Navigation

Burjuva Aydınlanmacılığı ve Marksizm

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
1.bölüm

Cumhuriyetin kuruluş döneminden bu yana Kemalist rejim, tehdit olarak gördüğü kimi muhalif kesimleri ezerken “aydınlanma”, “çağdaşlık”, “ilericilik” gibi kavramları kendisine kalkan edinmeyi adet edinmiştir. Bu kavramları kendi çıkarları doğrultusunda çarpıtarak, “gerici”, “şeriatçı” olarak nitelendirdiği muhalefet odaklarına karşı birer ideolojik silaha dönüştürmüştür. Ne yazık ki, sosyalist sol da bu tuzağa sıkça düşerek Kemalizm tarafından kolaylıkla esir alınabilmiştir.

Sosyalist çevrelerin önemlice bir bölümünün içinde bulundukları durum, bugün de böylesi bir tuzağa düşüldüğünü gösteriyor. “Dinci gericiliğin” iktidarı olarak değerlendirdikleri AKP karşısında Kemalist damarları kabaran sosyalist kesimlere göre, Kemalist cumhuriyet büyük bir Aydınlanma hamlesidir ve AKP bu cumhuriyeti tasfiye etmektedir. Bu kesimler AKP’nin Türkiye’yi “karanlığa” götürdüğünü iddia ederek, “Aydınlanmaya” ve “cumhuriyetin kazanımları”na sahip çıkmayı günün en yakıcı görevi ilan ediyorlar.

18. yüzyılda büyük bir düşünsel atılımı ifade eden ve Avrupa burjuvazisinin iktidar mücadelesinde ön açıcı işlevler gören Aydınlanmanın, Marksizm tarafından aşılmasının üzerinden neredeyse iki asır geçtikten sonra, komünistlik iddiasında olanlarca bayraklaştırılması kuşkusuz hazin bir durumdur. Ancak Aydınlanma adına, onun en elitist, en despotik, en anti-demokratik yorumunu benimsemiş olan Kemalist diktatörlüğün kutsanmaya çalışılması çok daha vahimdir. Aydınlanmanın yaşadığımız topraklardaki macerasına geçmeden önce, onun gerçekte ne olup ne olmadığına bakalım.

Aydınlanma çağı: Burjuvazinin düşünsel atılım dönemi

Kabaca 1688 İngiliz devriminden başlayarak 1789 Fransız devrimine uzanan ve esas olarak 18. yüzyılı kapsayan “Aydınlanma çağı”, İngiltere’den Fransa’ya ve takiben tüm Avrupa’ya yayılan, felsefeden tarihe, sanattan edebiyata çok geniş bir alanda çığır açan bir düşünsel ilerlemeyi simgelemektedir. Locke’dan Voltaire’e, Hume’dan Diderot’ya, D’Alembert’ten Helvetius’a, Montesquieu’den Rousseau’ya, D’Holbach’tan Kant’a çok sayıda büyük düşünürün damgasını bastığı bu dönem, “Akıl Çağı” olarak da adlandırılmaktadır.

Dönemin düşünürlerinin sıkça başvurdukları “ışık”, “aydınlık”, “aydınlanma” metaforu nedeniyle 1800’lü yıllardan itibaren bu adla anılmaya başlayan Aydınlanma, kuşkusuz birden bire doğan köksüz bir düşünsel atılım değildir. Onu, Avrupa’da siyasal, kültürel ve dinsel alanda büyük dönüşümlere yol açan Rönesans ve Reform hareketlerinin yaşandığı bir tarihsel dönem öncelemiştir. Aydınlanma, felsefenin, siyasetin, hukuk biliminin ve her türlü ideolojinin ilahiyatın alt bölümleri haline getirildiği Ortaçağ karanlığından çıkışı temsil eden bu tarihsel dönemin birikimlerinin bir ürünüdür.

Aydınlanma filozofları, bilim alanındaki gelişmelere paralel olarak aklın her şeyi aydınlattığını, bu ışık sayesinde önyargıların ve dogmaların yıkıldığını dile getiriyorlardı. Alman düşünür Kant, Aydınlanmayı, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamaması yüzünden düştüğü ergin olmama durumundan kurtulması olarak tanımlamaktaydı. Ona göre Aydınlanmanın parolası bu yüzden “aklını kendin kullanma cesaretini göster!” olacaktı.

