Navigation

Kriz, Savaş ve Yükselen Faşizmin Bir Ürünü: Trump

Tüm dünyada burjuvazi derin bir çıkışsızlığın içinde debelenip duruyor. Ne yapacaklarını, bu krizden nasıl çıkacaklarını bilmez bir halde, krizi yönetmeye çalışarak günü kurtarma uğraşındalar. Tüm nesnel koşullar faşizm eğilimini ve emperyalist savaşın derinleşip yaygınlaşmasını giderek daha güçlendiriyor. Kitlelerin hoşnutsuzluğunun ve öfkesinin farkındalar ve bunun devrimci bir arayışa kanalize olmaması için bir yol arıyorlar. Kitleler manipüle ediliyor, korkutuluyor, güce tapar hale getiriliyor, önlerine güçlü lider pozlarındaki sahtekârlar konuluyor ve kitlelerin kendilerini bu liderlerle özdeşleştirip, sorgusuz sualsiz onların peşine takılması isteniyor. Ama bunu ilânihaye başaramayacaklar. Gün gelecek her şey tersine dönecek.

ABD başkanlık seçimlerinde Trump’ın kazanması burjuva kamuoyunda büyük bir “şaşkınlık” yarattı. Şimdi tüm ülkelerdeki burjuvalar önlerinde nasıl bir dönemin uzanacağını hesaplamaya çalışıyorlar. Daha baştan belirtmekte fayda var, Trump’ın Beyaz Saray’a yerleşmesiyle öncekinden tümüyle farklı bir döneme girilmiş olmayacak! Trump, yeni bir dönemin işaret fişeği değil, 2000’lerin başından bu yana hüküm süren kapitalizmin tarihsel krizinin yarattığı koşulların bir ürünü, sonucudur. Trump’ın başkanlığı, uzun zamandır değindiğimiz eğilimlerin daha da somutlandığı anlamına geliyor.

Nicedir bu derin tarihsel krizin tüm dünya çapında yol açtığı felâketlere, son derece ağır iktisadi yıkıma, dünyanın çeşitli bölgelerinde artan askeri gerilimler ve irili ufaklı savaşlarla seyreden ve giderek yayılıp şiddetlenen üçüncü dünya savaşına, tüm kapitalist ülkelerde burjuva demokrasisinin yerini otoriter rejimlere bırakma eğilimine işaret ediyoruz. İleri kapitalist ülkelerde nevzuhur eden faşist hareketler, ırkçılığın ve yabancı düşmanlığının yükselişi, muhafazakârlaşma eğilimi, toplumsal çürümenin katmerlenerek derinleşmesi gibi olgular esas olarak kapitalizmin bu tarihsel krizinin beslediği olgulardır. Bu derin tarihsel kriz kapitalizmin olağan döngüsel krizlerinden ayrışıyor; böylesi tarihsel krizlerden büyük çalkantılar yaşanmaksızın iktisadi mekanizmalar aracılığıyla kendiliğinden çıkışın önü kapalıdır. İktisadi, siyasi, askeri ve toplumsal planda çok büyük altüst oluşlar, savaşlar da dahil olmak üzere büyük çaplı yıkımlar yaşanmaksızın bu derin tarihsel krizlerden bir çıkış yolu bulunmuyor. Eski statükonun tümüyle bozulduğu, dengelerin tümüyle değiştiği, düzenin çatırdamaya başladığı, emperyalist rekabet ve paylaşım kavgasının had safhaya ulaştığı, toplumların siyasal krizlerle sarsıldığı, sosyal buhranların derinleşip toplumsal kutuplaşmanın arttığı bir dönemden bahsediyoruz.

