Navigation

12 Eylül Faşizmi ve Hedefindeki İşçi Sınıfı

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Türkiye işçi sınıfı ve devrimcileri 12 Eylül 1980 gününe, onlara o zamana dek tarihlerinde gördükleri en karanlık dönemi yaşatacak kanlı bir darbeyle uyanmışlardı. Kenan Evren başkanlığındaki faşist cunta o gün yönetime el koyarak sıkıyönetim ilan etmiş, parlamento feshedilip anayasa rafa kaldırılmış, tüm siyasi partiler kapatılıp yöneticileri gözaltına alınmıştı. Bunlar kuşkusuz ilk etapta yapılanlardı. Asıl hedef, sosyalist hareketi ve işçi hareketini silindir gibi ezip geçmekti ve cunta derhal bu hedefe odaklanacaktı. Hedef büyüktü, balyoz da öyle!

12 Eylül darbesi, devrimci tehdit altındaki düzeni yıkılmaktan korumak ve tıkanan ekonominin önünü açmak üzere mali sermayenin ihtiyaç duyduğu yapısal dönüşümleri yerine getirmek için gerçekleştirilmiş bir faşist darbeydi. Bu darbeyi önceleyen birkaç yıllık dönemde Türkiye sosyalist hareketi ve işçi hareketi o güne dek görülen en örgütlü ve en kitlesel gücüne ulaşmış, yükselen mücadele keskinleşen bir devrimci durum düzeyine sıçramıştı. Sermaye düzeni için ciddi bir tehdit doğuran bu durumun yanı sıra Türkiye kapitalizminin geldiği aşamada karşı karşıya olduğu ekonomik ve siyasi tıkanıklık da burjuvaziyi bu büyük krizi olağan yöntemlerle aşamaz hale getirmişti. Nihayetinde egemen sınıf bu engellerin üstesinden gelmenin çaresini orduyu göreve çağırmakta bulmuştu. Yönetimin faşist cuntanın eline geçmesi, parlamenter sistemin, anayasanın ve yasaların rafa kaldırılması, burjuvazinin siyaseten mülksüzleşmesi anlamına geliyordu ama ekonomik olarak da mülksüzleşmemek için bu kaçınılmaz bir tavizdi onun için.

12 Eylül faşizmi toplumu üç yıl boyunca korkunç bir karabasanın içine soktu. Ancak bu karabasandan çıkış da öyle güllük gülistanlık günlere uyanarak olmadı. Faşizm, yerini, 1983’te yapılan seçimlerle iktidara gelen Özal’ın liderliğindeki bir Bonapartist diktatörlüğe bırakarak çözüldü. Bununla da kalmayıp, gerici ve yıkıcı mirası günümüze dek varlığını korudu. Öyle ki, bugün bile 12 Eylül faşizminin izleri ve etkileri hukuktan siyasete, çalışma hayatından akademiye, sanattan edebiyata her alana kazınmış durumda.

12 Eylül: İşçi sınıfını tarumar eden faşist bir darbe

12 Eylül, doğrudan işçi sınıfını ve onun devrimci örgütlerini hedef alan karşı-devrimci, faşist bir darbeydi. Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) Başkanı Halit Narin’in o ünlü sözleri, bu faşist darbeyle yüzü gülen Türkiye burjuvazisinin hissiyatını gayet açık sözlü bir şekilde anlatıyordu: “20 yıldır biz ağladık, onlar güldü. Dengenin bozulduğu bir ortamda 12 Eylül’e gelen olaylar yaşandı. Grev hakkı ekonomik ve milli sınırları aştığı takdirde sınırlandırılmalıdır. Sendikalar, yalnızca sendikal faaliyet içinde kalmalıdır.”

