Navigation

Burjuva Devletin Bütçesi ve Vergiler

Devletin finansmanının hangi sınıfların sırtına yüklendiğine ve kaynakların hangi sınıflara akıtıldığına dair önemli bir gösterge oluşturan devlet bütçeleri, burjuva hükümetlerin izledikleri ekonomik ve sosyal politikaların genel bir özetini sunarlar. Bu nedenle de bütçeler burjuvazi kadar işçi sınıfını da yakından ilgilendirirler. 2008 bütçesini bu gözle değerlendirdiğimizde, emekçilerin sırtından finanse edilmeyi düstur edinmiş, bu nedenle de dolaylı vergiler başta olmak üzere pek çok alanda vergi artışları ve zamlara abanmış bir devlet bütçesiyle karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Buna karşın, ezici bir çoğunluğu örgütsüz olan, örgütlü kesimleri ise işbirlikçi sendika bürokrasisinin sultası altında etkisiz hale getirilmiş bulunan işçi sınıfının bu ve benzeri yakıcı sorunlarda sesi çıkmıyor, çıkamıyor.

Emekçi sınıfların söz konusu tepkisizliğinin doğrudan bir sonucu olarak, geçmiş yıllarda olduğu gibi bu bütçede de burjuvazinin saldırı politikalarında bir sapma olmamıştır. 2008 bütçesi, yaklaşık 205 milyar YTL’lik gelir ve 223 milyar YTL’lik gider kalemlerinden oluşuyor. AKP bu yıl da bütçe gelirlerinin yüzde 27’sinden fazlasını (56 milyar YTL) iç ve dış borç ödemeleri olarak doğrudan büyük sermayeye akıtmayı planlarken, eğitim, sağlık gibi kamu hizmetlerine ayrılan payı alabildiğine düşük tutuyor. “Milli savunma” adı altındaki silahlanma harcamalarında ise hiçbir kısıntıya gidilmiyor. Emekçilerden gasp edilen vergileri sınır içinde ve ötesinde yürüttüğü savaşta halklara bombalar, biber gazları, tanklar, tüfekler, coplar olarak geri döndüren burjuva devlet, savaş aygıtını her gün biraz daha pahalı ölüm makineleriyle donatmaktadır. Son dönemde almayı planladığı savaş helikopterleri, uçaklar, gemiler vb’nin maliyeti on milyarlarca dolardır. Tam da bu yüzdendir ki 2008 bütçesinde sağlığa ayrılan pay 10,8 milyar YTL ile sınırlı tutulurken, “savunma”ya 16,4 milyar YTL ayrılmıştır. Üstelik bu meblağa örtülü ödenekler, yıl içinde yapılacak ek bütçe ödenekleri vb. dahil değildir. Şurası çok açıktır ki, Kürt halkına karşı yürütülen savaş devam ettikçe ve emperyalist savaş cehenneminin alevleri daha da yayıldıkça, etrafındaki her şeyi yutan “savunma” kara deliği her gün biraz daha büyüyecek ve bundan beslenen kesimlerin iştahı artmaya devam edecektir.

Emekçilerden toplanan vergiler yerli ve yabancı mali sermaye gruplarına ve savaş tekellerine akıtılırken, personel harcamalarının bütçedeki payı son 15 yılda yüzde 42’den yüzde 24’e inmiştir. Bu keskin düşüşe paralel olarak, özelleştirmeler sonucunda 20 binden fazla kamu işçisi işsiz kalmış, emekli olan kamu çalışanlarının yerleri doldurulmamış, personel alımı sağlık gibi en temel alanlar başta olmak üzere büyük oranda dondurulmuştur. Sonuç, daha az istihdam, daha az hizmet, daha çileli bürokratik işlemler, çalışanlar üzerinde daha fazla iş yüküdür. Benzer şekilde bütçeden yatırımlara ayrılan pay da son 15 yılda yüzde 14,5’ten yüzde 5’lere inmiştir ve 2008 bütçesinde de yatırımlara ayrılan payda bir artış gözlenmemektedir. Üstelik tüm bu yıkıcı politikalar, işsizliğin genç nüfusta yüzde 20’nin üzerinde olduğu ve yoksulluğun her geçen gün toplumun daha geniş kesimlerini esareti altına aldığı bir ülkede uygulanmaktadır.

Rezervi sürekli artan bir petrol kuyusu: vergiler!