Tastamamdır ki bu zemin, ardarda birçok “şaşırtıcı”, “öngörülmeyen”, “beklenmedik”, “sıra dışı” sürprizlere de temel teşkil ediyor. Birleşik Krallık’ın AB’den çıkış kararı almasından Avusturya’da faşist bir cumhurbaşkanı adayının seçimi kıl payı kaybetmesine, Yunanistan’da, Benelüks ülkelerinde, Fransa’da, Almanya’da ve İtalya’da faşist partilerin ciddi yükselişinden Kolombiya’da yüksek oyla kabul edilmesi beklenen barış anlaşmasının referandumda reddedilmesine kadar birçok siyasal gelişme bu zeminden besleniyor. Derin tarihsel kriz ve doğurduğu üçüncü paylaşım savaşı tüm dünyada bütün dengeleri altüst ediyor, “sürprizler” üretiyor. Çalkantılarla dolu, anormal görünenin normalleştiği, akıldışılığın hüküm sürdüğü bir dünyada yaşıyoruz. Gün her türlü çılgının sahnede arzı endam etme günüdür, çünkü kapitalist sistem zıvanadan çıkmakta ve beraberinde insanlığı da bu çılgınlık girdabına çekmektedir.

Trump’ın “zaferi” ancak bu arka plan üzerinden sağlıklı bir şekilde değerlendirilebilir. Onun suratında adeta çivisi çıkan bu kapitalist dünyanın en çirkin yüzü sırıtmaktadır.

Demokrasi mi dediniz?

Tüm Trump karşıtı burjuva ideologlar nasıl olup da onun kazandığına dair çeşitli yorumlar yapıyorlar. Sanki ortada gerçekten eşit bir yarış varmış gibi ve sanki Trump oyların çoğunu kazanmış gibi! Halbuki her şeyden önce, bunun gerçek bir zafer olmaktan ziyade Amerikan demokrasisinin sahteliğini, ikiyüzlülüğünü ve sınırlarını gösteren önemli bir örnek olduğunu vurgulamak gerekir. Neden?

Birincisi, eğer oy dağılımına bakacak olursak, seçimin galibi Trump değil Clinton’dur. Clinton, Trump’tan 1 milyon civarında daha fazla oy almıştır! Ama ABD’de halk başkanı doğrudan seçmediği, sadece başkanı seçecek olan seçicileri seçtiği için zafer Trump’ın olmuştur (ya da seçiciler kurulunda yapılacak oylamada bir sürpriz olmazsa öyle görünmektedir). Seçici delegelerin seçiminde kullanılan “süpürme yöntemi” de (yani eyalette diğerinden bir oy fazla alan adayın tüm delegelikleri kazanması) ayrı bir garabettir, halkın tüm eğilimlerinin yansıtılması değil, “istikrar”a endeksli anti-demokratik bir uygulamadır. Göklere çıkarılan Amerikan demokrasisinin burjuva düzeni korumak için geliştirdiği bu emniyet sübaplarının (iki dereceli dolaylı seçim sistemi ve kazanan hepsini alır ilkesi) anti-demokratik tabiatına dair burjuva yorumcularda tek bir ciddi satır bile bulmak mümkün değildir.

İkincisi, halkın kendi yöneticilerini seçmesi ilkesine dayanan demokrasinin kapitalist toplumda ne denli içi boş bir kabuğa dönüştürüldüğü bir kez daha açığa çıkmıştır. Amerikan seçmenlerinin yarısı sandığa gitmemiştir. Bir başka deyişle, bıraktık Amerikan halkının çoğunluğunu, oy hakkına sahip olanların bile ancak dörtte birinin desteğini alan ve ikinci gelen bir aday başkan seçilmiştir. Aslında tüm ileri kapitalist ülkelerde on yıllardır gördüğümüz manzara budur. Ama son yıllarda seçimlerle hiçbir şeyin değişmediği algısı giderek emekçi kitlelerde daha derinlere nüfuz etmekte, anlamlı bir alternatifin yokluğunda kitleler seçkinlerin oyunu olarak gördükleri siyasetten de soğumaktadırlar. Burjuva demokrasisinin bu çürümüşlüğü bir yandan da seçimlerin anlamsız ve gereksiz olduğu söylemine güç vererek faşist demagojiyi beslemektedir.

