Navigation

Asya-Pasifik Bölgesinde Emperyalist Gerilim

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Asya-Pasifik hattında çıkarları çatışan iki kamp mevcut. Bunlardan birini, ABD ve bu süper gücün işbirliği içinde olduğu ülkeler oluşturuyor. Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) örgütü içinde etkisini büyük oranda kullanan ABD, kapitalist krizle birlikte artık mevcut pozisyonunun yetersiz kaldığını anlamış ve uygulamaya geçirdiği stratejik hamlelerle bunu değiştirmeye çalışmaya başlamıştır. Asya-Pasifik hattının diğer kampını ise Şangay Beşlisi olarak yola çıkan ve daha sonra adını Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) olarak değiştiren kamp oluşturuyor. Bu kampın başını Rusya ve Çin (bu örgüte dâhil olan diğer devletler Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan’dır) çekiyor. ŞİÖ, üye ülkelerin yanı sıra 10’un üzerinde ülke ile de ilişkilerini diyalog vb. adlarla sürdürüyor. Üye sayısı önümüzdeki yıldan itibaren 8’e çıkacak bu birlik, bölgede Rusya ve Çin’in önderliğinde hareket ediyor.

Dünya kapitalist sistemi yoğun bir istikrarsızlık, kaos ve ertelenemeyecek boyutta bir yapısal krizin ortasında sarsılıyor. Yerküremiz tarihte eşi benzeri görülmemiş bir yıkımla yüz yüze. 90’lı yıllarla birlikte mayalanan Üçüncü Emperyalist Paylaşım Savaşı, pek çok bölgeyi son derece sert bir çekim kuvvetiyle içine alıyor. Bu girdaba kapılan bölgelerden biri olan Ortadoğu, emperyalist kutup başlarının pozisyonlarını, yönelimlerini, hedeflerini, işbirliklerini ve stratejik hamlelerini ortaya koydukları kanlı bir emperyalist savaş cephesidir.

Emperyalist rekabetin iyice kızıştığı ve çatışmanın sıcak savaşa dönme ihtimalinin son derece güçlü olduğu bir başka bölge de Asya-Pasifik hattıdır. 2007’de yaptığımız bir değerlendirmede şunları yazmıştık: “ABD’nin başını çektiği emperyalist savaş Ortadoğu’da yoğunlaştığından ötürü tüm dikkatler bu bölgeye çevrilmiş durumda. Lakin emperyalist hegemonya kavgası her bölgede giderek kızışıyor ve tüm güçleri aktif bir şekilde savaş hazırlığına itiyor. Emperyalist savaşı niteliksel olarak etkileyecek ve yönünü değiştirecek esas gelişmeler Asya’da yaşanıyor. Rusya, Çin, Hindistan ve Pakistan’dan sonra Kuzey Kore’nin de nükleer silahlara sahip olması ve bilahare Japonya’nın nükleer silahlara sahip olma arzusunu dillendirmesi gelecek kara günlerin habercisidir. Patlak verecek bir savaşın bir nükleer felâket doğurması işten bile değil. Cephaneliklerin birer müze olmadığı bir gerçek!” (Utku Kızılok, Uluslararası Siyasetin Eğilimleri ve İşçi Sınıfı, Ocak 2007, marksist.com)

Söz konusu bölgede devam eden gerilim bugün hem siyasi hem de askeri açıdan kaynama noktasına ulaşmıştır. Emperyalist güçlerin hegemonya yarışı açısından son derece önemli olan bu bölge, dünya nüfusunun yarısından fazlasını, dünya ekonomisinin ise %60’ını oluşturuyor. Bölge petrol, doğalgaz, enerji bakımından zengin kaynaklar barındırıyor. Tüm bunlar bu bölgeyi emperyalist güçler açısından vazgeçilmez kılıyor.

Daha da önemlisi, gerek ekonomik gerekse askeri açıdan hızla büyüyen ve önümüzdeki yıllarda ekonomik açıdan ABD’yi geçeceği öngörülen Çin bu bölgede yer alıyor. Devasa bir güç haline gelen Çin yalnızca bölgeyi kendi hegemonyası altına almak üzere çalışmıyor, aynı zamanda Afrika’dan Ortadoğu’ya nüfuz alanlarında da etkin olmaya çalışıyor. Bu durum emperyalist kapışmayı körüklüyor.

