Navigation

Emperyalist Savaş ve Yayılan Nükleer Silahlar

Burjuvazi, kapitalist sistemin dünya çapında içine girdiği krizi atlatmak için savaşı tırmandırıyor. Üstelik burjuva güçlerin kendileri de dahil tüm insanlığın yok olmasına neden olacak nükleer silahları kullanacak kadar ileri gitmeleri de mümkündür. O nedenle işçi sınıfının dünyanın ve insanlığın yok oluşuna seyirci kalması mümkün değildir. Kapitalizm altında barış hayalden öteye geçemez. Dünyaya barışı ve özgürlüğü getirecek tek sınıf işçi sınıfıdır.

Sınıfların doğmasından bugüne dek savaşlar yakıcı bir sorun olarak insanlığın karşısına çıkmıştır. İnsanlık tarihinde en korkunç savaşlar ise kapitalizmin bir dünya sistemi haline gelmesiyle yaşanmıştır. Emperyalizm çağı tekeller çağıdır ve bu güçler arasındaki rekabet de dünya çapında bir rekabettir. Bu süreç emperyalist güçler arasındaki hegemonya yarışını da sürekli olarak keskinleştiriyor. Burjuva güçler, yeni nüfuz, pazar ve yatırım alanlarına savaşlar aracılığıyla ulaşmaya çalışıyorlar. Birinci ve ikinci emperyalist paylaşım savaşları, sömürülen işçi sınıfı için tam bir yıkım olmuştu. On milyonlarca insan kapitalistlerin çıkarları için öldürülmüş, sakat bırakılmış, yerinden yurdundan atılmış, açlık ve yoksulluğa itilmişti. Bu savaşlar, burjuva kalemşorların ve ikiyüzlü oportünistlerin iddia ettiği gibi “o zamana kadar barış içinde yaşayan devletlerin barışı bozması ya da politikacıların çılgınlıkları” yüzünden yaşanmadı. Emperyalist savaşlar kapitalist kâr sisteminin işleyişinin bir sonucu olarak patlak vermektedir ve kapitalist sistemin kaçınılmaz sonuçlarıdır. Emperyalist savaşları doğuran nedenler bugün de yok olmamıştır. Nasıl ki birinci emperyalist savaşın bitimiyle sorunlar yok olmadıysa ikinci emperyalist savaş da bu nedenleri yok etmedi. Şu an devam etmekte olan üçüncü emperyalist savaş süreci de emperyalizmin biriken yapısal sorunlarının sonucundan başka bir şey değildir.

Çok kanlı geçen ikinci emperyalist savaşın bitiminde burjuva ideologlar bir daha asla böyle bir savaş çıkmayacak diyorlardı. Ama hiç de öyle olmadı. Emperyalist güçler dünyanın pek çok bölgesinde kirli senaryolarla savaşlar çıkardılar. Ve bu savaşlarda ölen insanların sayısı dünya savaşında ölenlere yaklaştı. 1990’ların başında ABD’nin Irak’a saldırmasıyla ve Balkanlar’ın alev topuna döndürülmesiyle yeni bir emperyalist savaş süreci başladı. Bu süreç Afganistan, Ortadoğu, Afrika ve Ukrayna’ya yayılarak devam etmektedir. Bu savaş hiç şüphesiz birinci ve ikinci emperyalist paylaşım savaşından çok daha yıkıcı potansiyeller taşımaktadır. Bugün devam eden emperyalist savaş işçi devrimleri tarafından durdurulamazsa insanlık için bir yıkım olacak. Çağımızın savaşlar, devrimler ve karşı-devrimler çağı olduğunu söyleyen devrimci önderlerimiz söylediklerinde yanılmamışlardır. Emperyalist savaşlar kapitalist sistemde sürekli mayalanan ve olgunluğa ulaşınca patlak veren olgulardır.

Savaş aynı zamanda, kapitalist devletlerin ve tekellerin kendi egemenliklerinin ve ekonomik üstünlüklerinin garantisi olarak gördükleri ve devasa kârlar elde ettikleri savaş sanayii demektir. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında yaşanan “soğuk savaş” dönemi boyunca emperyalist kapitalizm muazzam bir savaş sanayii yarattı. Burjuva ikiyüzlüler “soğuk savaş” dönemini bir barış ve kötülüklerden arınma süreci gibi yorumlamış olsalar da gerçeklik hiç de onların ifade ettiği gibi değildir. Tam tersine, İkinci Dünya Savaşından galip ve yenik çıkanlar için bu süreç yeni savaşlara hazırlık süreci olarak görüldü ve buna uygun hazırlıklar yapıldı.

Üstelik ikinci emperyalist savaş, insanlığın yok oluşunu hazırlayacak yeni ve çok güçlü bir silah ortaya çıkarmıştı: Atom bombası. ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki’ye attığı atom bombaları korkunç bir yıkım getirmişti. O günden bu yana insanoğlu, böyle bir gücü elinde bulunduran emperyalist güçlerin elinde yok oluşa sürükleniyor. Kapitalist devletler milyarlarca doları nükleer silahlar da dahil olmak üzere kitle imha silahlarını geliştirmeye ve üretmeye ayırıyorlar.

Bugün dünya üzerinde 40 bine yakın nükleer silah bulunuyor ve tümü patlamaya hazır durumdadır. Üstelik bu silahların yüzde beşi bile dünyayı yok edebilecek bir güce sahiptir. Bugün resmi olarak 8 ülkenin nükleer silah ürettiği biliniyor: ABD, Rusya, İngiltere, Fransa, İsrail, Çin, Hindistan ve Pakistan. Ancak nükleer güç olma “kriteri” dışında, Kuzey Kore, Arjantin, Brezilya, Güney Afrika, Ukrayna, Balerus, Kazakistan, Almanya gibi ülkeler de nükleer silahlara sahip ülkelerdir. Bilinen 60’a yakın ülke ise nükleer silah sahibi olmaya çalışıyor.