Narin’in “onlar” derken kastettiği elbette işçilerdi! Uzun ve kitlesel grevlerden ve bu grevler sonucunda elde edilerek işçi sınıfının kazanımı haline getirilen ekonomik ve sosyal haklardan ağzı yanan kapitalistler, bu sözlerden de anlaşılacağı üzere, kendileri için kâbusa dönen 12 Eylül öncesi süreci, 1961’de TİP’in kuruluşuyla başlayıp 1963 Kavel greviyle ve ardından DİSK’in kuruluşuyla devam eden büyük yükseliş döneminin bir uzantısı olarak görüyorlardı. Ne var ki bu yükselişe sekte vurmak için yaptıkları tüm girişimleri boşa çıkmış, 15-16 Haziran Genel Direnişini takiben gerçekleştirilen 12 Mart 1971 darbesi de sınıf hareketinin ve sosyalist hareketin gelişmesinin önüne geçememişti. Aksine 1970’lerin ortalarından itibaren sıçramalı bir şekilde keskinleşen sınıf mücadelesi bir devrimci durum doğurmuştu. İşçiler, emekçiler, gençler, eskisi gibi yönetilmek istemiyor, sınıfsız, sömürüsüz, sosyalist bir düzen taleplerini güçlü bir şekilde yükseltmeye başlıyordu. Yönetenler de eskisi gibi yönetemez olmuşlardı. Parlamento işlemiyor, egemenler derin bir siyasi kriz içinde debeleniyordu.

Büyük grevlerin birbiri ardına sökün ettiği bu dönemde burjuvazi olağan bir rejimle bunların önüne geçemiyordu. Üstelik tırmandırılan faşist terör de sınıf hareketini ve grevleri bastırmaya yetmiyordu. Darbenin öngününde 178 işyerinde 54 bin işçi grevdeydi ve bunların 47 bini DİSK’e üyeydi. Bunun yanı sıra son sekiz ayda 131 bin işçinin grevi ertelenmişti. Yani işçi sınıfı ayaktaydı ve MC hükümetlerinin baskıları, yasakları ve faşist terör kâr etmiyordu. 12 Eylül darbesi işte böylesi bir süreçte gerçekleştirildi.[1]

Faşist diktatörlük devrimci harekete ve işçi sınıfına karşı her alanda büyük bir saldırı dalgası başlattı. Sosyalist örgütlerin üzerinden silindir gibi geçilirken, grev ve toplu sözleşmeler yasaklandı, başta DİSK olmak üzere işçi sınıfının mücadeleci sendikaları kapatıldı. On binlerce devrimcinin yanı sıra binlerce DİSK üyesi, temsilcisi ve yöneticisi tutuklandı, işkenceye uğradı, yıllarca hapis yattı. O dönemde DİSK’e açılan kapatma davasının ayrıntıları bile faşizmin işçi sınıfından nasıl bir intikam peşinde olduğunu çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır. Faşist cuntanın sıkıyönetim mahkemeleri 1477 sanıklı bir dava açarak, DİSK hakkında kapatma, 78 yöneticisi için idam ve diğerleri için müebbet ve onlarca yıllık hapis cezaları istemişti. İddianamedeki suçlama ise şöyleydi:

“Marksist-Leninist illegal bir ihtilal örgütünün üyeleri olarak işçi sınıfının iktidarına dayalı proletarya diktatörlüğünü kurmak, proletarya sosyalizmini gerçekleştirmek amacıyla, işçi sınıfının siyasi örgütü durumuna gelmiş bulunan DİSK öncülüğünde diğer emekçi ve orta katmanlarla birlikte devlet nizamını, anayasal düzeni, devletin temel kuruluşlarını ihtilalci yöntemlerle yıkmaya teşebbüs ettikleri, yukarıda tafsilatlı olarak belirtilen ve açıklamaları yapılan delillerden anlaşılmış olduğundan, fiili ve hareketlerine uyan Türk Ceza Kanunu'nun 146/1. maddesi gereğince ayrı ayrı cezalandırılmaları…”