Asya-Pasifik hattında çıkarları çatışan iki kamp mevcut. Bunlardan birini, ABD ve bu süper gücün işbirliği içinde olduğu ülkeler oluşturuyor. İkinci Dünya Savaşından sonra yükselen güç ABD, “soğuk savaş” dönemi boyunca hasmı SSCB’yle kıyasıya bir rekabete girişmişti. Son derece sıcak güç denemelerinin, silahlanma yarışının, ekonomik ve askeri büyümenin yaşandığı bu süreçte ABD, bölgede kök saldı, ekonomik ve siyasi olarak gelişti. Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) örgütü içinde etkisini büyük oranda kullanan ABD, kapitalist krizle birlikte artık mevcut pozisyonunun yetersiz kaldığını anlamış ve uygulamaya geçirdiği stratejik hamlelerle bunu değiştirmeye çalışmaya başlamıştır.

Asya-Pasifik hattının diğer kampını ise Şangay Beşlisi olarak yola çıkan ve daha sonra adını Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) olarak değiştiren kamp oluşturuyor. Bu kampın başını Rusya ve Çin (bu örgüte dâhil olan diğer devletler Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan’dır) çekiyor. Haziran ayında yapılan ŞİÖ Konseyi toplantısında Hindistan ve Pakistan’ın da 2017 yılından itibaren bu örgüte üye olmaları kararlaştırıldı. Gelecek yıl içinde ise İran’ın üyelik sürecinin başlaması yüksek bir ihtimal olarak görülüyor. ŞİÖ, üye ülkelerin yanı sıra 10’un üzerinde ülke ile de ilişkilerini diyalog vb. adlarla sürdürüyor. Üye sayısı önümüzdeki yıldan itibaren 8’e çıkacak bu birlik, bölgede Rusya ve Çin’in önderliğinde hareket ediyor.

Çin son 30 yıl içersinde ekonomik başarıları ve silah sanayiindeki ilerlemeleri sayesinde Asya-Pasifik bölgesinde ABD karşısında rekabet edebilecek bir güç konumuna yükseldi. Çin emperyalizmi öteden beri ABD’nin tek mutlak güç olmasına karşı açıktan itirazlarını belirtiyorken aynı zamanda ABD karşısında ekonomik-stratejik ortaklıklar oluşturmaya da devam etti. Çin bölgede ekonomik ve siyasi kazanımlarını arttırmasıyla birlikte bu ayrıcalıklı konumu yitirmemek için “güvenlik sorunu”nu birincil öncelik olarak görüyor. Bu bağlamda Çin’in askeri bütçe olarak ayırdığı 150 milyar doların üçte ikisine yakını donanmaya ayrılmış durumda. Donanma gücü Asya-Pasifik bölgesinde otoritenin önemli ölçütlerinden birini oluşturduğundan, bu alana ağırlık veriliyor. Okyanusun amirali olmanın büyük deniz yollarının güvenliğinden geçtiğine inanan Çin, Asya-Pasifik bölgesine nükleer füze fırlatma kapasitesine sahip modern gemileri, denizaltıları, hücum botlarını yığmış durumda.

Ticari limanların yanı sıra askeri üs olarak kullanılabilecek limanlar konusunda da kıyı ülkeleriyle anlaşmalara giren Çin Maldiv adaları, Marao limanı, Gwadar limanı, Hambantota limanı, Chittagong limanı, Koko limanı (bu limanlar Çin’in kıyı ülkeleriyle anlaşmaları çerçevesinde bulunuyor, doğrudan Çin’in kendi liman ya da toprakları değil) ile okyanus savaşına hazırlıklarını yapmaktadır. Ayrıca diğer bölgelerden gelen petrol ve doğalgaz yolunun güvenliğini sürdürmek için Maldivler, Güney ve Doğu Çin Denizi ile Kuzey Kore boğazına hâkim olmak başlıca öncelikleri arasında yer alıyor Çin’in. Etki alanı içinde bulunan adalar da dâhil tüm bu bölgeleri hava savunma bölgesi olarak duyuran Çin, bölgeye girecek uçakların uçuş planlarını bildirmesi, çift yönlü telsiz bağlantısına geçmesi ile uçağın kimliğine yönelik sorulara doğru ve zamanında yanıt verilmemesi durumunda silahlı kuvvetlerinin savunma önlemlerine başvuracağını açıkladı. Çin, bu yeni uygulamasından kaynaklı ABD, Japonya ve Güney Kore tarafından sert bir dille eleştirildi. Çin karşısında konumlanan ülkeler açık denizlerde kimsenin bir başkasına böyle bir dayatma içinde olamayacağını ifade ettiler.

