Navigation

Gülencilere Operasyon: Kayıkçı Dövüşünün Yeni Perdesi

AKP’nin Gülen Cemaatine yönelik operasyonunun yeni perdesi, 14 Aralık Pazar günü, bu siyasi hareketin medya organları olarak bilinen Zaman gazetesi ve Samanyolu TV’ye yönelik operasyonla açıldı. Bu seferki operasyonun, Cemaatin polis ve yargı içerisindeki kollarına uzanan önceki operasyonlardan farklı olarak medya organlarına uzanması, operasyona Zaman gazetesi genel yayın yönetmeninin, Cihan Haber Ajansı’nın ve Samanyolu TV’deki bazı dizi yapımcıları, yönetmenleri ve senaristlerinin de dâhil edilmesi, tüm burjuva medyada tartışma ve kamplaşmalara neden oldu. AKP karşıtlığı temelinde yan yana dizilen burjuva kesimlerin medyası, operasyonları “AKP faşizminin” göstergesi olarak lanetlerken, AKP’nin yandaş medyası, operasyonları, “milli iradeye karşı darbe yapmaya girişen yasadışı bir paralel örgütlenmenin kirli tezgâhlarının dağıtılması” olarak tanımladı ve sahiplendi. Yandaş medya, Gülen örgütünün “inlerine girildiğini” zafer edasıyla ilan etti.

Algı operasyonları ve karşılıklı hamleler

14 Aralık operasyonuna yaklaşılırken Erdoğan ve AKP sözcüleri Gülencilere yönelik saldırgan vurgularını arttırmaya başlamıştı. Erdoğan’ın fedailiğine soyunmuş bazı köşe yazarları, Erdoğan ve ekibine yönelen her muhalefeti darbecilikle ilişkilendirmek için elinden geleni ardına koymadı, koymuyor. Bu kalemşorlar, şu süreçte parti içerisinden çıkabilecek çatlak seslerin dahi ihanetle özdeş olacağını işleyip duruyor bir süredir. AKP Gülenci avına yargı ve polise yönelik operasyonlarla başlamış, böylelikle yargı ve polis içerisinden kendisine yönelebilecek hamlelerin önünü kesmişti. Ancak AKP’nin polis ve yargı bürokrasisi içerisindeki Gülenci kadroları temizleyemediği ortadadır.

Son operasyon 14 Aralıktan birkaç gün önce dışarıya sızdırıldı ve twitterda “fuatavni” hesabı üzerinden ifşa edildi. Bu ifşaatta operasyonun Bugün ve Taraf gazetelerini de hedef alacağı iddia edilmişti. Bu ifşaat üzerine operasyonun kapsamının daraltıldığı da iddialar arasında.

Gülenciler Pazar günü başlayan operasyonu, gerçekleştirdikleri basın açıklamaları ve hamasi nutuklar eşliğinde protesto ederek hükümetin saldırısını teşhir etmeye ve AKP propagandasının etkisini zayıflatmaya çalışıyorlar. Demokrasiye ve basın özgürlüğüne darbe yapıldığını ileri sürüyor, özgür basının ve demokrasinin savunucusu pozları takınıyorlar.

Beri yandan, Erdoğan ve Davutoğlu kamplaşmayı derinleştirecek, gerilimi arttıracak açıklamalarla AKP tabanını tahkim etmeye çalışıyor. Karşıt cephedeki burjuva güçler de yaptıkları açıklamalarla gerilimi tırmandırıyor. 2015 seçimlerine yaklaşırken burjuvazi içerisindeki yarılma ve cepheleşme giderek tırmanıyor. AB’yi, basın özgürlüğüne ilişkin uyarıları üzerine “kendi işlerine baksınlar” diyerek tersleyen Erdoğan, “onlara muhtaç değiliz, kendi göbek bağımızı kendimiz keseriz” sözleriyle de AB’ye açıkça rest çekti. Bu yaşananların ardından 15 Aralık Pazartesi günü borsa düştü, döviz fırladı. Merkez Bankası müdahalelerinin TL’nin değer kaybını daha ne kadar süreyle frenleyebileceği belirsizdir. Türkiye içerisindeki siyasi gerilim, ekonomide biriken çelişkiler ve uluslararası alandaki (Rusya’da patlayan ekonomik kriz gibi) gelişmelerin üst üste binmesiyle başlayan Türk lirasından kaçış, ekonomik durumun ne denli kırılgan olduğunu ortaya koyuyor. Kısacası önümüzde her açıdan belirsizliklerle dolu bir süreç uzanıyor.

