinin bilinci gerçek bir sınıf bilinci olmaz. (…) çünkü işçi sınıfının kendisini tanıması, onun modern toplumun bütün sınıfları arasındaki karşılıklı ilişkilere dair yalnızca teorik düşüncelerle değil, daha doğrusu teorik olmaktan çok, politik yaşamın deneyimleri temelinde edinilmiş düşüncelerle kopmaz biçimde bağlıdır.”[9] Lenin, 1900’lerin hemen başındaki grevlerin önceki yıllara göre daha sert olduğunu, ama buna rağmen bu grevlerin sendikal mücadelenin taleplerinin ötesine geçemediğini dile getirir. Lenin, buradan yürüyerek çok önemli bir konunun altını çizer: “Bütün ülkelerin tarihi, işçi sınıfının kendi gücüyle ancak ve yalnızca trade-unionist bilince, yani sendikalarda birleşme, işverenlere karşı mücadele etme, hükümetten işçiler için gerekli şu ya da bu yasayı çıkarmasını talep etme vs. gerekliliği inancına ulaşabileceğini göstermektedir.”[10]

Lenin’in vurguladığı gibi, komünist politik bilinç ancak derin bilimsel bilgi temelinde üretilebilir ve “işçilere politik sınıf bilinci ancak dışardan, yani ekonomik mücadelenin dışından, işverenlerle işçiler arasındaki ilişki alanının dışından götürülebilir”.[11] İşte işçi sınıfının devrimci partisinin gerekliliği ve onun burjuvazi karşısında teorik-ideolojik mücadele yürütmesinin önemi tam da burada berraklaşır. Marksizm, sadece işgücünün daha uygun şartlarda satılması için değil, aynı zamanda işçileri işgüçlerini satmaya zorlayan ve sömüren kapitalist düzenin değişmesi için de mücadele yürütülmesi gerektiğini söyler. Çok açık ki, örgütlü ve devrimci bir çabanın sürekliliği olmadan işçi sınıfına siyasal bilinç taşınamaz. Lenin’in de önemle belirttiği üzere burjuvazi, işçi sınıfının devrimci siyasal mücadele vermemesi ve sendikalizme saplanıp kalması için ideolojik bir savaşım yürütmektedir. Lenin, işçilere İngiliz trade-unionculuğunu kabul ettirmeye kalkan ve işçilere sırf sendika mücadelesinin tam onlara göre ve çocukları uğruna bir mücadele olduğunu, belirsiz sosyalizm uğruna mücadelenin işçilere göre olmadığını propaganda eden, bu fikirlerle işçileri aldatmaya çalışan Batı burjuvazisinin görüşlerinin ekonomistler tarafından tekrar edildiğini söylemekteydi.[12]

Lenin, ne iktisadi mücadelenin önemini ne de işçi sınıfının kendiliğinden kalkışmalarını küçümsemiştir. Lenin, her seferinde, inat ve kararlılıkla ekonomizm eğilimi karşısında işçi sınıfının devrimci partisinin gerekliliğine ve siyasal mücadelenin önemine vurgu yapmıştır. Günümüzde ortaya çıkan devrimci durumlar da göstermektedir ki, kitlelerin kendiliğinden kabarması işçi sınıfının siyasal iktidarı fethetmesine yetmemektedir. Bunun olabilmesi için, proleter devrimci güçlerin işçi sınıfı içinde derinden kök salması, örgütlü, planlı ve bilinçli bir çalışmayla işçi sınıfının mücadelesinin liderliğini kazanmaları gereklidir. Elbette işçi sınıfının kapitalizme karşı savaşımında iktisadi mücadelelerin daima önemli bir yeri olacaktır ve olmaktadır. Ancak reformlar uğruna mücadelenin sosyalizm mücadelesine tâbi olduğunu unutmamak gereklidir. Lenin’in de belirttiği gibi, ekonomik ve siyasi mücadele madalyonun iki yüzüdür ve birbirinden ayrılamaz.

Şu hususun da altını çizmek gerekiyor: Lenin, Rusya’da ekonomizme karşı uzlaşmaz bir şekilde mücadele vermemiş olsaydı, sosyal demokrasi içindeki reformist eğilimler kısa zamanda açığa çıkmayacak ve aynı Avrupa’daki gibi reformist eğilimler işçi sınıfının önderliğini ele geçireceklerdi. Devrimci sosyalizmden ekonomizm eğilimini ayrıştıran Lenin, Rus işçi sınıfının devrimdeki öncüsünü bulmasının da yolunu açmıştır.



[1] Troçki, Sınıf, Parti ve Önderlik, Sınıf Bilinci, sayı 3, s.89

[2] akt. Krupskaya, Lenin’den Anılar, Bibliotek Yay., c.2, s.15

[3] akt. Krupskaya, age, c.1, s.57

[4] akt. Bertram D. Wolfe, Devrimi Yapan Üç Adam, Kuzey Yay., c.1, s. 113

[5] akt. Krupskaya, İşte Lenin, İnter Yay., s.218

[6] akt. Bertram D. Wolfe, age, s.254

[7] Lenin, Rus Sosyal Demokrasisinde Geriye Giden Bir Akım, Ekonomizm Taraftarlarıyla Konuşma içinde, Yurt Yay., s. 47

[8] Lenin, Ne Yapmalı, İnter Yay., s.68

[9] Lenin, age, s.77-78

[10] Lenin, age, s.36

[11] Lenin, age, s.87

[12] Lenin, age, s.42-43

EkBoyut
Lenini_Anlamak.pdf683.79 KB
Lenini_Anlamak-brosur.pdf794.38 KB

(Kaynak: Marksist Tutum dergisi, no: 96, Mart 2013)