Navigation

Trump, Faşist Hareket ve Anti-faşist Mücadele

ABD’de 6 Ocakta gerçekleşen Kongre binası (Capitol) baskını, içinden geçtiğimiz tarihsel dönemin karakterini ortaya koyan olaylar dizisine çarpıcı bir halka daha ekledi. Krizler, savaşlar, isyanlar, sertleşen hegemonya mücadeleleri, militarizm ve faşist tırmanış her geçen gün artıp yoğunlaşıyor. ABD’deki faşist baskınsa belki de tüm bu süreç içinde şimdiye kadarki en manidar hadise. Dünya kapitalizminin en önemli merkezi, dünyanın en zengin ülkesi, demokrasinin, anayasal sistemin ilk ve en istikrarlı kurucu örneklerinden olan bir ülkede, son halkası bu faşist baskın olan bir hükümet darbesi girişimi yaşandı. Başı sonu iyi hesaplanmamış gözükse ve örgütlenişi zayıf olsa da bu bir hükümet darbesi girişimidir. Trump bu girişimle yeni başkanın Kongre’de onaylanmasını ve koltuğa oturmasını engelleme hamlesinde bulunmuştur. Önce bunu başkan yardımcısı Mike Pence’in sözde yetkilerini kullanması için ona ve Cumhuriyetçi senatörlere baskı uygulayarak yapmaya çalışmış, ama tutmayınca Kongre üzerine bu faşist güruhu salmıştır. Oylama bu baskın nedeniyle o sırada gerçekleştirilemediyse de, işgalin uzamasının önlenmesiyle Kongre oylamayı o gece yapmış ve onay sağlanmıştır.

“Demokrasi abidesi”, “özgürlükler ülkesi” ABD’de böyle manzaralar yaşanmasını kim beklerdi? Doğrusu Marksistler açısından bu manzaraların şaşırtıcı yönü yoktur. Uzun bir süredir o refah, istikrar ve demokrasi abidesi görünen şanlı ABD’nin nasıl için için kaynamakta olduğunu, sert toplumsal-siyasal mücadelelerin yaşanmakta olduğunu, bu yönden bakıldığında ABD’nin günümüzde dünya üzerinde sınıf mücadelelerinin yoğunlaşma ve keskinleşme merkezlerinden biri haline geldiğini vurguluyoruz. Gerçekten de gelişmiş kapitalist ülkeler içinde ABD barındırdığı inanılmaz zıtlıkların sonuçlarıyla yüz yüzedir.

Kasım ayındaki ABD seçimlerinin ardından Marksist Tutum olarak şunları söylemiştik: “Trump’ın daha seçimler başlamadan haftalar önce sonuçları kabullenmeyebileceği yönündeki açıklaması, ABD tarihinde görülmemiş bir tartışmayı başlattı. Bu tutum, aslında egemen sınıf içindeki yarılmanın derinliğinin ve gerek dünyadaki gerekse de ABD’deki durumun olağandışılığının dışavurumuydu. Trump’ın seçim sonuçlarına yönelik yaptığı itirazlar ve sunduğu gerekçeler, ABD «demokrasisinin» ne durumda olduğunu ve salt bir seçim yarışından çok daha fazlasının yaşandığını ortaya koydu. Seçimler siyasi düzlemde bir netleşmeyi ve sonrasında istikrarı sağlamaktan çok uzak. Belirsizliğin ve hatta kaotik bir havanın epeyce bir süre devam edeceği söylenebilir. (…) Bu siyasi atmosfere, süregelen protestoları, egemenlerin izlediği kutuplaştırma siyasetinden ötürü neredeyse iki büyük kampa bölünmüş farklı toplum kesimleri arasındaki olası çatışmaları, Trump’ın ve Cumhuriyetçilerin körükleyebileceği faşist terörü de eklemek gerekiyor.” (Kerem Dağlı, ABD Seçimleri Ne Anlatıyor?, marksist.com)

Kongre binası baskını bu analizde işaret edilen gelişme eğilimlerinin isabetli bir doğrulanışıdır. Tam da dendiği gibi “Trump’ın ve Cumhuriyetçilerin körükleyebileceği faşist terör” işbaşı yapmış ve ABD tarihinde pek görülmemiş türde bir eylem gerçekleştirilmiştir. Bu nokta, daha sonra ele alacağımız Trump’ın gidişi ve Biden’ın gelişiyle birlikte “normal”e dönülüp dönülmeyeceği, “yeni sayfa” açılıp açılmayacağı tartışmalarına da ışık tutmaktadır.