Operasyon neden Tahşiyeciler meselesi üzerinden geliştirildi?

Gülen Cemaatinin geçmişten bu yana devlet bürokrasisi, özellikle de polis-yargı-medya örgütlenmesi üzerinden giriştiği onca operasyon ve kumpas varken, hükümet, Gülencilere yönelik hamleyi neden Tahşiyeciler meselesi üzerinden geliştirmeyi tercih etti? Çünkü Gülencilerin AKP’yle can ciğer kuzu sarması oldukları dönemde gerçekleştirdiği diğer tüm operasyonlarda ve kurduğu kumpaslarda AKP doğrudan işin içindeydi.

Örneğin gazeteci Ahmet Şık, Gülencileri konu alan “İmamın Ordusu” kitabını yazdığı için Gülencilerin ve Erdoğan’ın hışmına uğramıştı. Ahmet Şık, kitabı henüz yayınlanmadan gözaltına alınmış, sahte delillerle Ergenekon operasyonuna dâhil edilmiş, Gülen ve AKP medyasının iftiralarıyla karalanmış ve bir yıldan fazla cezaevinde tutulmuştu. Ahmet Şık’ın, haksız yere hapse atılmasına ve kitabına yayınlanmadan el konulmasına yönelik eleştirilere Erdoğan şöyle yanıt veriyordu: “Bomba hazırlandığı bilgisini alan polisin hazırlık sırasında buna el koyması ne kadar doğru ise, tehlike arz eden bir kitaba polisin aynı muameleyi yapması doğaldır…” Gazeteci Nedim Şener ve daha nice medya çalışanı Gülencilerin kumpasına kurban edilip cezaevine yollanırken Erdoğan ellerini ovuşturuyordu. Dolayısıyla AKP, kendi de işin içinde olduğundan, Gülencileri kurdukları bu kumpaslardan ötürü yargılayamazdı.

KCK operasyonlarında ve tutuklamalarında da AKP Gülencilerle birlikte hareket ediyordu. 8 binden fazla Kürt siyasetçi, onlarca Kürt gazeteci, haklarında bıraktık delili, iddianame bile olmadan yıllarca hapis yatırıldı. Gülencilerin başını çektiği operasyonlara sadece Erdoğan ve AKP değil, bugün demokrasi havarisi kesilen ulusalcı burjuva kesimler de tam destek vermişti. Belediye başkanlarından ve meclis üyelerinden üniversite profesörlerine ve gazetecilere kadar binlerce insan haksız yere hapse tıkılırken, burjuva medyanın (birkaç dürüst gazeteci hariç) hemen hepsi toplumu bu tutuklamaların haklılığına inandırmak için yırtınıyordu. Demek ki Gülenciler, Kürt hareketine yönelik kumpaslarda üstlendikleri roller yüzünden yargılansalardı, işin ucu yine Erdoğan’a ve AKP’ye, hatta rejime dokunacaktı.

Askeri darbe örgütlemeye çalışanlara yönelik Ergenekon ve Balyoz davalarını başlatan da Gülen Cemaatinin yargı ve polis içerisindeki kadrolarıydı. Türkiye içinden ve dışından gelen bavullar dolusu belge ve istihbarat Gülen’in polis-gazetecileri üzerinden medyaya servis edilmişti. Askeri darbe hesaplarına ve başarısız kalmış girişimlere karşı haklı gerekçelerle başlayan davalar, dalga dalga genişletilirken cadı avına dönüştürüldü. Darbe örgütlenmesinin içerisinde yer almamış insanlar da tutuklama furyasına dâhil edildi. Kendisini Ergenekon davasının savcısı ilan eden Erdoğan, yapılan haksızlıklara ve hukuksuzluklara hep sahip çıktı.