Üçüncüsü, 6 milyona yakın ABD yurttaşı başta hüküm giymiş olmaları olmak üzere türlü gerekçelerle oy verme hakkından mahrum edilmişlerdir. Oy verme hakkından fiilen soğutulanlarla birlikte düşünüldüğünde, modern burjuva demokrasilerinin, gerçekte köle sahibi yurttaşların demokrasisinden ibaret antik Yunan ve Roma demokrasilerinden kategorik olarak çok da ileride olmadıkları görülmektedir.

Dördüncüsü, tüm bu sınırlamalar dahilinde bile gerçekten eşit bir siyasal yarışma ve rekabeti burjuva demokrasisinde aramak nafiledir. Öne çıkartılan adaylar büyük burjuvazinin bir parçası, temsilcisi ve kuklasıdırlar. Onlar tarafından finanse edilir, yönlendirilir ve yönetilirler. Basını, televizyon ve radyoları, matbaaları, interneti, reklâm şirketlerini, ulaşım araçlarını, organizasyon şirketlerini vb. elinde tutan büyük sermayenin desteğini almadan, devasa bir ülkede sesini duyurmanın imkânsızlığı apaçıktır. Bu o denli böyledir ki, gerek Amerikan seçmenlerinde gerekse de tüm dünyada ABD seçimlerinde sanki iki aday yarışmakta gibi bir algı son derece ağır basmaktadır. Hâlbuki gerçeklik bu değildir. Son seçimlerde, Trump ve Clinton’un 60’ar milyon civarındaki oyuyla karşılaştırıldığında çok cılız kalsa da “liberter” aday Johnson 4 milyon, Yeşil Parti’den Jill Stein da 1,2 milyon oy almıştır. Toplamda 40 civarında aday vardır ancak bunların sesi o denli kısılmaktadır ki, adeta varlıkları bile bilinmemektedir. Amerikan burjuvazisi, elinde tuttuğu basın-yayın tekeliyle halkı adeta iki adaya mahkûm etmektedir. Her seferinde birbirinden beter bu iki adaydan birini seçmeye zorlanan kitlelerin sandığa soğumalarına şaşırmamak gerekiyor.

İşin özü, Amerikan demokrasisi, halkın silahlanmasına dayalı bir bağımsızlık savaşından doğuşunun getirdiği görece demokratik tarihsel özelliklerini süreç içerisinde yitirerek, emperyalizm çağında burjuva demokrasisinin çürümüşlüğünün en bariz görünümlerini sergilemektedir. ABD başkanlık seçimleri emekçi kitleler açısından bir seçim değil bir açmazdır: kırk satır mı, kırk katır mı? Amerikan demokrasisi, demokrasinin plütokrasiye dönüşümünün en çarpıcı örneğidir: “Plütokrasi kavramı, yönetme erkinin toplumun tepesinde sivrilen zengin ve ayrıcalıklı bir zümre tarafından ele geçirilmesine dayanan oligarşik bir yönetim biçimini anlatıyor. Özetle «zenginlerin yönetimi» anlamına gelen plütokrasi kavramı, kapitalizmin ilerici barutunu yitirmesi ve buna koşut olarak burjuva düzenlerde demokrasinin daralmasıyla ortaya çıkan siyasi gerçekliğe işaret ediyor. Siyaset bilimi ve hukuksal açıdan faşizm benzeri olağanüstü bir rejimin kurulması söz konusu olmasa dahi, kapitalist ülkelerde genelgeçer pek çok husus hesaba katıldığında, burjuva yönetimlerin bir zenginler yönetimine, plütokrasiye dönüştüğü doğrudur. (…) Kitlelerin katıldığı burjuva demokratik devrimlerle biçimlenen Amerika ve Avrupa örneklerinde, başlangıçta halkın daha geniş kesimlerine dayanan siyasi iktidarların yerini giderek bir zenginler yönetimi almıştır.” (Elif Çağlı, Demokrasi ve Plütokrasi, 28/6/2014, marksist.com)

Trump neden ve nasıl kazandı?