Faşist güruhun kontrolden çıkışı mı?

Öncelikle yaşanan sürecin bir hükümet darbesi girişimi niteliğini doğru saptamak önem taşıyor. Bu baskın birçok yönden ABD’deki siyasal gerilimlerin ulaştığı bir doruk noktasını temsil etmektedir. Bir yanda çeşitli kesimleriyle işçi sınıfının ve solun yükselen mücadeleleri, öte yanda artan aşırı sağ ve faşist hareketlilik… Bunların yanı sıra egemen sınıf içi anlaşmazlıkların artması ve kapışmaların şiddetlenerek daha olağandışı biçimler alması… Tüm bu süreçleri gelişimleri içinde Marksist Tutum’da birçok kez ele alıp analiz ettiğimiz için burada tekrarlamaya gerek bulunmuyor. Önemli olan Kongre binası baskınının böylesi bir arka plan üzerinde geldiğini anlamaktır. Bu ışık altında bakıldığında faşist baskının “akla hayale sığmayacak” bir şey olmadığı görülebilir. Burada eylemi faşist güruhun kontrolden çıkan bir savrulması olarak görüp görmemek, faşizm konusuna yaklaşım tarzı hakkında fikir verir. Çeşitli sermaye örgütlerinin, medyanın, keza çeşitli Cumhuriyetçi Parti odaklarının ve hatta bizzat Trump’ın ilerleyen saatlerde eylemi kınayan ve suçluların cezalandırılması çağrısında bulunan açıklamaları, ayrıca tepelerde birçok kesimin ve kodamanın Trump’ı terk etmiş görünmeleri bu konuda kafa karıştırıcı olabilmektedir.

Ancak gün geçtikçe ortaya çıkan bilgiler de baskının eylemin sıcağı içinde doğaçlama gelişen bir aşırılık olmadığını daha net biçimde gösteriyor. Biz Marksistlerin faşist kalabalıkların spontan kalabalıklar olarak görülemeyeceğini, istisnai vakalar hariç, bunların devlet içinde derin güçlerin örgütlendirmesiyle ve planlamasıyla hareket ettiklerini bilmek için bu tür somut enformasyona ihtiyacı yoktur. Ama bu bilgilerin de genel teorik-tarihsel bilgiyi somut biçimde doğruladığını görmek anlamlıdır. Parlamentonun güvenliğini sağlamakla görevli polis gücünün faşist güruhun önünü açan kolaylaştırıcı rolünün ötesinde, önceden gelen istihbarat uyarılarını kâle almayıp, hasıraltı ettiği ortaya çıkmıştır. Bunun yanı sıra saldırıyı önleme, püskürtme, vekillere bilgi verme, yol gösterme, koruma gibi görevlerini yerine getirmediği de ortaya çıkmış bulunuyor. Polisin başından beri faşist güruha pek müsamahakâr davrandığı ve binanın kapılarını açtığı görülüyor. Hatta faşist güruhla fotoğraf çektirenlerden tutun, ülkenin başka bölgelerinden gösteriye katılmak için sivil olarak gelen polislere kadar uzanan bir manzara söz konusu. Pentagon içinde bazı güçlerin baskının bastırılması çabalarını engellediğine dair başka bilgiler de ortaya çıkmış durumda. Sığınaklarından Ulusal Muhafız’ın devreye sokulması için valiyi arayan vekiller Pentagon’un valinin girişimini engellediği bilgisini alıyorlar.

Daha önce yapılan bazı çalışmalarda ABD’deki polis gücünün yüzde 84’ünün Trump’a sempati beslediği bulgulanmıştı. Haziranda tam da aynı mekânlardaki “Siyah Hayatlar Önemlidir” gösterilerinde binlerce insan gözaltına alınıp tutuklanırken, burada Kongre gibi devletin sembolü niteliğindeki bir yer basılmasına rağmen tutuklananların sayısının birkaç kişiden ibaret olması anlamlıdır. Kolluk gücünün açıkça farklı olan tutumu karşısında Biden bile herkesin farkında olduğu şeyi, yani “göstericiler siyah olsaydı onlara böyle davranılmazdı” düşüncesini dile getirmeye mecbur hissetmiştir kendini. Bu olgu o denli açıktır. Ama olayın doğru değerlendirilmesi açısından hepsinden önemli nokta şudur: tüm bunlar devlet içinde birtakım güçlerin son dakikaya kadar Trump’tan yüz çevirmediklerini, baskının Trumpçı politikalar doğrultusunda etkili politik sonuçlar doğurması için devrede olduklarını gösteriyor.