Kenan Evren darbe günü yaptığı konuşmada, adını vermeden DİSK’e saldırarak, sermaye yanlısı tavrını ve faşist diktatörlük süresince hedefe neyin oturtulacağını açıkça ifade ediyordu: “Çalışkan ve vatanperver Türk işçisinin ekonomik koşullar çerçevesinde her türlü hakları korunacaktır. Ancak, temiz Türk işçisini sömüren, onları kendi ideolojik görüşleri istikametinde kullanmak için her türlü baskı oyunlarına başvuran, işçinin hakkı yerine kendi menfaatlarını ön planda tutan bazı ağaların bu faaliyetlerine asla müsaade edilmeyecektir. Tüm işverenlerin iş barışının koşullarını sağlayacak esaslardan ayrılmadan üretimin arttırılması ve ihracata yönelik gayretlerin gelişmesine yardımcı olmaları için her türlü tedbir alınacaktır.”[2]

Birkaç ay sonra Adana’da yaptığı konuşmada ise şöyle diyordu faşist cuntanın şefi: “İstanbul’da bir otelde, otelin ismini vermeyeceğim, çalışan metrdotelin maaşı, aldığı ücret 100 bin lira. Eline geçen 57 bin lira. Benim elime geçen 40 bin lira. Sayın vatandaşlarım, bu adalet değildir. Bir otelde, diğer bir otelde çalışan şef garsonun eline geçen net 47 bin lira, diğer bir garsonun o otelde eline geçen net para 36 bin lira. Başka bir otelde 35 bin lira. Başka bir otelde 30 bin lira, bunlar eline geçen net paralar. Ayrıca, bahşişler buna dâhil değil. Ondan sonra, tutuyorlar bunları yapanlar, karşımıza geçip sosyal adaletten bahsediyorlar. Bu mu sosyal adalet?”

Faşist diktatörlük “sosyal adalet”i temsilcisi olduğu sermaye sınıfının meşrebine uygun biçimde sağlamak üzere tez elden harekete geçecekti! 12 Eylül faşizmini izleyen sekiz yıllık süreçte, ücretlerin süngü zoruyla bastırılması sonucunda reel ücretlerde kesintisiz bir düşüş yaşanacak, buna mukabil emek verimliliğinde (birim zamanda yapılan üretim miktarı) %50’lik bir artış sağlanacaktı. 12 Eylül’ün yolunu açtığı neo-liberal ekonomi politikalarıyla, burjuvazi daha sonraki yıllarda da sömürüyü yoğunlaştırarak işçi sınıfını adeta limon gibi sıkacaktı.[3] Bunun bir sonucu olarak, tarım dışı sermayenin milli gelirden aldığı pay 1980 yılında %49,5 iken, bu oran 1990’da %71’e fırlayacaktı. Aynı dönemde reel ücretler dörtte bir oranında düşerken, ücretlilerin milli gelirden aldıkları pay %26,7’den %13,9’a gerileyecek, yani yarı yarı azalacaktı.[4]

Faşist rejimin sağladığı “sosyal adalet” vergilerde de yansımasını bulmuştu. Vergi adaletsizliğinin en tipik göstergesi olan dolaylı vergilerin toplam vergiler içindeki oranı 1981-1988 yılları arasında %35,5’ten %53,4’e çıkmıştı. Aynı dönemde asgari ücret üzerindeki toplam vergi yükü de %36’dan %44,5’e çıkarılmıştı. 12 Eylül faşizminin önünü açtığı neo-liberal politikaların yılmaz savunucusu ve uygulayıcısı olan Özal hükümetinin yaptığı ekonomik düzenlemeler sonucu, ücretlilerin gelir vergisindeki payı 1987-89 yılları arasında %38’den %54’e çıkarken, sermayenin payı %62’den 45’e inmişti.[5]