Bir yandan Çin diğer yandan ABD emperyalizminin etkisi arasında kalan Kore yarımadası, uzun yıllardır düşman kardeşlere dönüştürülmüştür. ABD’nin Kuzey Kore’yi şeytanlaştırması Güney Kore ve Japonya ile kurulan ittifakla birlikte köşeye sıkıştırması, Kuzey Kore despotik bürokratik yönetiminin nükleer silah denemelerini arttırmasına neden oluyor. Çin’in desteğiyle birlikte Kuzey Kore uzun menzilli füzeler ile askeri gücünü tahkim etmekle meşgul. Aynı zamanda kimyasal silah bulunduran ülkeler arasına adını yazdıran Kuzey Kore askeri açıdan hafife alınamayacak bir güce ulaşmıştır. Bu süreçte ABD, Güney Kore ve Japonya ile birlikte yaptığı askeri tatbikatla Kuzey Kore’ye ama özünde Çin’e gözdağı vermeyi sürdürüyor.

Çin’in yükselen ekonomik-askeri ve kendisi gibi oyun kurucu bir güç olmasını ulusal güvenlik meselesi olarak gören ABD, Pasifik’teki vurucu gücünü daha da büyütme yönünde kararlar alıyor. Özellikle 90’lı yılların başında Asya-Pasifik bölgesine yoğunlaşan ABD, bölgenin Çin’in hâkimiyetine bırakılmaması konusunda bazı adımlar atmaya başladı. ABD’nin dış politikasını belirleyen temel nitelikteki Ulusal Güvenlik Stratejisi ile Ulusal Askeri Strateji geleceğin dünyasının hangi yönde şekillenmesinin arzulandığının da bir belgesidir. Bu stratejik belgelerde, ABD’nin kendisi dışında bir çekim alanının olmasından rahatsızlığı dışa vurulurken, 21. yüzyılın en etkili gücü olabilmesi için içe değil dışa açılımın arttırılmasından, Rusya, Çin ve Hindistan’ın emperyal angajmanlarının kontrol altına alınmasından bahsediliyor. 2011 yılında yayınlanan dış politika belgesinde ABD, dünyanın geleceğinin hangi yönde olacağına karar verileceği yer olarak Asya-Pasifik bölgesini işaret ediyor ve dönemin ABD için “Asya-Pasifik yüzyılı” olacağını ilan ediyordu. ABD’nin başkan adayı olan Hillary Clinton’ın Dışişleri Bakanı olarak yayınladığı dosyada, Amerika’nın gelecek on yıllık dönemde en önemli görevinin Asya-Pasifik bölgesine yoğunlaşmak, diplomatik, ekonomik, stratejik yatırımlarını arttırmaya odaklanmak olduğu belirtiliyor. Amerikan siyasetinin artık dünyanın her yanına ulaşmasının bir zorunluluk olduğunun, ayakta kalmak için bu adımların atılmasının hayati olduğunun belirtildiği raporda, ABD’nin Asya-Pasifik’in kontrolünü elinde tutması gereken tek güç olduğundan söz ediliyor. Bu dönemde Clinton’ın, bir konuşmasında, geleceğin politikasının Pasifik’te belirleneceğinin altını çizmesi, bu bölgenin dünyadaki emperyalist kapışma açısından ne kadar önemli olduğunu da gözler önüne seriyor.

ABD 21. yüzyılın fırsatı olarak gördüğü Asya-Pasifik bölgesinde Çin’in ekonomik ağırlığını kabul etmiyor ve Pasifik Serbest Ticaret Bölgesi oluşturmak için girişimlerde bulunuyor. ŞİÖ’nün genişlemesi ABD’yi güçlü ittifaklar kurmaya itiyor. ABD, Pasifik Okyanusuna kıyısı olan Şili, Yeni Zelanda, Brunei, Singapur, Japonya, Avustralya, Kanada, Meksika, Malezya, Peru ve Vietnam’la Trans-Pasifik Ortaklığı kurdu. Ekonomik işbirliği temelinde kurulan bu ortaklığın ana konusunu elbette tek başına ekonomik çıkarlar oluşturmuyor. ABD, 600 milyar dolara yakın parayı askeri harcamalara yatırıyor. Bu meblağ, Çin, Rusya ve İran’ın toplam askeri harcamalarından daha fazla.

Buna karşı Çin de karşı hamlelerde bulunuyor. ABD Başkanı Obama’ya küfür etmesiyle gündeme gelen Filipinler’in yeni devlet başkanı Çin’e giderek çok önemli anlaşmalar yaptı. Bu anlaşmalar, Filipinler’i ABD’nin yörüngesinden Çin’in eksenine kaydıracağa benziyor. Keza Malezya başbakanı da bir hafta sürecek bir ziyaret başlatmış bulunuyor Çin’e. Bu ziyaret, Malezya’nın ne yönde hareket edeceğinin belirlenmesi açısından önemli olacak. Yani bölgedeki nüfuz mücadelesi kıran kırana sürüyor.