Trump’ın gitmesi Trumpçılığın son bulması mıdır?

ABD gibi bir ülkede Kongre gibi bir mekânın böyle kolayca basılabilmesi egemen sınıf içindeki gerçek güç dengeleri konusunda bir fikir vermelidir. Tepelerden birtakım güçlerin şu ya da bu biçimde dahli olmadan faşist ayaktakımının böylesi bir eylemi başarması söz konusu olamaz. Yukarıdaki somut verilerin de işaret ettiği gibi devlet içinde ve dışında Trump’ın çizgisinden yana olan önemli bir egemen sınıf kesimi bulunmaktadır. Yeni başkanı göreve başlatmama ve iktidarı gasp etme girişiminin sonuçta başarısız olması bu çizginin gücünün hafife alınması sonucunu doğurmamalıdır. Trump’ın seçim sonrasından itibaren ısrarla sürdürmeye çalıştığı zorlama girişimlerin suya düşmesi kişi olarak onun siyasetteki sonunu getirmiş gibi görünmektedir. Ancak bunu yürüttüğü çizginin sonuymuş gibi görmek ya da son girişimlere gelininceye kadar Trump’ın arkasında kaydadeğer bir sermaye desteği olmamış gibi davranmak yanılgıdır.

Faşist baskın sonrasındaki yalnızlaşmış görüntüsü hiç de onun “yalnız kovboy” olduğu anlamına gelmemektedir. Evet Trump çok tartışmalı bir ABD başkanı olmuş ve sermaye sınıfının başat bir bölümü ona ciddi biçimde muhalefet etmiştir. Bütün iktidarı sürecince büyük medyanın geneliyle savaş halinde olmuştur. Ancak Trump, ana akım burjuva medya anlamında sesi daha az çıkıyor görünse de, sermayenin önemli kesimlerinin ve keza devlet aygıtının önemli kesimlerinin desteğinden mahrum değildi. Başka deyişle Trump sermaye sınıfının bir bütün olarak dışladığı bir başkan değildi. Sermaye kesimleri arasında kıyasıya bir kapışma yaşanmış ve Trump bu kapışmada baskın hale gelememiştir.

Onun son seçimlerin devamındaki katakulli girişimlerinde başarısız olması da son tahlilde arkasındaki sermaye desteğinin mevcut aşamada yetersiz olmasının bir sonucudur. Bu açıdan bakıldığında Trump’ın Kongre binası baskını hamlesinin mevcut dengeler açısından bir zorlama ve aşırılık olduğu açıktır. Bu erken zorlamayı yapmakla kendisini destekleyen sermaye kesimlerini de zor duruma düşürmüştür. Bu nedenle söz konusu kesimler birbiri ardına kendilerini Trump’tan ayıran açıklamalar yaptılar. Yanında görev yapan birçok üst düzey uzman da görev süreleri dolmadan apar topar istifa ettiler. Hepsinden çarpıcısı başkan yardımcısı Pence’in Trump’a sırtını dönmesidir. Bu odaklar Trump’ın ölçüsüz zorlamasının kendilerini sonraki süreçler açısından gereğinden fazla dezavantajlı duruma düşüreceğini görenlerdir. Bu nedenle bir kısmı ikiyüzlü ve oportünistçe kendilerini kamuoyu önünde temize çıkarmak için, bir kısmı da kulvar değiştirmek üzere Trump’a mesafe koymuş ya da öyle göstermişlerdir.

Bir örnek verelim: Yönetiminde Exxon, Pfizer, General Electric, General Motors, Boeing gibi dev tekellerin temsilcilerinin yer aldığı ve 14 bin şirketi temsil eden Ulusal İmalatçılar Birliği (NAM) Trump’ın bir an önce görevden azledilmesi gerektiğini savunan bir çağrı yaptı. Açıklamada Trump’ın “iktidarı elinde tutma girişimiyle şiddeti kışkırttığı”, bununla “Anayasa yeminini ihlal etmiş” ve “demokrasiyi reddetmiş” olduğunu duyurdu. Oysa aynı NAM Trump döneminde Beyaz Saray’la çok özel bir balayı yaşıyordu. Trump’ın üretim sektörüne yaptığı vurgu ve bu doğrultuda attığı adımlar NAM’ın teveccühüne mazhar oluyor, bu dönemde NAM “Beyaz Saray’a sınırsız erişime” kavuşuyordu. Hatta NAM, çok değil geçtiğimiz Şubat ayında Ivanka Trump’a kurumun önemli onur ödüllerinden birini vermişti.