Çağın düşünürleri, doğrunun ve yanlışın tek kriterinin tanrısal vahiy ya da dogma değil akıl olduğunu, insana ve doğaya dair her şeyin akılla açıklanabileceğini savunuyorlardı. Aydınlanmaya temel özelliğini veren de bu düşünce olmuştur. Ancak Aydınlanmayı homojen ve sistematik bir felsefe olarak değerlendirmek mümkün değildir. Zira temel birtakım konularda görüş ortaklığına sahip olsalar da, Aydınlanma filozoflarının sosyal, ekonomik ve felsefi sorunlarda ortak bir yaklaşım sergilediklerinden söz edilemez. Aynı şekilde, sosyal ve siyasal sorunlara ilişkin görüşlerinde son derece radikal olanlara rastlanıldığı gibi alabildiğine uzlaşmacı olanları görmek de mümkündür.

Aydınlanma düşünürlerini ortaklaştıran noktalardan biri, insan aklını tanrısal akla tâbi kılan ve her alanda ilerlemenin önünde büyük bir engel teşkil eden skolastik felsefeyle hesaplaşmaya girişmiş olmalarıdır. Dolayısıyla bu dönemde, 17. yüzyıla damgasını basan metafizik kurgudan da uzaklaşılmaya başlanacaktır. Engels, bu dönemde, dinin, doğa biliminin, toplumun, politik kurumların, kısacası her şeyin amansız bir eleştiriye tâbi tutulduğunu belirtir. Akıl her şeyin tek ölçüsü olmuştur. Aydınlanma düşünürleri, ilk kez “akıl imparatorluğu”nun doğduğunu, hurafenin, haksızlığın, ayrıcalığın ve baskının yerine, sonsuz doğru, sonsuz adalet ve vazgeçilmez insan haklarının geçmesi gerektiğini dillendirmektedirler. Ne var ki, bu “akıl imparatorluğu” düşünce âleminden gerçekler âlemine indiğinde, kapitalizmin duvarlarına çarpacak, dar burjuva kalıplara bürünecektir. Şöyle diyordu Engels: “Bugün biz bu akıl imparatorluğunun burjuvazinin idealize edilmiş imparatorluğundan başka bir şey olmadığını; bu sonsuz adaletin gerçekleşmesini burjuva adalette bulduğunu; bu eşitliğin yasalar önünde burjuva eşitliğe indirgendiğini; burjuva mülkiyetin temel insan haklarından biri olarak ilan edildiğini; ve akıl devletinin (…) bir burjuva demokratik cumhuriyet olarak doğduğunu ve ancak öyle doğabileceğini biliyoruz.”[1]

Aydınlanma çağı, ekonomik olarak serpilip gelişen burjuvazinin siyasal iktidarı ele geçirmek üzere başlattığı özgürleşme hareketini temsil ediyordu. 17. yüzyıla kadar, kral, hiçbir şekilde paylaşmadığı mutlak bir güce ve dokunulmazlığa sahipti. Ancak burjuvazinin gelişmeye başlaması, eski dengeleri tümüyle altüst edecek ve aristokrasiyle burjuvazi arasında şiddetli çatışmalar başlayacaktı. Burjuvazi kralın iktidarının tanrıdan geldiği düşüncesine karşı çıkıyordu. Aydınlanma filozoflarının önemlice bir bölümü, insanların ilk çağlardan bir toplum sözleşmesiyle çıktıklarını, eşit olan insanların yetkilerinin bir kısmını genel irade olarak devlete devrettiklerini, ama eşitlik durumunun zamanla bozulduğunu söylüyorlardı. Dolayısıyla da insanların eşitliğini yeniden tesis edecek bir toplum sözleşmesi yapılmalı, kral da yetkilerini buradan almalı ve buna uymalıydı.