Neo-liberal ekonomik ve sosyal dönüşümü sağlamak üzere 1980 yılı başlarında devreye sokulan 24 Ocak kararlarını güçlü sınıf tepkisi nedeniyle hayata geçiremeyen burjuvazinin, faşist rejim sayesinde bu kararları sorunsuzca uygulamaya sokarak elde ettiği “meyve”lerin bir kısmı işte bunlardı. Faşist darbenin şefi Kenan Evren, ilerleyen yıllarda bunu şöyle itiraf edecekti: “Eğer 24 Ocak kararları denen kararların arkasından 12 Eylül dönemi gelmemiş olsaydı, o tedbirlerin fiyasko ile sonuçlanacağından hiç şüphem yoktu. Böyle sıkı bir askeri rejim sayesinde o tedbirler meyvesini vermiştir.”

“O tedbirlerin meyveleri” aslında saymakla bitecek gibi değildir. Bunun için burjuvazinin 1970’lerdeki taleplerine ve askeri diktatörlük sayesinde bunların ne kadarının yerine getirildiğine bakmak yeterince fikir verecektir. Örneğin 1972-82 yılları arasında yapılan TİSK genel kurullarında patronların öne çıkan talepleri şunlardı:

“Asgari ücret, yan ödemeler de hesaba katılarak, bölgelere ve sektörlere göre ayrı ayrı belirlensin. Herkese eşit ücret zammı yerine, üretime katkıya göre farklı ücret zammı sistemi yaygınlaştırılsın. Ücret zamları verimliliğe bağlansın; ücret artışları sınırlandırılsın; yan ödemeler azaltılsın. Çalışılmayan hafta tatili ve genel tatiller için ücret ödenmesin. Kıdem tazminatına yasal tavan getirilsin ve kıdem tazminatı fonu oluşturulsun. Genel tatil ve ücretli izinler azaltılsın. İş güvenliği denetimlerinde işyerlerinin kapatılması zorlaştırılsın. Sakat ve eski hükümlü çalıştırma yükümlülüğü kaldırılsın. Toplu sözleşme uygulamasında sendikalı-sendikasız işçi ayrımına son verilsin; dayanışma aidatı kolayca uygulanabilsin. Yönetime katılma uygulamalarına son verilsin. Tek sendikaya üyelik getirilsin. Sendikalar devletin idari ve mali denetimine açık olsun. Sendikalarla siyasi partiler arasındaki ilişki sınırlandırılsın. Sendika yönetiminde görev alanların siyasi partilerin yönetiminde yer almaları halinde sendikadaki görevleri otomatik olarak düşsün. Sendikalar, işyerlerindeki yasadışı davranışlardan parasal ve hukuksal açılardan sorumlu tutulsun. Grev ertelemelerinin kapsamı genişletilsin; ertelenen grevlerde toplu iş sözleşmesi Yüksek Hakem Kurulu tarafından sonuçlandırılsın. Greve çıkan işçilerin ücretleri sendikalarınca ödensin. Herhangi bir işçi sendikasının toplu sözleşme yapabilmesi için işkolundaki toplam işçi sayısının belirli bir oranını temsil etme önkoşulu getirilsin. Toplu sözleşme görüşmeleri belirli bir süre içinde sonuçlandırılsın. Hak grevi kalksın. Her grev kararından sonra grev oylamasına gidilsin. Grev kararının alınmasından sonraki belirli bir dönem içinde grevin uygulanması zorunluluğu getirilsin; grevin başlama tarihi önceden işverene bildirilsin. Emeklilik yaşı yükseltilsin. Emekli aylıkları düşürülsün.”[6]