Her şeye rağmen Trump’ın nasıl kazandığı sorusunun bir anlamı var. Ancak sanıldığının ve yorumlara temel teşkil ettiğinin aksine, Trump’ın oy oranında da oy sayısında da belirgin bir artış sözkonusu değildir. Zira son dört başkanlık seçiminde Cumhuriyetçi adayların oylarının hep 60 milyon civarında seyrettiğini görüyoruz. Demokrat adayların oy sayısı ise, Obama’nın 2008’deki ilk adaylığıyla birlikte 70 milyona çıkmış ve son seçimlerde büyük bir düşüş yaşanarak 60 milyona gerilemiştir. Demek ki belirgin değişim, Demokrat Parti adaylarının oy sayısındaki bariz düşüştür ve esas açıklanması gereken budur. Açık ki, burada temel faktör, ne kadar parlatılmış olursa olsun, Obama’nın iki dönem boyunca verdiği sözlerden hemen hiçbirini tutamamış olması ve Clinton’un da onun basit ve ikiyüzlü bir tekrarı olacağının seçmenlerin önemli bir bölümü tarafından net bir şekilde anlaşılmış olmasıdır.

Yapılan birçok anket, Clinton yerine Bernie Sanders’ın Demokrat Parti adayı olması durumunda Trump’ı ezici bir şekilde yenilgiye uğratacağını gösteriyordu. Ancak Sanders’ın sosyal-demokrat söylemi bile ABD sermayesine fazla gelmiş ve onları ürkütmüştür. Sanders’ın önünün türlü manevra ve hilelerle kesilmesi, belirgin bir değişim için ona ümit bağlayan emekçi kitlelerin hayal kırıklığına uğraması ve sandığa gitmemesi sonucunu doğurmuş görünüyor.

Dünyayı sarsan tarihsel kriz Amerikalı emekçileri de büyük zorluklarla karşı karşıya bırakmıştır. İşsizlik artmış, reel ücretler düşmüş, çalışma koşulları ağırlaşmıştır. Milyonlarca emekçi, başta ev kredileri olmak üzere borçlarını ödeyemez bir duruma sürüklenirken, daha fazlası da bu tehditle yaşamanın getirdiği her türlü sorunla boğuşuyor. ABD sanayi sermayesi ülke içi yatırımlarını azaltıp bunları yabancı ülkelere kaydırdıkça, sadece son on beş yılda 60 bin fabrika kapanmış ve 5 milyon sanayi işçisi daha işsizliğe sürüklenmiştir. Kapanan fabrikalarla birlikte ABD’nin meşhur eski sanayi kentleri birer ölü kente dönüşmüştür. Michigan, Illinois, Ohio ve Pensilvanya eyaletlerinde bu durum belirgindir. Örneğin Michigan eyaletinin meşhur otomobil sanayi merkezi Detroit bugün artık “sanayisizleşmiş” ve terk edilmeye başlanmış durumda, şehrin üçte biri satılık ve bomboş, suç oranları tırmanmış ve altyapı çökmüş durumda. Sanayiye dönük üretken yatırımlar yurtdışına kayarken, ülke içindeki yatırımlar bariz bir şekilde üretken olmayan alanlarda (hizmet ve özellikle de finans sektörü) yoğunlaşıyor. Çarpıcı bir veri: 1965 yılında yurtiçi hasılada sanayi üretiminin payı %53 iken, bu rakam 1988’de %39’a, 2015 yılında ise %19’a düşmüştü. Son krizle birlikte şirket kurtarmaları için finans devlerine trilyonlarca dolar akıtılırken, bu “önlemler”in ekonomik bir düzelmeye ve emekçilerin yaşamlarında bir iyileşmeye yol açmaması, büyük bir tepki topluyor. Zira ücretli çalışan her dört kişiden üçünün reel gelirlerinde bir iyileşme olmadığı gibi, bu kişiler her iş değişikliğinde daha düşük ücretlerle ve daha ağır koşullarda çalışmayı kabul etmek zorunda kalıyorlar. Çeşitli araştırmalar, Amerikan gençliğinin, “ilk defa” ailelerinden daha kötü koşullarda yaşadığını ortaya koyuyor, üstelik kalıcı ve güvenceli gözüken işlerde değil, güvencesiz ve geçici işlerde çalışarak. Amerikan rüyasının kâbusa dönüşüm tablosu kabaca budur. Meşhur Amerikan “orta sınıf kültürü” çökerken, yerini, dışlanmışlık, mağduriyet, reddedilmişlik, güvencesizlik, gelecek kaygısıyla dolu bir psikolojiye terk ediyor.

