Navigation

Demirel’i “İyi Bilmezdik”!

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Demirel’in siyasi kariyeri konusundaki bu kısa özet dahi onun tescilli bir işçi düşmanı, Kürt düşmanı, Alevi düşmanı, sosyalist düşmanı, özgürlük düşmanı olduğunu göstermeye fazlasıyla yetmektedir. Devlet kaynaklarının yolsuzluklarla talanı gibi koca bir başlık bu özete dahil bile edilmemiştir. Geride bıraktığı kan, zorbalık ve gözyaşı dolu mirasa rağmen, Demirel ne yazık ki işçi sınıfının ve diğer ezilen katmanların karşısında bu suçlarının hesabını vermeden gitti. Onun suçlarına ortak olan ve halen hayatta olan daha niceleri var. Onların Demirel kadar talihli olmamasını sağlamak işçi sınıfının boynunun borcudur.

Kenan Evren’in ardından Süleyman Demirel de işçi sınıfının yargılamasından nasibini almadan bu dünyadan ayrıldı. Türkiye’de işçi sınıfının, sosyalistlerin, Kürtlerin önde gelen düşmanlarından biriydi Demirel. Bir tesadüf sonucu, ölüm tarihi (17 Haziran) Türkiye işçi sınıfının mücadele tarihindeki en önemli günlerden biri olan 16 Hazirana neredeyse tam olarak denk düştü.

Bu tesadüfi tarih çakışması, Demirel’in ölümüne işçi sınıfının gözünden nasıl bakmak gerektiği konusunu ele alırken anlamlı bir başlangıç noktası olarak görülebilir. 1960’lı yıllar boyunca genel olarak bir uyanış ve yükseliş içindeki işçi sınıfının mücadelesi 15-16 Haziran 1970’te 150 bin işçinin isyanıyla bir doruk noktasına ulaşmıştı. O tarihte Demirel başbakandı. İşçilerin isyanına yol açan dolaysız neden, Demirel’in başında yer aldığı hükümetin meclisten geçirmeye çalıştığı bir yasaydı. İşçiler 1960’lı yıllar boyunca kendi sınıflarının yükselen mücadelesinin ana odağı olan DİSK’i kapatmak için çıkarılan bu yasaya karşı 15 Haziranda ayağa kalkarak İstanbul, İzmit ve Gebze’de onbinler halinde yollara aktılar. 150 bin işçinin seferber olduğu kalkışma iki gün boyunca Türkiye’yi salladı ve bazı büyük patronlar işçilerin yarattığı bu deprem karşısında korku içinde İstanbul’u terk ettiler. İşçilerin Türkiye tarihinde bir ilk olan o destansı eylemleri sırasında taşıdıkları dövizlerden birinde şunlar yazıyordu: “Süleyman başvekil, işçi-köylü aç sefil!”

Yasa tasarısıyla işçilere saldıran Demirel ve hükümeti, işçilerin buna karşı direnişine de saldırmayı ihmal etmedi. Polis ve ordunun devreye sokulduğu direniş sırasında üç işçi katledildi, onlarca işçi yaralandı. Sonrasında da birçok işçi mahkemelerde yargılandı, haklarında kara listeler oluşturuldu, işsiz bırakıldı. Ancak işçiler bir sınıf olarak güçlerini ortaya koymak suretiyle Demirel’in başında yer aldığı sermaye hükümetinin saldırısını püskürtmeyi başardılar ve DİSK’i kapatmayı amaçlayan yasa boşa çıkarıldı. Ancak Demirel sonraki yıllarda da işçi düşmanlığına ısrarla devam etti.

Demirel’in son nefesini verdiği günler, işçi sınıfının lokomotif gücü olan metal işçilerinin, uzun suskunluk ve sindirilmişlik yıllarından sonra, başlattıkları yeni mücadele dalgasının da günleriydi. Metal işçileri, 45. yıldönümünde 15-16 Haziran’a selam gönderirken, aynı zamanda Demirel’in arzulayıp, uğruna gayretkeşçe çaba harcadığı, ama ancak 12 Eylül faşist darbesi tarafından uygulamaya sokulabilen kölece çalışma düzenine karşı da bir isyan çığlığı yükseltiyorlardı.