Modern kapitalist devletin en temel gelir kaynağını emekçi sınıflardan toplanan vergiler oluşturmaktadır. Başbakan Erdoğan’ın 60. hükümetin “eylem planı”nı açıklarken sarf ettiği şu cümle her şeyi çok güzel özetlemektedir: “Bizim tek petrol kuyumuz vergi.

AKP hükümetinin emperyalist kuruluşlarla işbirliği halinde hazırladığı 2008 bütçesi, devlet gelirlerinin yüzde 86’sının vergilerle karşılanmasını hedefliyor. 2008 yılında, 50 milyar KDV, 45 milyar ÖTV (özel tüketim vergisi) ve 10 milyar harç ve damga vergisi geliri bekleyen burjuva devletin, sermaye sınıfından toplamayı öngördüğü kurumlar vergisinin miktarı sadece ve sadece 15 milyar YTL ile sınırlıdır. Buna karşılık yarısından fazlasını tek başına işçi sınıfının üstlendiği gelir vergisi hasılatının bu yıl 33 milyarlık bir yekûn oluşturması öngörülmektedir.

Ücretlilere uygulanan gelir vergisi tarifesinde yapılan birkaç puanlık düşüş sonucunda 2001 yılından itibaren toplam gelir vergisinin ücretlilerin üstlendiği bölümünde bir azalma yaşanmaya başlamıştı. Örneğin 1996’da yüzde 51,3 olan bu oran, 2001’de yüzde 37’ye, 2002’de yüzde 29’a ve 2003’te yüzde 25’e inmişti. Ancak 2005 yılında diğer kesimlerin vergi oranlarında indirime gidilmesine rağmen ücretlilerin vergi oranında yeni bir indirime gidilmemesinin sonucu olarak, toplam gelir vergisinin ücretlilerin üstlendiği bölümü son iki yıl içinde yeniden tırmanışa geçti. Neticede sermaye kendi devletini fonlamaktan alabildiğine kaçarken, geçtiğimiz yıl işçi sınıfı toplam gelir vergisinin yüzde 54’lük bölümünü tek başına üstlenmek zorunda bırakıldı. Yani devlet son iki yılda işçi sınıfının üzerine iki kat daha fazla yüklendi. Bu yıl vergi iadesinin kalkmasıyla gelirinde bir düşüş yaşanacak olan işçi sınıfının vergi yükünün daha da artacağı ortadadır. Bunun yanında, vergi iadesinin kalkması, fiş verme yükümlülüğünden kurtulmasının yolu açılan burjuva kesimlerin daha az vergi ödemelerine, bu yüzden de toplam gelir vergisi içinde işçi sınıfının yüklendiği payın bu vesileyle de artmasına neden olacaktır.

Türkiye, OECD ve AB ülkeleri arasında ücretlilerin vergi yükünün en ağır olduğu ülkeler sıralamasında ilk sıralarda yer almaktadır. Üstelik aynı Türkiye, ücretlilerin milli gelirden aldıkları pay sıralamasında ise en geri basamaklarda bulunmaktadır. Yani işçi sınıfı zenginlikten en az payı alırken en çok vergiyi ödemektedir. 2007 yılında, işçinin asgari ücretinden kesilen vergi ve sigorta primlerinin toplam oranı yüzde 30’dur. Türkiye’de asgari ücretle çalışan kesimin yaygınlığı düşünüldüğünde, işçi sınıfının içine düşürüldüğü durum da, vergi soygununun ulaştığı boyut da net bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Sendika bürokratlarının ihaneti yüzünden sendikal mücadelenin dibe vurduğu bu ülkede, asgari ücretin vergi dışı tutulması talebi etrafında bile en ufak bir mücadele örgütlenmemektedir.

İşçi sınıfı üzerindeki vergi yükü çırılçıplak ortadayken, burjuvazi utanmazca, yüksek gelir dilimine ait vergi oranlarının düşürülerek sermayeden alınan vergilerin azaltılmasını vergi gelirlerini arttırmanın ve kayıt dışılığı engellemenin yolu olarak sunmaktadır. Oysa bu koca bir yalandır. Neoliberal politikaların hayata geçirilmeye başlandığı 80’li yıllardan itibaren, bu politikaların şampiyonluğunu yapan ABD’de ve İngiltere’de yüksek gelir dilimine ait vergi oranları düşürülerek sermayeden alınan vergiler azaltılmış, ancak iddia edilenin tam tersine toplanan vergi miktarında bir artış olmayıp, aksine düşüş nedeniyle bütçe açıklarında büyük bir artış yaşanmıştı. Örneğin İngiltere’de Thatcher hükümeti bu açığı kapatmak üzere 80’lerin sonlarında “kelle vergisi”ni uygulamaya sokmaya kalkışmış ve bu haksız vergi işçi sınıfını aylar süren bir isyana sevk etmişti. Vergi kâğıtlarını yırtıp atan ve Londra’yı savaş alanına çeviren milyonlarca işçinin bu isyanı, geçici bir süre hükümeti geri adım atmak zorunda bırakmıştı.