Clinton’ın üzerinde neredeyse hiç durmadığı, Trump’ın ise çarpıtıp manipüle ederek de olsa döne döne vurguladığı hususlardı bunlar. Trump, zenginlerin ve güçlülerin borusunun öttüğü yozlaşmış ve kokuşmuş bu sistemin değiştirilmesi gereğinden, ABD’nin imzaladığı serbest ticaret anlaşmalarının iptal edileceğinden, ülkeyi işgal eden Çin mallarına yüksek vergiler koyacağından, finans şirketlerinin başlarındaki CEO’ların kokuşmuşluğundan dem vuruyor, sanayi işletmelerini Amerika’ya geri getireceğinden, ABD’nin tekrar büyük bir sanayi gücüne dönüştürüleceğinden, işsizliğe son verileceğinden bahsediyor, bu konular konuşmalarında epey ağırlıklı bir yer tutuyordu. Öyle ki, Trump’a sempati duyduğunu belirtenler arasında yapılan araştırmalar, bu kesimin “iyi bir iş ve ekonomi” meselesini en önemli sorun olarak gördükleri, “göçmen meselesi”nin ise ancak üçüncü sırada yer bulduğunu gösteriyor. Amerikan sendika konfederasyonlarından AFL-CIO (Amerikan İşçi Sendikaları Federasyonu- Sanayi Örgütleri Kongresi) üyesi Working America örgütünün başkanı, yaptıkları anket çalışmalarını yorumlarken şunları söylüyor: “İnsanlar bağnaz olduklarından çok daha fazla ürkekler (…). Anket, uzun süredir duyduklarımızı teyit etti: İnsanlar bıkmış durumda, acı çekiyorlar, çocuklarının bir gelecek sahibi olmayacağından endişe ediyorlar (…) krizden bu yana beklenen kalkınma yaşanmadı, her aile bir şekliyle onun bıraktığı dertlerden muzdarip.

Obama’ya büyük bir beklentiyle bel bağlayan işçiler, emekçiler, büyük bir hayal kırıklığına uğradılar. Tam da bu yüzden, hoşnutsuzluk ve hep zenginlerin lehine işleyen sisteme dönük öfke gün geçtikçe birikti. Kitlelerin bu hoşnutsuzluğuna hiçbir şekilde dokunmayıp, Trump’ın kabalığı, patavatsızlığı, ırkçılığı, göçmen düşmanlığı vb. üzerinden onu köşeye sıkıştırmaya çalışan Clinton, tuzukuru bir seçkin algısını daha da derinleştirdi. Çok açık ki, Clinton, kurulu düzenin (müesses nizam – establishment) ve Wall Street’in has adamı, bir seçkin, neoliberal politikaların ve globalizmin temsilcisi, Obama döneminin devamcısı olarak görüldü ve gerçekten de öyleydi. Trump ise, faşist demagojinin temel yaklaşımlarını sergileyerek, kitlelerin birikmiş öfkesine bir “çıkış yolu” göstermiş (kuşkusuz büyük bir yalandır) ve bununla o kitlelerden artan bir destek sağlayamamış olsa da en azından bu kitlelerin Clinton’a oy vermesini engellemiş oldu.