“Ölünün arkasından kötü konuşulmaz”

Demirel’in ölümünün ardından ana-akım burjuva medyayı oluşturan gazete ve televizyonlarda birkaç gün boyunca süren yayınlar yapıldı. Türkiye ekonomisinin belkemiğini oluşturan metal sanayisinde uzun yıllardan sonra onbinlerce işçinin başlattığı kitlesel ve süreğen mücadele dalgası ana-akım medyada sadece birkaç küçük değinme olarak yer alırken, Demirel’in kesintisiz ve övücü yayınlarla ön plana çıkarılması aslında medyanın sınıfsal karakterini yeterince ele vermektedir. Bu yayınlarda Demirel tastamam “kör ölür badem gözlü olur” sözünü doğrularcasına ele alındı.

Kimisi bu tutumu “ölünün arkasından kötü konuşulmaz” düsturuyla açıklamaya çalıştı. Bu söz bir yanıyla ölüm karşısında insanoğlunun gündelik gaileyi bir kenara bırakması gerektiğini telkin eden bir bilgeliği yansıtırken, bir yanıyla da kavga adabıyla ilgilidir kuşkusuz. İthamlar karşısında ölünün cevap vermesi, kendini savunması olanaksız olduğundan, bu duruma saygı gösterilmesi gerektiği ima edilir. Ancak bu söz, üzerinde yaşadığımız toprakların kültüründe çoğu kez kötüye kullanılan ve riyakârlığa bir davet niteliği de taşımıştır. Demirel hakkında bu söze sığınanlara bakıldığında, bunların sonuç olarak aynı sınıfın saflarında yer alan kişiler olduğunu görürsünüz. O sınıfın dünyası içinde iç kapışmalar, anlaşmazlıklar olsa bile son tahlilde biz aynı sınıfın mensuplarıyız demektedir söz konusu kişiler.

Demirel gibi biri öldüğünde işçi sınıfı ve sınıf devrimcileri açısından tek üzüntü kaynağı ancak ondan sınıfsal olarak hesap sorulamamış olması olabilir. Demirel’in arkasından kötü konuşmayalım diyenler aslında onun büyük günahlarını saklamak istemektedirler. O günahlar ki, geçmişte kalmayıp şimdiyi ağır bir şekilde etkilemektedir. Bu günahların gizlenmek istenmesi gerçekte Demirel’in mensup olduğu sınıfın günahlarının gizlenmek istenmesidir. Çünkü suç aslında onların ortak sınıfsal suçudur. Ve bu suçun teşhir edilmesi onun mağduru olan işçi sınıfını ve diğer emekçi kitleleri uyandırmak anlamına gelebilir. O zaman “istenmeyen gelişmeler” olabilir.

“Demokrasi savaşçısı”

Demirel’in siyasi ömrünün temel çizgisini belirleyen şey onun bir Soğuk Savaş savaşçısı olmasıydı. Emperyalist-kapitalist sistemin küresel ölçekte Sovyetler Birliği’ne, sosyalist düşünceye, sosyalistlere, devrimcilere, ezilen ulus ve inançlara karşı yürüttüğü kirli Soğuk Savaş stratejisinin sistem bünyesindeki tüm ülkelerde yerel ayakları vardı. Azılı bir anti-komünist olarak Türkiye’de bu savaşın baş aktörlerinden biriydi Demirel. Soğuk Savaş’ın bir cephe ülkesi olan Türkiye’de Demirel, işçi hareketinin ve sol hareketin ezilmesi için akla gelebilecek her türlü kirli yöntemin kullanılmasında başlıca sorumlulardan biri oldu. Bu yoldaki gözü dönmüşlüğünün doruk noktalarından biri, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamı için mecliste yapılan oylamada iki elini birden şevkle kaldırması ve bir de arkasına bakarak partisinde fire olup olmadığını kolaçan etmesiydi. 12 Eylül faşist darbesi öncesinde faşistler kontra devlet güçlerinin planlaması ve denetiminde sokaklarda işçilere, devrimcilere, Alevilere, Kürtlere karşı katliamlar düzenlerlerken, başbakanlık koltuğundaki Demirel’in “bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz” demesi bu sorumluluğun yeterince bilincinde olduğunu gösteriyordu. Ve Demirel bunu hep yaptı. Maraş katliamının ardından bu sözleri sarf ettikten sonra, aynı katliam dizisinin bir diğer halkası olan Çorum katliamı için de “Çorum’u bırakın Fatsa’ya bakın” dedi.