Yargı, polis, istihbarat ve medya organizasyonları Gülenci örgütlenmeyi etkili bir silah haline getirmişti. Deniz Baykal’dan MHP’li üst düzey yöneticilere kadar, rakiplerinin yatak odalarında şantaj ve ayak kaydırma malzemeleri toplanırken Erdoğan, Gülencilerin faaliyetlerinden hiç şikâyetçi olmadı. Bu silah kendisine döndüğü anda işler değişti ve AKP Gülencilerin yasadışı faaliyetlerini keşfediverdi!

Gülenciler 17 ve 25 Aralık operasyonları yüzünden yargılansalardı ucu yine fena halde Erdoğan’a ve AKP’ye dokunacaktı. Gülenciler bu operasyonları AKP hükümetini ve Erdoğan’ı devirmek amacıyla yaptılar. Ancak bunu yapmak için topladıkları yolsuzluk ve rüşvet delilleri gerçekti. Kutulara istiflenen paraları ya da kola takılmış 700 bin liralık saati “montaj” diyerek geçiştirmek o kadar kolay değil. Tam da 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları takipsizlikle sonlandırılıp yolsuzlukların üzeri örtülmüşken, Gülencilerin topladığı “yasadışı” delilleri yeniden tedavüle sokmanın hiç gereği yoktu!

Erdoğan, 2002’de hükümeti kurarken de, 10 yıl boyunca faaliyetlerinden faydalanırken de, Gülen Cemaatinin ne olduğunu, nasıl çalıştığını gayet iyi biliyordu. Muarızlarına karşı silah olarak kullanabildiği yıllar boyunca, işine geldiği sürece Gülencilerle sıkı işbirliği içerisindeydi. Burjuva siyasi liderlerin oportünizmi kimi zaman döner kendilerini vurur. Rakiplerini alt ederken elzem saydıkları araç ve yöntemler gün gelir kendi ayaklarına da dolanır. Elbette burjuva siyasetçilerden ikiyüzlülüğü bırakıp ilkeli siyaset yapmalarını bekleyemeyiz. Çıkarcılık, ilkesizlik, fırsatçılık burjuva siyasetin doğasına içkindir.

Erdoğan ve AKP yöneticileri, Gülencilerin tüm tezgâhlarını, kumpaslarını, komplolarını, iftiralarını, yargı ve polis operasyonlarını destekledi, bunlardan faydalandı. Gülenci ekibin işlediği suçlar malûmdur, dosya kabarıktır. Ancak bu ekibin 2002’den 2013’e kadar işlediği tüm suçların siyasi sorumluluğuna Erdoğan ve AKP hükümeti de ortaktır. Gülencilerin bugüne değin kurduğu tüm kumpaslar ayrıntılarıyla açığa çıkartılmalı, bu kumpaslara destek olan, teşvik eden, işbirliği yapan, çıkar sağlamak için göz yuman tüm siyasiler de yargılanmalıdır!

AKP’nin Gülencilere yönelik saldırgan retoriğinin şiddetine aldanmamak gerekiyor. AKP, Gülencilerin bugüne değin kurduğu tüm kumpasları ayrıntılarıyla açığa çıkaracak yargı operasyonları yürütmekten kaçınacaktır. Çünkü her seferinde kendi suç ortaklıkları ya da siyasi sorumlulukları açığa çıkacaktır.