Dolayısıyla, Trump’ı analiz ederken meseleyi onun ırkçılığı ve bağnazlığına indirgemek aslında topu taca atmak anlamına geliyor. Dahası, seçim sonucunu bu iki kavrama indirgeyen bir değerlendirme, aslında tam da liberalizmin değirmenine su taşımak oluyor. Zira Trump, elbette ırkçıdır, elbette bağnazdır ama onun kampanyasında öne çıkan unsurlar yalnızca bunlar değildir. Trump’ın izlenmekte olan ekonomi politikalarına getirdiği “eleştiriler”, onun “sistem karşıtı” söylemleri liberaller tarafından göz ardı ediliyor, zira onlar da bu politikaların birinci dereceden sorumlusudurlar ve bu politikaların gerek ABD’yi gerekse de dünyayı emekçiler açısından çevirdiği cehennemin zebanisidirler. Trump’ın ırkçılığını, kendi liberal ve globalist gaddarlıklarını örtbas etme aracı olarak kullanıyorlar. The Guardian gazetesinde Amerikalı politik analist Thomas Frank, bu noktayı güzel tespit etmiş: “Biz liberallerin bu acil durumda, milyonlarca beyaz emekçinin düş kırıklıklarında, sönüp giden kentlerinde, baş aşağı giden hayatlarında oynadığı rolü itiraf edemiyoruz. Onları çarpık ırkçı görüşleri sebebiyle azarlayarak, Trumpçılığın neoliberalizmin gerçek anlamda başarısız olduğunun kaba ve çirkin bir sonucu olduğu gerçeğine gözlerimizi kapatmak çok daha kolay.

Şimdi ne olacak?

Trump kazandı diye ABD’nin ve dünyanın gidişatında köklü bir değişim olacağını söylemek mümkün değil. Burjuva basında, Trump’ın “değerler” yerine “çıkarları” öne çıkaran dış politika anlayışının dünyaya felâketler getireceğini ileri sürenler var. Sanki Obama’nın Demokrat yönetimi ya da Clinton’ın önerdiği dış politika demokrat değerleri temel alıyormuş gibi. Sanki dünyanın başına bir dolu felâket Demokrat yönetimler sırasında gelmemiş gibi. Ve sanki üçüncü dünya savaşını bugüne dek yürütüp giderek körükleyenler ABD emperyalizminin dümenindeki Demokrat yönetimler değilmiş gibi.

Dünya zaten muazzam bir kapitalist kriz, onun doğurduğu emperyalist savaş ve faşizm eğilimiyle cebelleşiyor. Obama başkanlığı kazandığında, yepyeni ve olumlu bir döneme girileceği, yoksullar için daha iyi bir Amerika ve dünya halkları için daha barışçıl bir dünya vaazları ayyuka çıkmıştı. Daha iktidarının ilk döneminde Nobel Barış Ödülüne layık görülen Obama, üçüncü dünya savaşının daha da derinleştirilmesinden başka hiçbir şey yapmadı. Siyah Obama’nın döneminde siyahların katledilmesi had safhaya ulaştı. Trilyonlar ABD’nin süper-zenginlerinin kasasına akarken, yoksulluk daha da derinleşti. Vaktiyle onun için yaratılan iyimser hayaller ne derece gerçek dışıysa, bugün Trump için ileri sürülen aşırı karamsar senaryolar da o denli abartılıdır, zira ABD’yi ne Obama yönetiyordu ne de Trump yönetecek. Obama’nın Trump’ın seçilmesinin ardından yaptığı açıklama da aslında bu gerçeği itiraf niteliğinde: “8 sene önce Bush ile benim aramda da çok büyük fark vardı. Çok profesyonel davrandılar, rahat bir geçiş sağladık. Çok çabuk fark ediyorsunuz şunu, başkanlık ve başkan yardımcılığı hepimizden büyük olgular.

Gerçekten de, onlar süper-zenginler sınıfının kuklalarıdırlar, yönetenler, ABD’ye ve dünyaya hükmedenler, en büyük emperyalist sermaye gruplarıdır, plütokrasidir. Seçilmiş görünenler esasen sistemin demokratik makyajıdırlar, işleri yürüten ise gerçekte onları sarıp sarmalayan profesyonel atanmışlardan oluşan “pratik hükümet”tir. Onun da rotasını çizen gerçek iktidar devlet aygıtıdır, Pentagon’dur, CIA’dir, NSA’dir, yüksek yargıçlardır, üst düzey bürokratlardır. Ve hepsi de binbir türlü bağla ülkenin en büyük sermaye gruplarına (finans-savunma-enerji oligarşisine) bağlıdır, ipleri onların elindedir. İpleri elinde tutanlar, Başkan kim olursa olsun, kendi stratejileri doğrultusunda ona gerekli ayarı çekerler.