Mevcut dünya koşullarında sermayenin ve devletin belirli kesimleri için Trump’ta sembolleşen politikalar her halükârda anlamını koruyacaktır. O nedenle Trump’la ya da Trump’sız bu politikaların tepelerde güçlü destekçileri olmaya devam edecektir. Dahası kitleler içinde, özellikle de faşist hareket cenahında şimdiye kadar mayalanıp gelişmiş eğilimler varlıklarını sürdürecektir.

Şunu söylemek mümkündür: Trump, bir zorlama olan Kongre baskını hamlesini yapmasaydı şimdiye kadar körükleyip büyütmüş olduğu siyasi eğilimi önemli bir siyasi sermaye olarak önümüzdeki yıllara neredeyse sorunsuz biçimde taşıyacaktı. Bu başarısız ve skandal hamlesi onun belli yönlerden puan kaybetmesine yol açmıştır demek yanlış olmaz. Trump’ın faşist taban hareketi dışındaki sıradan destekleyicileri katında belli bir hayal kırıklığı söz konusu olacaktır. Zaten baskını yapanların aslında eylemin içine sızmış solcu provokatörler olduğuna dair palavraların dolaşıma sokulmasının bir sebebi bu kesimde yaşanacak kayıp ve hasarı sınırlama arzusudur. İki kesim arasındaki farkı gözden kaçırmamak gerekir. ABD’de yapılan değerlendirmelerde bu ayrım yapılmadan tek yanlı sonuçlar çıkarılabilmektedir. Sıradan destekçi geniş kitledeki kırılma önümüzdeki dönemde Biden yönetiminin izlemesi muhtemel bazı politikalarla da birleşerek Trump’ın bir süre için ya da kalıcı olarak sahneden uzaklaştırılmasına yol açabilecektir. Yine de önemli bir gerçekliği hatırlatalım. Teşbihte hata olmaz. Hitler de 1933’te iktidarı kesin biçimde elde edene kadar muhtelif girişimlerde bulunmuş, başarısızlıklar ve gerilemeler yaşamış, ama sonunda maksuduna ermiştir. Burada mesele Trump’ın tam kapsamıyla bir Hitler olup olmaması değildir. Kişi olarak Trump’ın ötesinde bir olgunun varlığını görmek gerekiyor. Trump kişi olarak itibar yitimine uğrasa ve aktif siyasetin dışına düş(ürül)se de, onun üzerinde yükseldiği dalga ortadan kalkmış değildir. “Bayrağı” devralacak başkaları mutlaka olacaktır.

Hatta Kongre baskını, faşist taban hareketi mahfillerinde belki de önümüzdeki yıllar içinde bir kahramanlık efsanesi katına yükselerek yeni faşist safların yetişmesinde ideolojik ateşleyici olarak rol oynayacaktır. Bu olay faşist kitle hareketi için bir güç işareti olarak da rol oynayacaktır. İster yanılsama olsun ister gerçek, yüklendiklerinde neleri başarabilecekleri konusunda bir fikir sahibi olmalarına yol açacaktır. Kongre gibi dokunulmaz görünen bir mekânı basmışlar, gücün ve iktidarın sembollerini fethetmişler, tüm dünyaya kendilerini izletmişlerdir. Bu güç duygusunun faşist tabanı perçinlemesini beklemek yanlış olmaz. İşte bu zeminde belki de Trump’tan daha “karizmatik” birileri çıkacaktır. Bu geniş kitleyi siyasi sermaye olarak kullanmak isteyen birileri mutlaka sahnede belirecektir.

ABD’de artık yaygın bir faşist hareket teşekkül etmiş durumdadır ve bu dinamik önümüzdeki süreç için de önemli bir etmen olarak rol oynamayı sürdürecektir. Aşırı sağ ve onun en uç biçimi olarak faşist hareketi hafife almak, olan biteni Biden’ın koltuğa oturmasından sonra nihayet son bulacak geçici bir kötü rüya olarak görmek genel liberal bakış açısına tutsak düşmek olacaktır. ABD’de son yıllarda çeşitli kanallardan yükselmekte olan sol hareket ve işçi sınıfı hareketi açısından bu tehlike mevcuttur. ABD ana akım medyasının büyük bölümü baskını şoke edici ve adeta tiksinti verici bir hadise olarak verip, bunun Amerikan değerlerine aykırı olduğu, kabul edilemez olduğu vb. fikrini işledi. Oluşturulmaya çalışılan genel hava, bunun artık son bulmuş olması ve Biden’ın koltuğa oturmasının önünde bir engel kalmamasıyla gelen bir rahatlama havasıydı.