Engels’in de belirttiği gibi, burjuvazinin özgür gelişimi feodal sistemle bağdaşmıyordu ve bu yüzden de bu sistem yıkılmak zorundaydı. Feodalizmin büyük uluslararası merkezi ise Katolik Roma Kilisesiydi. Kilise feodal yapılanmayı tanrısal kutsama halesiyle çeviriyordu. Bunun yanı sıra, Katolik toprak mülkiyetinin en az üçte birine sahip olan en güçlü “feodal bey” konumundaydı. Dünyevi feodalizme saldırabilmek için, önce onun bu kutsal merkezî örgütünü yıkmak gerekiyordu.[2]

Aydınlanma, burjuvazinin önündeki engelleri yıkma mücadelesinin düşünsel alandaki yansıması olacaktı. İktidara, devlete, yönetim biçimine, hukuka, insan haklarına vs. dair tartışmalar ve fikirler derinleşirken, bu dönemin felsefesi de burjuvazinin bu somut gereksiniminin sesi olacak, her alanda kapitalizmin önünü açmaya hizmet edecekti. Bu dönemde, başta Kilise ve tanrının yeryüzündeki temsilcisi olarak görülen kral olmak üzere o zamana dek kabul gören her türlü kutsiyetin yaldızları dökülmeye başladı.

Laiklik ve din konusundaki yaklaşımlar

Aydınlanma düşünürleri, bağnazlığın ve kötülüklerin kaynağı olarak gördükleri Kiliseye karşı mücadelede birleşmişlerdi ve genel olarak dine karşı kuşkucu ve eleştirel bir yaklaşım içindeydiler. Bir yandan Katolik Kilisesinin “en güçlü feodal bey”lik konumu, öte yandan yakın döneme kadar süren kanlı mezhep savaşları, din sorununun dönemin düşünürlerinin ele aldıkları konuların başında gelmesine yol açmıştı. Mezhepler arası savaşın son bulması, dinsel hurafelerin yıkılması, farklı mezheplere, dinlere ve fikirlere karşı hoşgörünün tesis edilmesi için, Kilisenin hegemonyasının kırılması gerekiyordu. Bu da Aydınlanmanın en önemli yönlerinden biri olan laiklik tartışmalarının derinleşmesini beraberinde getirmişti.

Laiklik konusunda en ileri fikirleri dile getiren kişi, Aydınlanma hareketinin kurucusu olarak da anılan İngiliz düşünür Locke idi. Locke’un “özgür bir devlette özgür bir kilise” sözleriyle formüle ettiği laiklik anlayışı, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını, devletin din işlerine karışmamasını ve hiçbir mezhepten yana olmamasını, dinin insanın vicdanını ilgilendiren bir meseleye dönüşmesini, insanların dinsel inançları doğrultusunda özgürce bir araya gelme ve örgütlenme hakkına sahip olmasını öngörüyordu.

Fransa’da ise dini devletin güdümüne sokan bir laiklik anlayışı daha yaygın bir kabul görecekti. Voltaire, devlet içinde devlet olamayacağını, bütün gücün siyasal iktidarın elinde toplanması ve dinsel alanın siyasal iktidarın denetiminde bulunması gerektiğini söylüyordu. Siyasal birliği bozan, kamusal çıkarı zedeleyen ve devlet için tehlike oluşturan dinlerin, tarikatların ve mezheplerin siyasal iktidar tarafından yasaklanmasını bir zorunluluk olarak görüyordu. Diderot ve D’Alembert’in yayınladıkları ve çok sayıda düşünürün katkıda bulundukları meşhur Ansiklopedi’de de bu görüş savunuluyordu.[3]

Ancak tüm bu fikir farklılıklarına rağmen, filozoflar, Kilisenin devlet işlerine ve siyasete karışmaması konusunda ve genel bir hoşgörü ve çoğulculuk anlayışında ortaklaşıyorlardı. Aydınlanma düşünürleri, dinin ruhban sınıfın elinde, dogmaları, bağnazlığı ve cehaleti besleyip üreten bir araç haline geldiği hususunda hemfikirdiler. Ancak felsefi düzeyde dine yaklaşımda aralarında çeşitli farklılıklar bulunuyordu. Tanrı inancını muhafaza edip Hıristiyanlığı “gerçek temellerine” döndürmeye çalışanlar olduğu gibi, deizmi (tanrıya inanmak fakat kurumsal dinleri reddetmek) ve ateizmi (tanrıtanımazlık) savunanlar da bulunmaktaydı.