Şimdi tüm toplumla alay edercesine onun ne yüce bir demokrat olduğu, ne büyük hoşgörü sahibi olduğu anlatılıyor. Binlerce işçi ve devrimcinin, onbinlerce Kürdün katledilmesinde ağır sorumluluğu ve rolü olan bir siyasi lider için bunların söylenmesi karşısında sarfedecek sıfat bulmak zordur. Bu noktada anlamlı bir yanıtı Cumartesi Anneleri verdiler. Haftalık eylem günleri sırasında Demirel’in ölümü vesilesiyle okudukları bildiride riyakârlık rüzgârına karşı dik durarak ve Demirel’in suçlarına dobra dobra işaret ederek, ölünün arkasından söylenen başka bir sözü kullandılar, “Süleyman Demirel’i iyi bilmezdik!” dediler. O Demirel ki o annelere “çocuklarınız benim cebimde mi çıkarıp vereyim” diyebilmişti.

Demirel’in işçi-emekçi kitleler ve hak arayanlar karşısında düzen namına ulaşmak istediği hedefler bazen kendi boyunu aştığı için devreye ordunun kılıcının girmesi gerekiyordu. Amaç bir olsa da, bu durum Demirel’in birkaç kez sahnenin kenarına itilmesini gerektirdi. Gerçekte ordu ile Demirel ne ezilen ve sömürülen kitlelerin bastırılması hedefinde ve ne de bunun temel yöntemlerinde anlaşmazlık içindeydi. Demirel’in tek mağduriyeti dümenin başında kendisinin olmaması oluyordu. Bu nedenle, tüm şikâyetlerine rağmen, darbeler karşısında direniş göstermedi, “şapkasını alıp gitti”!

Demirel ve ordu arasında fikir birliği sadece işçi-emekçi kitlelerin mücadelesinin bastırılması meselesinde değil, bu kitlelerin daha yoğun ve acımasız bir sömürüye tâbi tutulması meselesinde de geçerliydi. Örneğin 12 Eylül’ün faşist darbecilerinin hayata geçirdiği neo-liberal ekonomik saldırı programı (meşhur 24 Ocak kararları), sermayenin istekleri doğrultusunda Demirel ve onun yamağı Özal tarafından oluşturulmuştu. Bugün taşeronlaşma, esnek çalıştırma, özelleştirme, güvencesizleştirme, sendikasızlaştırma gibi işçi sınıfının ceremesini çektiği bir dizi ağır saldırıların başlama noktası, işte 1980 yılında Demirel hükümetinin oluşturduğu bu 24 Ocak programıdır.

Yine de, Demirel darbeler tarafından iki kez kenara itildiği için, onun etrafında bir mağduriyet halesi hep oluşturulmaya ve ona buradan bir demokratlık payesi biçilmeye çalışıldı. 12 Eylül sonrasında Demirel ve çevresi bu konuyu daima işledi. Buna katkıda bulunan bir sebep, darbe anayasasına konulan geçici bir madde ile kendisine ve dönemin diğer önde gelen siyasetçilerine 10 yıl boyunca siyaset yasağı getirilmesi oldu. Ancak bu yasağın dikişleri 10 yıl dolmadan attı ve 1987 yılında bu siyasi yasakların kaldırılması konusunda yapılan referandumla tüm yasaklılar siyaset yapma hakkını kazandılar. İşte Demirel, 1987’de yapılan bu referandum öncesinde ve ardından 1991’de iktidara gelene kadar yürüttüğü muhalefet sürecinde, geçmiş suçlarından ders çıkarmış bir demokrat havasına büründü ve hatta onun hakkında “bir darbe daha geçirse sosyalist olacak” esprileri yapılır oldu. Ama bunların hepsi Demirel’in kurnaz oportünizmi ve aldatmacalarından başka bir anlam taşımıyordu.