Obama yönetimi Asya-Pasifik hattının geleceğinin şekillenmesi için Amerika’nın burada kalması gerektiğinin altını çiziyor. ABD önümüzdeki 4 yıl içinde donanmasının %60’ını Asya-Pasifik bölgesine kaydıracağını duyurdu. Donanmanın elinde hâlihazırda bulunan 600’e yakın kruvazör ve uçak gemisinin 300’ü bölgeye gönderiliyor. Japonya’da 50 bin, Güney Kore’de 30 bin askeri bulunan ABD, Avrupa’da bulunan askerlerinin büyük bir kısmını Asya-Pasifik bölgesine çekeceğini açıkladı. ABD, Güneydoğu Asya ve Güney Çin denizine açılan önemli bir stratejik konumdaki Avustralya’nın Darwin limanına asker göndererek, limanlardaki askeri üs sayısını arttırmaya başladı. ABD bölgede şimdiye dek görülen en büyük askeri tatbikatları yapmaya, bununla başta Çin olmak üzere rakip güçlere gözdağı vermeye çalışmaktadır. Aynı zamanda Çin’in Spratly ve Paracel adaları yüzünden gerginlik yaşadığı Vietnam ile Filipinler’i kendi yanına çekmeye uğraşan ABD, rakibini yere yatırmaya çalışmaktadır.

Asya-Pasifik bölgesinde yaşanan olağanüstü gerilime ilişkin yukarıda sıraladığımız olayları çoğaltmak mümkün. Emperyalist odaklar ayrıcalıklı konumlarını kaybetmeyi kabullenemiyorlar. Bu nedenle çıkarlarını tehdit eden gelişmeleri bertaraf etmek için her yolu denemeye hazırlar. Önümüzdeki dönemde çok daha şiddetli gelişmelerin yaşanması yüksek ihtimaldir. Emperyalist güçlerin kendi çıkarları uğruna giriştikleri ittifaklar ve ortaklıklarda sürecin akışı içinde değişimler yaşanabileceğini de unutmamak gerekiyor.

Ortadoğu’da yürüyen emperyalist savaş yeni cepheleri ateşleyerek devam ederken, Asya-Pasifik bölgesinde dozu artan emperyalist gerilim, Üçüncü Emperyalist Paylaşım Savaşının etki alanının daha da genişleyeceğini gösteriyor. Bu savaş insanlığın başına çok daha büyük belâlar hazırlıyor. Kapitalizm çürümüştür, tüm bunlar artık sistemin işleyemediğinin bir kanıtıdır. Ancak bu durum kapitalizmin yıkılmasını kendiliğinden yaratmıyor. Yıkılmadıkça pervasızlaşan bu sistemi kökünden söküp atacak olan, dünya proletaryasının kapitalizme karşı vereceği örgütlü mücadelesi olacaktır.

Liberallerden reformistlere düzen solcuları, kapitalist sistemin iyileştirilebileceğini, reforme edileceğini iddia ederek boş hayaller yayıyorlar. Dünya proletaryası emperyalist blokların ya da bölgesel kapitalist devletlerin yürüttüğü politikada birinin ya da diğerinin tarafında yer alamaz. Kapitalistlerin çıkarları ile işçi sınıfının enternasyonal çıkarları birbirine taban tabana zıttır. İşçi sınıfının devrimci ideolojisi Marksizm, gerçek kurtuluşun ne olduğunu geçmişten bugüne bizlere göstermiştir. Emperyalist savaştan gerçek çıkışı sağlayacak biricik ideoloji devrimci Marksizmdir. Emperyalizm ne ezelidir ne de ebedi, bu denli pervasız davranabilmesinin nedeni işçi sınıfının dünya çapında bugün için geçerli olan dağınıklığıdır. Görevimiz tüm gücümüzle Marksizmin devrimci bayrağı altında Asya-Pasifik’ten Afrika’ya, Amerika’dan Avrupa’ya, Ortadoğu’dan Balkanlar’a kadar enternasyonal örgütlenmenin güçlenmesine çalışmaktır. Devrimci Marksistler olarak tarihi sorumluluğumuzu her daim canlı tutup kızıl bayrağımız altında tarihin akışını değiştirmek için ileri!