Nükleer silahlara sahip emperyalist devletler arasında, nükleer silahların azaltılması için birçok anlaşma yapıldı. Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşması (START), Nükleer Silahların Azaltılması Anlaşması (NPD), Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Anlaşması (AKKA) bunlardan bazıları. Fakat yapılan tüm anlaşmalar büyük ölçüde göstermelik kalmıştır. Çünkü bu anlaşmalar nükleer silahların ortadan kaldırılması için değil, adından da anlaşılacağı gibi bu silahların kısmen azaltılması ve başka devletlerin bu silahlara ulaşmasını sınırlandırmak için yapılmıştır. Kaldı ki NPD, nükleer silahların azaltılmasına değil yayılmasına yardımcı olmuştur. BM Güvenlik Konseyi’nde veto hakkı bulunan ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa tarafından 1970 yılında 25 yıllığına yürürlüğe sokulan bu anlaşma sayesinde, bugün emperyalist devletlerin elinde bulunan silah sayısı çılgınca artmıştır. Zira bu anlaşma emperyalist güçlerin nükleer çalışmalarını yasal bir statüde yürütmelerini sağlamıştır.

Nükleer silahlara sahip devletler bu silahlara yalnızca kendilerinin sahip olmasını istiyorlar. Başta ABD ve Rusya olmak üzere emperyalist güçler, bıraktık nükleer silahlarını azaltmayı, konvansiyonel yöntemlerle birleştirerek bu silahları arttırmışlardır. Buna karşın, kendilerinin izni olmadan hiçbir ülkenin nükleer silah programını geliştirmesini istememektedirler. Örneğin İran’ı ve Kuzey Kore’yi nükleer silah geliştirmekle suçluyorlar ve bunun önüne geçmek için pek çok yöntemi devreye sokuyorlar. Sanki kendileri nükleer silah karşıtıymış gibi bir görüntü yaratıyorlar. Öyle ki emperyalist güçler BM denetiminde bir nükleer yakıt bankası kurmayı bile düşünüyorlar. Kazakistan’ın doğusunda kurulmak istenen uluslararası nükleer yakıt bankası sayesinde isteyen her ülke “barışçıl” amaçlar için zenginleştirilmiş uranyum satın alabilecek. Uranyum biraz daha zenginleştirildiğinde nükleer silah yapılabiliyor. Emperyalistler böylece nükleer enerjinin kendi denetimlerinde kullanılmasını sağlamayı ve bunun dışında uranyum geliştiren ülkelere ise her türlü yaptırımı uygulamayı hedefliyorlar. İsviçre’nin Lozan kentinde 5+1 ülkeleri ile İran arasında yürütülen nükleer müzakereler buna örnektir.

ABD, Obama’nın “nükleer silahları tümden dünyadan temizlemek lazım” lafına kanarak Nobel barış ödülüne layık olduğunu savunanları maskaraya çevirip, önümüzdeki 10 yılı kapsayacak nükleer programına 355 milyar dolarlık bir bütçe ayırdı. Rusya ise bazı anlaşmalardan çekilerek nükleer silahlara ağırlık veriyor. Rusya nükleer füze başlıklarını taşıyacak dev trenleri yapmaya girişmiş durumda. Böylece bu trenler belirli bir bölgede kalmayıp kıtalar arası füzelerin taşınmasında ve hedeflerin vurulmasında önemli bir işlev görecek. Yars RS 24 füzelerini taşıyacak nükleer trenlerin en önemli özellikleri ise radara yakalanmamaları ve ABD tarafından geliştirilen füzesavar sisteminin bu füzelere engel olamaması. Üstelik her bir füzenin etkisi Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombasından 50 kat fazla. Rusya ile ABD arasında yaşanan hegemonya krizi, önümüzdeki dönemde çok daha şiddetleneceğe benziyor.

İçinden geçtiğimiz dönem, bütün kapitalist devletleri bu savaş ekonomisinin içine sokmaktadır ve dünya çapında silahlanma inanılmaz bir boyuta ulaşmıştır. Bugün dünyada silahlanmaya ayrılan para 1,77 trilyon dolara yükseldi ve bu rakamın üçte birini sadece ABD’nin silahlanma harcamaları oluşturuyor. Onu sırasıyla Çin, Rusya, Suudi Arabistan ve Fransa izliyor. Türkiye de geçtiğimiz yıl en çok silah ithal eden on ülke listesine 9. sıradan girmiştir.

Burjuvazi, kapitalist sistemin dünya çapında içine girdiği krizi atlatmak için savaşı tırmandırıyor. Üstelik burjuva güçlerin kendileri de dahil tüm insanlığın yok olmasına neden olacak nükleer silahları kullanacak kadar ileri gitmeleri de mümkündür. O nedenle işçi sınıfının dünyanın ve insanlığın yok oluşuna seyirci kalması mümkün değildir. Kapitalizm altında barış hayalden öteye geçemez. Dünyaya barışı ve özgürlüğü getirecek tek sınıf işçi sınıfıdır. Birinci Dünya Savaşını bitiren şey, Rusya işçi sınıfının Çarlığı yıkıp kendi iktidarlarını kurmasıydı. İşçi sınıfı gerçekleştireceği devrimlerle kapitalizmi ortadan kaldırmadıkça emperyalist savaşlar insanlığın başına çok büyük belâlar açmaya devam edecek. O nedenle işçi sınıfı Marksizm bayrağı altında kapitalizme karşı savaşmalıdır.