Bir deist olan Voltaire, “bir Yüce Varlığa tapınmanın ve onun ebedi buyruklarına gönülden boyun eğmenin ötesindeki hemen her şey boş inançtır” diyordu. Diğer deistler gibi o da tanrı inancını ahlâklı bir toplum için zorunlu görmekteydi. Bu noktada onun “tanrı olmasaydı bile onu yaratmak gerekirdi” sözü çarpıcıdır. Voltaire’e göre filozoflar inançlı olmasalar da erdemli davranabilirler, ama sıradan insanları suç işlemekten alıkoyabilmek ve toplumun varlığını sürdürebilmek için tanrı inancı şarttır. Bu nedenle uygar bir ülkede kötü de olsa bir dinin olması, hiçbir dinin olmamasından çok daha yararlıdır: “Dolayısıyla prensler ve halklar için yaratıcı, yönetici, ödüllendirici ve cezalandırıcı bir Yüce Varlık düşüncesinin zihinlere kazınmış olması mutlak gerekliliktir.”[4]

D’Holbach ve Diderot gibi düşünürlerse deizmi eleştiriyor ve ateizmi savunuyorlardı. Bununla birlikte, din konusunda hoşgörüden ve düşünce özgürlüğünden yanaydılar. Diderot, “insanlar tanrı hakkında ne istiyorlarsa onu düşünsünler, yeter ki kendilerinden farklı düşünenleri rahat bıraksınlar” görüşündeydi örneğin.

Bugün Aydınlanma deyince akla öncelikle, çağın filozoflarının din konusundaki geleneksel anlayışla mücadeleleri ve laiklik fikrinin gelişmesi gelmektedir. Ancak tarihe bakıldığında, üretilen fikirlerin büyük bölümünün (örneğin Locke’un laiklik anlayışı, genel olarak din ve fikir özgürlüğü, “hoşgörü” vb.) hayata o saflıkta geçmediği görülmektedir. Laiklik hiçbir kapitalist ülkede dinle devlet işlerinin mutlak ayrılığı biçiminde hayata geçememiştir. İktidarı ele geçirmesinin ardından, burjuvazi, proletaryayı baskı altında tutmak için idealizme ve dine sarılma yolunu tutmuştur. Kilise bir feodal kurum olmaktan çıkmıştır çıkmasına ama bu kez de burjuvalaşarak kapitalizmi koruma işlevini yüklenmiştir.

Emekçi kitlelerin Aydınlanma filozoflarının havsalasının alamayacağı ölçüde radikalleştiği 1789 Fransız devrimi ve 1848 devrimleri, bir zamanların “özgürlükçü” burjuvazisi açısından dönüm noktası olmuştur. Engels, materyalizm Fransız Devriminin amentüsü haline geldikçe, materyalizmin beşiği olarak bilinen İngiltere’de burjuvazinin nasıl dine sıkı sıkıya sarılmaya başladığını anlatır. 1848 devrimlerinden sonra ise bunun doruğa çıktığını söyler: “Avamı dindar bir havada tutma gereğine daha önceden inanmış olan İngiliz burjuvazisi, bütün bu deneyimlerden sonra bunun gereğini kim bilir ne kadar yakından hissetmiş olmalıydı! Kıtalı yoldaşlarının alaylı gülücüklerini önemsemeden, alt zümrelere İncil’i öğretmek için her yıl binler ve onbinler harcamayı sürdürdü.”[5]

Eşitlik, nereye kadar?