Gülen’in, Nurcu Risale gruplarından biri olan Tahşiyeciler ile çekişmesi üzerine, Gülenci örgütlenmenin bu gruba komplo kurduğu, 122 kişinin haksız yere hapis yatırıldığı iddiasıyla başlatılan 14 Aralık operasyonu uzun süre daha gündemde yer tutacak. Cemaate yönelik operasyon, Gülencilerin AKP ile doğrudan ilişkilendirilemeyecek ya da ucu Erdoğan’a dokunmayacak kumpasları üzerinden geliştirilecek. Erdoğan’ın liderliğinde otoriterleşme sürecinin ilerlemesinden endişe duyan dini cemaatlere de, “sizi Gülencilerin ya da başka derin yapıların saldırılarından biz koruruz; diğer cemaatlerle sorunumuz olmaz” mesajı verilmek isteniyor. Gülencilerin kabarık suç dosyası içerisinden Tahşiyecilere kurdukları kumpasın seçilip, Gülen medyasını da kapsayan operasyonun bunun üzerinden kurgulanmasının sebeplerinden biri de budur. Tahşiyeciler sorununun seçilmesinin bir başka önemli sebebi ise, AKP’nin, başta kendi tabanı olmak üzere, tüm dindar kesimlere Gülencilere karşı başlatılan saldırıyı kabul edilebilir göstermektir. Gülencilerin generallere, Kemalistlere, Kürtlere, sosyalistlere yönelik saldırılarının dava konusu yapılmasının, dindar kesimler için meşruluğu ve ikna ediciliği sınırlı kalabileceğinden, işe bu kesimler açısından daha elverişli bir noktadan başlamak uygun görülmüştür.

Basın özgürlüğü üzerine

Burjuva düzende basın ve genel olarak medya araçları sahiplerinin sesidir. Hemen hemen tüm medya büyük sermayenin tekelindedir. Kamuoyunu kendi çıkarları doğrultusunda etkilemek, algı operasyonlarıyla ulaştığı kitlelerin zihinlerini manipüle etmek burjuva medyanın gündelik işleri içerisinde yer alır. Büyük medya kuruluşları sermaye sınıfından; gazeteciler ve yazarlar da sınıflar mücadelesinden bağımsız olarak “özgür gazetecilik” yapamazlar. Televizyon dizileri ve filmler de burjuvazinin kitlelerin zihnini ve algısını manipüle etmek için kullandıkları etkili araçlardır. Samanyolu TV’de siparişle ve Gülencilerin politik yönlendirmeleriyle şekillendirilen Tek Türkiye, Şefkat Tepe/Sungurlar gibi diziler olduğu gibi, AKP’nin kontrolündeki medyada da Kızılelma, Reaksiyon gibi hükümetin politik amaçlarına hizmet etmesi için kurgulanmış diziler yer alıyor. Kısacası burjuvazinin hiçbir kliği diziler, filmler konusunda masum değil. İktidarın kitlelerin zihninde oluşturmak istediği Osmanlı imajı zedeleniyor diye, Erdoğan’ın Muhteşem Yüzyıl dizisine müdahalesi üzerine gelişen tartışmalar hatırlardadır.

Burjuvazinin basın özgürlüğü ile ilişkisi, demokrasiyle olduğu gibi ikiyüzlü bir ilişkidir. Türkiye’de sosyalist basının ve Kürt medyasının bugüne kadar yaşadıkları karşısında egemen sınıfın ve organik aydınlarının çoğunluğunun nasıl tutumlar geliştirdiğine bakıldığında, burjuvazinin basın özgürlüğü konusunda ne denli ikiyüzlü davrandığı da görülür. Bugün Zaman gazetesinin önünde “özgür basın susturulamaz” sloganlarının atılması da tam bir ikiyüzlülüktür. Burjuva medyanın hiçbir kesimi “özgür basın” olarak adlandırılamayacağı gibi gerçek bir basın özgürlüğünü de savunmaz.

Öte yandan, bugün yaşananları basın özgürlüğüne saldırı olarak lanse etmek ne denli ikiyüzlülükse, bir otoriterleşme sürecinin yaşandığı ve demokratik hakların gasp edilmekte olduğu da o denli gerçektir. AKP, Gülencilere karşı operasyonu bahane ederek, Gezi eylemcilerinden Kürt hareketine kadar, kendisine karşı tehlike olarak gördüğü her tür muhalefeti darbecilik çuvalına tıkıştırmaya çalışıyor. Darbeciliğe karşı “milli iradeyi” savunma bahanesi ile giderek saldırganlaşıyor, otoriterleşiyor. Erdoğan Bonapartlaşma yolunda ısrarla ilerliyor. Bu gidişatı durdurmak ve tüm bu pisliği tarihin çöp tenekesine göndermek için işçi sınıfının devrimci mücadelesini yükseltmekten başka bir yol bulunmuyor.