1991’de iktidara geldiğinde, Demirel eski Demirel’den özde farklı değildi. Değişen şey, sol hareketin ve işçi hareketinin ezilmiş, SSCB’nin çökmüş, Soğuk Savaş’ın bitmiş olmasıydı. Şimdi ise sahnede rejimi tehdit eden bir güç olarak Kürt hareketi vardı. 1990’lı yıllar çoğu burjuva gazeteci ve yazarın bile itiraf etmekten çekinmediği üzere karanlık yıllardı. Yükselen Kürt ulusal mücadelesi karşısında devlet tüm güçleriyle 1980 öncesine benzer biçimde, hatta ondan daha da fazlasıyla, bir kitlesel imha ve sindirme politikası yürüttü. Onbinlerce Kürt bu kirli savaşta katledildi. “Faili meçhul” kavramının literatüre yerleştiği bu yıllarda sadece bu yolla 17 bin kişinin kaybedilip, öldürüldüğü biliniyor. İşte bu yıllar bir kez daha “Demirel’li yıllar”dı. Demirel önce başbakan olarak sonra da cumhurbaşkanı olarak bu yıllarda yine devletin en tepe mevkilerinde bulundu. Siyasi tecrübesini ve maharetini bu kez Kürt halkının mücadelesini ezmek için tüm kirli yöntemleri kullanan devletin hizmetine verdi.

Binlerce faili meçhulün yanı sıra şu günlerde 22. yılını andığımız Sivas katliamı da Demirel’in devletin başında yer aldığı bu “ikinci bahar” yıllarında gerçekleşti. Madımak oteli linççi güruhla kuşatıldığında devlet güçlerinin parmak kıpırdatmamalarının başlıca sorumlusu o günlerde başbakanlıktan cumhurbaşkanlığına çıkmış olan Demirel’di. Olayın ardından, “Olay münferittir. Ağır tahrik var. Bu tahrik sonucu halk galeyana gelmiş” demekten geri durmamıştı “demokrat” Demirel. 1990’lı yılların kan ve irin dolu lağımı Susurluk’ta patladığında, aynı “demokrat” Demirel, “devlet rutin dışına çıkabilir” diyerek devletin yırtılan meşruiyet örtüsünü tamir etmeye soyunmuştu.

Darbelerden ders aldığı söylenen Demirel, 1990’lı yıllardaki bu “ikinci baharı” sırasında, aldığı dersin ne olduğunu göstermek için önemli bir fırsat daha buldu. Erbakan’ın başında yer aldığı Refah-Yol hükümetinin ordu tarafından alaşağı edilmesi girişimine karşı durmak yerine, koçbaşlığı ederek, darbenin bizzat yürütücüleri arasında yerini aldı. Literatüre “post-modern darbe” olarak geçen 28 Şubat darbesindeki bu hizmetleriyle statükocu-Kemalist kesimlerin takdirini de kazandı. Ama onun bu icraatı aynı zamanda onun yıllarca istismar ettiği muhafazakâr-sağ kitleleri kaybetme sürecinin en büyük kilometre taşı anlamına da geldi. Kurucusu olduğu Doğru Yol Partisi de, aynı geleneğin bir partisi olan Anavatan Partisi de, özellikle bu son hamleden sonra siyasi ölüm süreçlerinin son demine girdiler. O noktadan sonra Demirel de, tüm siyasi hırsına rağmen, bir siyasi mevta haline geldi.

Demirel’in siyasi kariyeri konusundaki bu kısa özet dahi onun tescilli bir işçi düşmanı, Kürt düşmanı, Alevi düşmanı, sosyalist düşmanı, özgürlük düşmanı olduğunu göstermeye fazlasıyla yetmektedir. Devlet kaynaklarının yolsuzluklarla talanı gibi koca bir başlık bu özete dahil bile edilmemiştir. Geride bıraktığı kan, zorbalık ve gözyaşı dolu mirasa rağmen, Demirel ne yazık ki işçi sınıfının ve diğer ezilen katmanların karşısında bu suçlarının hesabını vermeden gitti. Onun suçlarına ortak olan ve halen hayatta olan daha niceleri var. Onların Demirel kadar talihli olmamasını sağlamak işçi sınıfının boynunun borcudur.