Aydınlanma düşünürleri, feodal ayrıcalıklara karşı çıkarak, herkesin yasalar karşısında eşit olması gerektiğini savunuyorlardı. Ancak hukuki eşitlik, gerçek anlamda toplumsal eşitlik fikrine dek uzatılmamaktaydı. Onlara göre toplumsal/sınıfsal eşitsizlik esas olarak insanın doğasından kaynaklanmaktaydı ve ortadan kalkması mümkün değildi. Ayrıca var olması bir zorunluluktu da! Şöyle demekteydi Voltaire örneğin: “Hepimiz insan olarak eşitiz, ama toplumun eşit üyeleri değiliz… Bazı Sofistlerin moda haline getirdikleri insanların sözde eşitliği çok tehlikeli bir düştür. Bir efendi için otuz tane ırgat olmazsa toprak ekilip biçilemez… İşçi ya da ırgat temel ihtiyaçlara muhtaç olmalıdır ki çalışsın; çünkü insanın doğası böyledir. Bu büyük sayıdaki insan yoksul olmalıdır, ama sefalet içinde bulunmamalıdır… Bütün insanlar eşit olurlardı, eğer gereksinimleri olmasaydı. Türümüze özgü bu zayıflık bir insanı bir başkasına muhtaç kılar; gerçek kötülük, eşitsizlik değil, bağımlılıktır.”[6]

Voltaire’e göre, insanların biri ezenler, diğeri ezilenler olmak üzere iki sınıfa ayrılmaması olanaksızdı. Eğer herkesin rahatı yerinde olsaydı, kimse kendi toprağını bırakıp başkasınınkini ekmeye gitmezdi! “İnsanlar özgür olsunlar, yani serf ya da köle olarak başka birine bağımlı olmasınlar, ama eşitsizlik ve mülk sahibine muhtaçlık devam etsin” şeklinde özetlenebilecek bu anlayış, istisnalar bir yana bırakılacak olursa Aydınlanma filozofları arasındaki yaygın anlayıştır. Açıkça görüldüğü üzere bu, burjuvazinin sınıf çıkarlarının savunusu temelinde kapitalizmin rasyonalize edilmesidir.

Aydınlanmacılar için genelleştirilebilecek bir diğer özellikse, değişik tonlarla da olsa, halkı küçük görmeleri, cahil, bağnaz ve aptal bulmalarıdır. Diderot ve Helvetius gibi düşünürler halkın cehaletinin ve bağnazlığının yaygın bir eğitimle aşılması gerektiğini savunurken, Voltaire yalnızca “aydınlatılmaya değen ve buna layık olan”ların eğitilmesinin yararlı olduğunu, büyük çoğunluk içinse bunun gereksiz hatta zararlı olduğunu söyler. Ona göre, “büyük çoğunluk, özellikle de vasıfsız işçilerin çocukları, yalnızca toprağı ekip biçmeyi bilmelidir”! Filozofların saygın, kavrayışlı, aydın insanlar için yazdıklarını ve bunları halkın anlamasının gerekmediğini söyleyen Voltaire, 1765’te Felsefe Sözlüğü’ne yazdığı Önsöz’de şunları söylemektedir: “…bu kitap, yalnız aydın kişilerce okunabilir; ayaktakımı bu tür bilgiler için yaratılmamıştır; felsefe, hiçbir zaman nasibi olamayacaktır onun. Halktan saklanması gereken doğrular vardır diyenler kaygılanmasınlar hiç; bir şey okumaz halk; haftanın altı günü çalışır, yedinci günü meyhaneye gider. Kısacası, yalnız filozoflar için yazılmıştır felsefe eserleri.”

D’Holbach da benzer görüştedir: “Gerek ateizm, gerek felsefe ile tüm derin ve soyut bilimler ne avam için ne de insanların büyük çoğunluğu içindir… Halk akıl yürütmediği gibi okumaz da. Ne zamanı vardır ne de yeteneği. Kitaplar, ulusun, koşulları, eğitimi, duyguları sayesinde kötülüğün üzerinde bulunan bölümü için yazılır yalnızca.”[7] Bunun, yaşadığımız topraklarda da yakından tanıdığımız bir aydın elitizmi olduğu çok açıktır.