Yıllardır Türkiye’de uygulanan politika da aynı neoliberal politikadır. Bu politikalara paralel olarak, sermayenin vergi yükü resmi ya da gayri resmi yollardan hafifletildikçe bütçe gelirleri azalmakta, doğan açığı kapatmak üzere devlet faizle para toplamaya girişmekte, buna ek olarak, kapitalistler kaçırdıkları vergi paralarını bir de faiz karşılığında devlete satmaktadırlar. Devletse bu kısır döngüyü aşmak için dolaylı vergilere abanmaktadır. Burjuva devlet sermaye sınıfını her yolla koruyup kollarken, işçi sınıfını hem doğrudan hem de dolaylı vergilerle soyup soğana çevirmektedir.

Maliye bakanı Unakıtan, bütçe sunuş konuşmasında, AKP hükümetinin sermaye kesimine yaptığı vergi kıyaklarını şöyle dillendiriyordu: “2006 yılı başından itibaren yürürlüğe giren yeni Kurumlar Vergisi Kanunu ile vergi oranı yüzde 30’dan yüzde 20’ye indirilmiştir. Böylece kurum kazançları üzerindeki vergi yükü de yüzde 45’ten yüzde 34’e düşmüştür. Benzer şekilde Gelir Vergisi Kanununda yapılan değişiklikle gelir vergisi tarife yapısı dörde indirilmiş, en yüksek vergi oranı ise yüzde 45’ten yüzde 35’e çekilmiştir.” İşte burjuvaziye yapılan bu kıyaklar sonucundadır ki, 2006 ve 2007’de işçi sınıfı geçmiş yıllara göre iki kat daha ağır bir vergi yükünü sırtlanmak zorunda bırakılmıştır. Patronlardan toplayamadığı vergiyi işçi sınıfının sırtına yıkan AKP hükümeti, bununla da yetinmeyip, dolaylı vergileri de amansızca arttırmaya devam etmektedir.

Dolaylı vergiler adaletsizliği körüklüyor

Elektrikten petrole, doğalgazdan iletişime, yiyecekten giyeceğe, sigaradan içkiye tüm tüketim maddelerinin üzerine bindirilen ÖTV ve KDV gibi dolaylı vergilerin yükü, doğal olarak, nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturan işçi ve emekçilerin omuzlarındadır.

AB ve OECD ülkelerinde doğrudan vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki ağırlığı yüzde 60’lar civarındayken, bu oran Türkiye’de tam tersidir. Yani toplam vergi gelirlerinin yüzde 70’ini dolaylı vergiler (gelir durumuna bakmaksızın herkesten eşit yüzdeyle alınan KDV, ÖTV gibi tüketim vergileri, damga ve harç vergileri vb.), yüzde 30’unu ise doğrudan vergiler (gelir vergisi, kurumlar vergisi gibi kazanç üzerinden alınan vergiler) oluşturmaktadır. Bu durumun korkunç bir adaletsizlik doğurduğu ortadadır. Dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki ağırlığının son on yılda yüzde 60’tan yüzde 70’lere çıkmasıysa, adaletsizliğin giderilmek bir yana giderek daha da derinleştirildiğinin somut göstergelerinden biridir.

Dolaylı vergilerin başlı başına adaletsizlik kaynağı oluşturmalarının temel nedeni, tüketiciler arasındaki gelir farkına bakmaksızın herkesten aynı oranda vergi alınması, neticede de alınan bu tür vergilerin gelirle ters orantılı olmasıdır. Yani gelir arttıkça ödenen verginin oransal miktarı azalmakta, gelir azaldıkçaysa bu oransal miktar artmaktadır. Aylık kazancı 500 lira olan bir işçiyle 50 bin lira olan bir kapitalisti ele alalım ve her ikisinin de 50 liralık doğal gaz tükettiklerini varsayalım. Burjuva hükümetin sözcülerine bakacak olursak, ödeyecekleri KDV miktarı her iki “vergi yükümlüsü” için de eşittir: yüzde 18. Ancak bu eşitlik, yalnızca ödenen miktarın yüzdesini ilgilendiren bir eşitliktir ve gerçekte aldatmacadan ibarettir. Devletin saldığı bu dolaylı vergiyi işçinin ve kapitalistin gelirine oranlayacak olursak karşımıza bambaşka bir sonuç çıkacaktır. 50 liralık doğal gaz karşılığında işçi gelirinin yaklaşık yüzde 2’sini KDV olarak ödemekteyken, kapitalist gelirinin sadece yüzde 0,02’sini, yani on binde 2’sini KDV olarak ödemektedir. Bu adaletsizlik, etten süte, sudan elektriğe, telefondan akaryakıta en yaşamsal ürünlerde aynı uçurumla varlığını korumaktadır. Ödenen KDV, ÖTV türü dolaylı vergilerin gelire oranı işçi yoksullaştıkça artmakta, buna karşılık kapitalist zenginleştikçe azalmaktadır. İşte dolaylı vergilerin adaletsizliği ve soygunun aleniliği!