Biden geldi, dertler bitecek mi?

Biden’ın seçimi kazandığının kesinleşmesi ve üstüne kıl payı da olsa Senato’nun da Demokrat Parti hâkimiyetine geçmesi şimdi büyük ümitler pompalanmasına yol açıyor. Kongre baskınının atlatılması ve Trump’ın itibarsızlaştırılmasıyla birlikte adeta yeni bir sayfa açıldığı hissi veriliyor. Dahası Covid-19 salgını konusunda aşıların kullanılır hale getirilmesiyle bu alanda bir rahatlama olacağı beklentisi de bu hissi güçlendirmek için kullanılıyor. Salgın sona erdirilecek, Trump’ın her alanda yarattığı kargaşa, dağınıklık ve tahribat bitecek, ekonomi toparlanacak, “normal”e dönülecektir! Oysa Covid-19 salgınıyla harmanlanmış ağır ekonomik krizin yükü altında boğulan geniş emekçi yığınlar için yeni yılın bu pazarlanan sahte umutlarla ferahlık getirmesi mümkün değildir.

Faşizmin de beslendiği işsizlik ve yoksulluk sorununun anlamlı ölçüde azalacağına dair bir belirti yoktur. Kapitalizmin mevcut derin krizi birçok sektörü ve belli ölçeğin altındaki işletmeleri ağır bir yıkıma uğratmaktadır. Sistemin buralardan yükselmekte olan yeni işsizlik dalgasına hiçbir anlamlı çözümü yoktur. Demokrat Partiyi destekleyen burjuva kesimler Bernie Sanders’ın savunduğu sosyal demokrat reform programına bile tahammül edemeyip onu binbir katakulliyle saf dışı ettiler. Esasen Sanders’ı bertaraf etmek üzere sahaya sürülen Biden’ın ekonomik programı onun programından çok daha zayıftır. Emekçiler çok geçmeden Trump’ın defedilmesinin kendi durumlarında anlamlı bir iyileşme getirmeyeceğini göreceklerdir. Bu durum doğru politikalar ve doğru bir tarz tutturulması halinde solun güçlenmesini sağlayabileceği gibi, diğer uçta yeni Trumpların sahneye çıkmasına da güç verebilir.

Unutmamak gerekir ki ABD’deki faşist hareketin tabanını çok büyük ölçüde yoksul beyazlar oluşturmaktadır. Bunlar kapitalizmin yarattığı sorunun sorumlusu olarak yanlış biçimde siyahları, göçmenleri vb. görmekte, Amerikan burjuvazisinin küreselleşmeci kesimlerini de yatırımları Çin’e, Meksika’ya vb. kaydırmakla suçlayarak tıpkı Alman Nazizminde olduğu gibi bir tür ilkel anti-kapitalist, anti-elitist öfke büyütmektedirler. Sermayenin kesesine ciddi kesikler atmadan işsizlik ve yoksulluk cephesinde dişe dokunur bir iyileşme sağlanamayacağı gerçeği, güçlü sınıf örgütlenmelerinin yokluğunda ve olağanüstü rejim arayışındaki burjuva kesimlerinin varlığında, faşist dinamiğin de varlığını sürdüreceği anlamına gelmektedir.

Son yıllarda ABD’de önemli mücadelelere konu olan ırk ve ırkçılık sorununda da ciddi bir düzelmenin emareleri görünmemektedir. Biden siyah burjuvaziye, siyah toplumun çeşitli düzeylerdeki kalantorlarına Sanders’ın safdışı edilmesinde ve seçimin kazanılmasındaki kilit rollerinden dolayı ihsanlarda bulunacaktır.[*] Ama yoksul siyah emekçilerin sınıf durumundan kaynaklanan derin sorunlarına derman olacak bir dönüşüm asla gündemde değildir. ABD’deki kurumsal ırkçılığın dizginlenmesine dönük sembolik bazı adımlar da atılacaktır muhtemelen. Polislere ırkçılık karşıtı eğitim verilmesi türünden üfürük projeler söz gelimi… Diğer yandan siyah emekçilerin gözlerini boyamak için yüksek makamlarda daha çok siyaha yer verilmesi gibi jestler ırk ayrımcılığı meselesinde en gözde ve etkili göz boyama yöntemi olarak kullanılmaya devam edecektir. Aslında tersinden bakıldığında Biden’ın sınıf dışı kimlikler temelinde yaptığı çok-kimlikli vitrin düzmeye dönük atamalar geniş emekçi yığınların durumunda kaydadeğer bir iyileşme olmayacağının net bir işaretidir.