Bu bakış açısının iktidar sorunundaki yansıması ise “aydın despotizmi” olarak adlandırılan ve Aydınlanmacıların büyük bir bölümüne egemen olan anlayıştır. Bu anlayışa göre, ideal toplumsal-ekonomik yapıya ancak “aydınlanmış” ve mutlak güçle donanmış bir monark sayesinde ulaşılabilir. Monarkı aydınlatma işini ise “her konuda akılla hareket eden ve gerçek bilgiye sahip” filozoflar yapacaktır! Bu görüşe göre, ideal monark filozof-kraldır! Bu akıllı kral, toplumun iyiliğini düşünerek en doğru kararları verecek ve özgürlükler bu şekilde tesis edilecektir. Dolayısıyla toplum adına en iyiyi, en doğruyu bilen kişi devletin başındaki despottur! Türkiye’de cumhuriyetin kuruluşunun ardından büyük bir Aydınlanma hamlesi gerçekleştirdiği iddia edilen Kemalist diktatörlüğün benimsediği model de işte bu olacaktır!

Aydınlanma düşünürleri, iktidarın sınırlandırılması, yasaların egemenliği ve siyasal temsil konusunda genel bir hemfikirlilik içindedirler. Ancak bu onların devlet biçimi konusunda aynı görüşleri savundukları anlamına gelmiyor. Aksine, bu konuda monarşiden cumhuriyete uzanan geniş bir düşünce yelpazesi söz konusudur.

Benzer bir ayrışma siyasal katılım konusunda da kendini göstermektedir. Örneğin D’Holbach yurttaşlığı mülkiyet kriterine bağlar ve seçme ve seçilme hakkının sadece mülk sahiplerine verilmesi gerektiğini, yurttaşı yurttaş yapanın mülkiyet olduğunu savunur. Fransız devriminde Jakobenlerin esin kaynağı olan Rousseau ise yurttaşlık konusunda mülkiyet ayrımını reddeder. O Aydınlanma filozofları arasında halkçı fikirlere en yakın düşünür olarak sivrilmektedir. Bununla birlikte, aydınlanma filozoflarının tümü, kadınları yurttaştan saymama ve aşağı bir cins olarak görme konusunda hemfikirdirler. Onlar “halk” derken de aslında erkekleri kastetmektedirler. Benzer şekilde, Siyahları insandan saymamaya varacak kadar ırkçı görüşlere sahip Aydınlanma düşünürleri olduğu gibi (Hume, Montesquieu, Kant gibi), aralarında Diderot’nun da bulunduğu tümüyle zıt görüşte olan düşünürler de bulunmaktadır. Köleliğe ve sömürgeciliğe karşı tutumlarda da böylesi bir ayrışma söz konusudur. Görüldüğü gibi tek bir “Aydınlanma felsefesi” yoktur ve çağın düşünürleri arasında radikal olanların yanı sıra ılımlı ve kimi konularda son derece tutucu olanlar da bulunmaktadır.

Aydınlanmacıların idealist tarih anlayışı

Aydınlanma düşünürlerinin insanı, doğayı ve tarihi yorumlarken teolojik anlayıştan uzaklaşmış olmaları kuşkusuz büyük bir adımdı. Ancak bu, söz konusu düşünürlerin tümünün materyalist oldukları anlamına gelmediği gibi, materyalist olanlar da idealist bir tarih kavrayışından kopmuş değillerdi. Örneğin materyalist filozoflardan D’Holbach ve Helvetius da, tıpkı diğerleri gibi, dünyayı fikirlerin yönettiğine ve bütün tarihsel evrimin son tahlilde fikirlerin evrimiyle açıklanabileceğine inanıyorlardı. Onlara göre, ahlâki ve siyasi bozukluğun nedeni bilgisizlik, tecrübesizlik, basiretsizlikti. Yanlış, adaletsiz, bozuk yönetim biçimleri ancak halklar ve yöneticiler bilgiyle donanıp aydınlanırlarsa, yani yanlış fikirlerden arınırlarsa ortadan kalkacaktı. Ancak, 18. yüzyılı 19. yüzyıldan bir giyotin darbesiyle ayırıveren Fransız devrimi sayesinde bu inanç ölümcül bir yara aldı. “Cahil” ve “aptal” olarak görülüp aşağılanan halk, eski rejimle birlikte filozofların tüm düşünsel kurgularını da yerle bir etmişti:

“XVIII. yüzyıl, aklın zaferine kesin olarak inanıyordu. Voltaire, akıl en sonunda daima haklı çıkar, diyordu. Devrim olayları bu inancı kırdı. Öyle beklenmedik olayların meydana geldiği, tamamen imkânsız ve mutlak surette akla aykırı gibi görünen öyle şeylerin başarıya ulaştığı, öyle hikmetli hesapların olayların kaba mantığı tarafından altüst edildiği görüldü ki, galiba akıl en sonunda hiçbir zaman haklı çıkmayacak diye düşünülür oldu.”[8]

Yaklaşık yarım asır sonra, tarihin işleyiş yasalarını ve sınıfların doğasını materyalist bir yaklaşımla ortaya koyan Marx, toplumsal olguları maddi temellerle değil düşüncelerle açıklayan ve tarihi maddi temellerinden koparan bu idealist tarih anlayışını da yıkmış olacaktı.

Aslolan dünyayı yorumlamak değil değiştirmektir!

Marksizmin kurucuları Aydınlanmaya hak ettiği önemi vermekle birlikte, onun sınırlılığını ve aşılmaya mahkûm olduğunu da açıklıkla dile getirmişlerdi. Aydınlanma düşünürleri çağlarının yüz yüze olduğu sorunlar karşısında değerli fikirler üretmişlerdi, ancak Engels’in de vurguladığı gibi, çağlarının önlerine koyduğu sınırları aşmaları olanaksızdı. Akla seslendiler, ama onların sonsuz akıl dedikleri şey burjuvazinin idealize edilmiş aklından başka bir şey değildi. Fransız devrimi, bu “akıl toplumu”nu ve bu “akıl devleti”ni gerçekleştirdiğinde, yeni kurumlar eski koşullara göre ne kadar akılcı olursa olsunlar, bunların hiçbir şekilde mutlak olarak akılcı olmadıkları ortaya çıktı. Akıl devleti tümüyle iflasa uğrarken, vaat edilmiş sonsuz barış, sonsuz bir fetih savaşına dönüşmüştü. “Akıl toplumu” denen şeyin durumu da bundan iyi değildi. Zengin ve yoksul karşıtlığı ortadan kalkmak yerine iyice keskinleşmişti. Küçük-burjuvazi ve küçük köylü, büyük toprak sahiplerinin ve büyük sermayenin rekabeti altında ezilerek ve elinde ne varsa ona kaptırarak, mülkiyet özgürlüğü denen şeyin gerçekte “mülksüzleşme özgürlüğü” olduğunu görmüştü. Kapitalist sanayi işçi kitlelerin yoksulluğunu ve sefaletini de genelleştirip yaygınlaştırmıştı. Kısacası Aydınlanmacıların görkemli vaatleriyle karşılaştırıldığında, oluşturulan toplumsal ve politik kurumlar, büyük bir hayal kırıklığı yaratan karikatürler olarak ortaya çıkmışlardı.[9]

Aydınlanmacıların burjuva toplumla sınırlı ufkunu aşacak ve insanlığın özgürlük, eşitlik, kardeşlik, barış, refah gibi evrensel ideallerinin gerçeğe dönüşmesine giden yolu gösterecek olansa, sosyalizmi bilimsel temellerine kavuşturan Marksizm olacaktı. “Filozoflar dünyayı yorumlamakla yetindiler, aslolan onu değiştirmektir” diyen Marx, bu idealleri hayata geçirebilecek tek devrimci sınıfın proletarya olabileceğini göstererek, düşünceden eyleme geçiş çağının da müjdecisi olacaktı.



[1] Engels, Sosyalizmin Ütopyadan Bilime Gelişmesi, İnter Yay., s.46

[2] Engels, age, s.26

[3] Mehmet Ali Ağaoğulları, Kral-Devletten Ulus-Devlete, İmge Yay., s.310

[4] akt. Mehmet Ali Ağaoğulları, age, s.299

[5] Engels, age, s.34

[6] akt. Mehmet Ali Ağaoğulları, age, s.293

[7] akt. Mehmet Ali Ağaoğulları, age, s.316

[8] Plehanov, Marksizmin Temel Sorunları, Sosyal Yay., s.181

[9] Engels, age, s.48

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 70, Ocak 2011