Banka hesaplarındaki son beş yıllık değişim bile, Türkiye’de gelir dağılımındaki uçurumun her geçen yıl nasıl kat be kat arttığını gözler önüne sermektedir. Banka hesabı 1 milyon YTL’nin üstünde olan banka müşterilerinin toplam serveti son beş yılda yüzde 400 artış göstermiştir. Hesabı 10 bin YTL’den az olan ve aynı zamanda hesap sahiplerinin ezici çoğunluğunu oluşturanlar içinse bu artış oranı yüzde 8’de kalmıştır ve bu gruptakilerin her biri ortalama 390 YTL’lik hesaplara sahiptirler.

Sonuç tüm çıplaklığıyla ortadadır. Sayıları birkaç bini geçmeyen küçük bir azınlık, yaratılan toplam servetin büyük bir kısmına el koyup servetine servet katarken, on milyonlarca emekçinin payına yalnızca sefalet düşmektedir. Burjuva devletin göz diktiğiyse, işte bu sefaletin vergisidir.

Soyguna dur demek senin elinde!

Şurası çok açıktır ki, ayakta kalışını vergilere borçlu olan burjuva devlet, işçi sınıfının sırtındaki devasa bir yüktür. İşçi, ücretli kölelik sistemi olan bu sistemde, bir yandan kapitalist tarafından soyulurken, bir yandan da burjuva devlet tarafından soyulmaktadır. Kapitalistin işçinin yarattığı artı-değere el koyarak gerçekleştirdiği artı-değer sömürüsüne ek olarak, devlet de, işçinin kendi yaşamını yeniden üretmek üzere elinde bırakılan kırıntıya saldırmaktadır.

Lenin 1913’te kaleme aldığı Kapitalizm ve Vergiler adlı makalesinde, komünistlerin vergiler hususundaki acil talebini, “tüm dolaylı vergilerin tamamen kaldırılması ve yerine gerçek bir artan oranlı gelir vergisinin getirilmesi” şeklinde formüle ediyordu. Dolaylı vergilerin yerini gelirle doğru orantılı olarak artan gelir vergisine bırakmasını öngören bu talebin tümüyle gerçekleştirilebilir olduğunu belirten Lenin, büyük gelirlerin vergilendirilmesinin zor olduğunu savunan burjuva sözcülere ise şu yanıtı veriyordu: “Gerçekte, mevcut gelişme düzeylerindeki bankalarla, tasarruf kurumlarıyla vb., bu zorluk tamamen hayalidir. Tek zorluk, kapitalistlerin para hırsı ve burjuva devletin politik yapısı içindeki antidemokratik kurumların varlığıdır.”

Şurası açıktır ki, kapitalistlerin kâr hırsını baskı altına alabilecek ve burjuva devlete antidemokratik uygulamaların kaldırılmasını dayatabilecek tek güç, örgütlü işçi sınıfıdır. Onun, örgütlülüğünden aldığı güçle mücadeleyi yükselttiği dönemlerde, işçi sınıfı gerek kendi yarattığı değerden aldığı daha yüksek pay, gerekse düşük vergi yüküyle görece daha rahat nefes alabilirken, bugün gelinen noktada, burjuvazi de onun devleti de işçi sınıfına saldırıda sınır tanımamaktadır. Bunun tek nedeni, dünyayı değiştirmeye muktedir bir potansiyel gücün, örgütsüzlük nedeniyle içinde bulunduğu zayıflık halidir. İşçi sınıfı burjuvaziye bu zayıflığı kullanma fırsatı sunduğu müddetçe, saldırıların ardı arkası kesilmeyecektir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:35, Şubat 2008
sonraki yazı ...
Kandırıyorlar Bizi