Bunlar özellikle siyah emekçilerin sınıfsal bir bilinç kazanmalarını önlemede etkili olabilmektedir. Bu taktiklerle aynı zamanda siyah emekçilerin diğer sınıf kardeşleriyle birlikte ırkçılığa ve faşist tehlikeye karşı doğrudan mücadelelerinin de önünü alan bir etki yaratma riskini barındırmaktadır. Siyahıyla beyazıyla, kadınıyla erkeğiyle işçi sınıfının, mücadeleyi siyahların can dostuymuş gibi poz kesen Biden yönetiminin inisiyatifine bırakması düşünülemez. İşçilerin başta sendikalar olmak üzere çeşitli düzeylerde faşist ırkçı tehlikeye karşı örgütlülüğü sağlaması, yayması, güçlendirmesi şarttır. Faşist örgütlenmeleri, faşist gösterileri sindirmek için son dönemlerde Antifa gibi örgütlenmelerin uyguladıkları aktif taktiklerin, sınıf içeriği ve biçimleri daha da güçlendirilerek sürdürülmesi önem taşımaktadır. Biden’a, burjuva devlete, onun polisine ve yargısına zerrece bel bağlanmamalıdır.

Son yaşananların da gösterdiği gibi kapitalizmin krizi derinleştikçe burjuva parlamentarizmi de zayıflamakta ve anlamını yitirmektedir. Seçimi kaybeden birisi sırf bu gerekçeyle elindeki devlet aygıtını ve kontrol ettiği faşist güruhu kullanarak bu parlamenter aygıtı tarumar etmeye girişebiliyor. Bunun anlamı burjuva kurumsallığının, yasallığının, yüzyıllar içinde şekillenmiş kural ve teamüllerin artık eskisi kadar geçerli olmadığıdır. Bu da burjuva parlamentarizminin sınırları içinde ve bu sistemin sınırları içinde mücadele etmeye hevesli kesimlerin artan ölçüde boşa düşmekte olduklarını göstermektedir. Eğer burjuva devletinin tepesindeki bir şebeke açıktan açığa burjuva demokrasisini tanımadığını ilan edip, bunu fiile döküyorsa, bunun anlamı işçi sınıfının burjuva parlamentarizmi vaazları verenlere kulak tıkamasının en doğrusu olduğudur.

Son olarak vurgulamak gerekirse, Biden dönemi, işçi sınıfı, sol ve anti-faşist hareket açısından bırakalım beklemeye geçmeyi ve rehaveti, bir yeniden toparlanış, mücadelenin yükseltilmesi dönemi olmalıdır. Biden’ın bazı cephelerde göz boyama ve yatıştırma amaçlı verebileceği ödünler olsa olsa kazanç hanesine yazılacak yan ürünler olarak görülebilir. Bunlara ve faşist hareketin önemli bir destek ve teşvik kaynağı olarak iktidardaki Trump’tan mahrum kalmasının o cephede yaratacağı geçici heves kırılması ve gerilemesine aldanmak vahim bir hata olacaktır. Umut Biden’da ve onun vitrininde değil, zaten son yıllarda yükselmeye başlayan mücadele ve örgütlenmenin ilerletilmesindedir.


[*]      Biden daha adaylık sürecinin başlarından beri özellikle siyahların oylarını kendi arkasına almak için strateji kurmuştu. Bunu yapmasının özel ve dolaysız nedeni siyahları Sanders’ın sınıf vurgulu söyleminden uzaklaştırmaktı. Bunun için siyah toplumunun kalantorlarını adeta tam mesai kullandı. Siyah burjuvazi tarafından siyahların kültürel, dinsel, yerel tüm örgütlenmeleri üzerine basınç bindirildi. Sanders’a büyük bir sempati duyan yoksul ve genç siyahların Biden’a yönlendirilmesi için dört bir koldan seferberlik yürütüldü. Biden siyah hakları için ömrü boyunca savaş vermiş kıdemli bir siyah dostu gibi pazarlandı. İşin doğrusu Biden eğer bugün seçilmişse bunu kesin biçimde borçlu olduğu kesim siyah burjuvazidir.