İşçi sınıfının devrimci örgütlülüğünün son derece cılız olduğu bu dönemde, dünya zaten krizle çalkalanmakta, emperyalist dünya savaşının yaygınlaşıp derinleşmesine ve faşist eğilimlerin serpilip gelişmesine doğru gitmektedir. Trump, bu gidişata kendi rengini elbet verecek ve kimi nüanslar oluşturacaktır. ABD’de ırkçılığın, yabancı ve göçmen düşmanlığının, cinsel ayrımcılığın, İslamofobi ve homofobinin artacağı, anti-demokratik uygulamaların daha da güçleneceği ve bu faşizan görüşlerin daha geniş bir meşruiyet kazanacağı açıktır. ABD’de göçmen karşıtı politikaların daha da katılaşması ve sınırdışı etme uygulamalarının hayata geçirilmesi mümkündür. Ancak tüm bunlar, sistemin üstündeki “demokrat” şalın yırtılarak altındaki gerçeklerin çok daha net görünmesini de sağlayacaktır.

Diğer taraftan Trump’ın, seçim kampanyası boyunca, ABD’nin kendi içine dönmesi ve iç sorunlarına odaklaşması gerektiği söylemini öne çıkarması kimseyi yanıltmamalı. Meşhur Amerikan izolasyonizmi öleli yüz yıldan fazla olmuştur ve diriltilemez. Onu sözde diriltme çabaları, günümüzde olsa olsa emperyalist rekabet ve düşmanlığı daha da körükleyerek, yürüyen savaşı derinleştirmeye hizmet eder.

Trump’ın seçilmesi ne ABD ekonomisinin ciddi bir toparlanışı anlamına gelecektir ne de emperyalist savaşın sona erişi. Kuşkusuz ABD’nin Suriye başta olmak üzere Ortadoğu politikalarında belli bir değişim sözkonusu olabilir (ve bu savaşa katılan diğer güçler üzerinde ciddi etkiler yaratabilir), ancak Ortadoğu savaşı, bugün üçüncü dünya savaşının en önemli cephesi olsa da tek cephe değildir. Asya-Pasifik’te ABD-Japonya ile Çin-Rusya blokları arasında işler giderek kızışmakta, Ukrayna’da savaş devam etmekte, Doğu Avrupa’da ABD-NATO yığınağı artmakta ve ABD-Rusya arasındaki gerilim tırmanmaktadır.

Tüm dünyada burjuvazi derin bir çıkışsızlığın içinde debelenip duruyor. Ne yapacaklarını, bu krizden nasıl çıkacaklarını bilmez bir halde, krizi yönetmeye çalışarak günü kurtarma uğraşındalar. Tüm nesnel koşullar faşizm eğilimini ve emperyalist savaşın derinleşip yaygınlaşmasını giderek daha güçlendiriyor. Kitlelerin hoşnutsuzluğunun ve öfkesinin farkındalar ve bunun devrimci bir arayışa kanalize olmaması için bir yol arıyorlar. Kitleler manipüle ediliyor, korkutuluyor, güce tapar hale getiriliyor, önlerine güçlü lider pozlarındaki sahtekârlar konuluyor ve kitlelerin kendilerini bu liderlerle özdeşleştirip, sorgusuz sualsiz onların peşine takılması isteniyor. Ama bunu ilânihaye başaramayacaklar. Gün gelecek her şey tersine dönecek.

Yıllardır Türkiye’deki gidişatın bu topraklara has bir istisna olmadığını söyleyip durduk. Bugün ABD’de yaşanan gelişme, diğer saptamalarımızın yanı sıra bu saptamayı da doğrulamaktadır. TC egemenleri ve onların yardakçı ideologları Trump’la iyi bir ortaklık hayalleri kuradursunlar, genel olarak heveslerinin kursaklarında kalacağını tahmin etmek zor değil. Kapitalizmin tarihsel krizi faşizmi de emperyalist savaşı da körüklüyor. Ama unutmayalım ki, savaşlar aynı zamanda devrimlerin de dölyatağıdır.