Yine TİSK, 1982 Anayasası hazırlık çalışmaları sırasında “sosyal devlet” anlayışına da karşı çıkmış ve bu kavramın Anayasadan çıkarılmasını istemişti. 1982 Nisanında yapılan TİSK genel kuruluna sunulan çalışma raporunda, büyük sermayenin işçi haklarına bakışı şöyle ifade edilmekteydi: “Geçmişte işveren-işçi ilişkilerine yaklaşımda daima işçilerin himayeye muhtaç olduğu görüşünün hâkim olduğu bilinen bir gerçektir. Artık işçinin ezildiği, istismar edildiği iddialarının geçersizliği ortadadır. İşçilerin bugün ulaştığı seviye memurlara sağlanan imkânların çok çok üstündedir. Bunun yanında 3 milyona yakın işsizin varlığı düşünülürse, ülkemizde çalışan işçilerin mutlu bir azınlık teşkil ettiği söylenebilir. Bu durumu geçmiş tecrübeler ışığında artık savunmak mümkün değildir. Bu sebeple sosyal sorunlara yaklaşırken işçi lehine yorum kriteri terk edilmeli ve ülke yararı gözetilmelidir.”[7]

12 Eylül faşist cuntası, çıkardığı yasalarla ve Anayasayla bu taleplerin çok büyük bir kısmını yerine getirdi. Onun yarım bıraktıklarını da ANAP iktidarları ve 2000’li yıllara damgasını basan AKP iktidarı tamamladı. Başta kıdem tazminatı[8] ve bölgesel-sektörel asgari ücret gibi birkaç talep ise bilindiği gibi punduna getirildiğinde hayata geçirilmeyi beklemeye devam ediyor.

12 Eylül faşizmi tüm bunların yanı sıra sendikaları tırpanlayarak özelleştirmelerin, güvencesiz ve esnek çalışma biçimlerinin, taşeronlaşmanın, eğitim ve sağlığın ticarileştirilmesinin de önünü açtı. 12 Eylül darbesinin öngününde, 42 milyon nüfuslu Türkiye’de sendikalı işçi sayısı 2,5 milyondu; bugün nüfus yaklaşık iki katına, sigortalı işçi sayısı 13 milyon 600 bine çıkmasına rağmen bunların sadece 1 milyon 623 bini sendikalıdır ve koyulan barajlar nedeniyle on binlercesi de toplu sözleşme hakkından mahrumdur. Hükümetin tarumar ettiği kamu sektöründe ise 2 milyon 431 bin kamu emekçisinden 1 milyon 684 bini sendikalıdır ancak gerçekten sendika adını hak eden tek örgüt olan KESK’in üye sayısı sadece 167 bin 400’dür. Geri kalanların büyük bir bölümünü, hükümetin sesi olan sözde sendikalara üye olmak zorunda bırakılan kamu emekçileri oluşturmaktadır.

Kamu emekçilerinin bugün bu duruma gelmesi de 12 Eylül faşist cuntası sayesinde olmuştur. Zira o dönemde kamu emekçileri de cuntanın hedef tahtasına oturtulmuştu. Sosyalist, demokrat kamu emekçilerini devletten tasfiye etmek ve zindanlara tıkmak için pek çok yasal düzenleme yapılmıştı. Türk Ceza Kanunu, “üç veya daha fazla memurun aldıkları karar gereği işe gelmemeleri ya da iş yavaşlatmaları durumunda bir yıla kadar hapis, para ve müebbeten memuriyetten men cezasına çarptırılmaları”nı sağlayacak şekilde değiştirilmişti. İş bırakma, iş yavaşlatma vb. eylemlere çağrıda bulunan meslek kuruluşları yöneticilerinin hapis cezaları bu eylemlere katılanlar için öngörülenin 3 katına, para cezaları da 1,5 katına çıkıyordu. 657 sayılı Devlet Memurları Kanununda da grev, iş bırakma vb. türden tüm eylemler işten atma gerekçesi kılınıyor, kamu çalışanlarının toplu dilekçe verme ve şikâyette bulunmaları bile yasaklanıyordu.

Üniversiteler öğrencisiyle öğretim üyesiyle YÖK’ün boyunduruğu altına sokulurken, öğretim üyelerinin siyasi faaliyet yürütmeleri, partilere üye olmaları yasaklanmış, dernek üyelikleri “kamu yararı” kriterine ve rektör iznine bağlanmıştı.

12 Eylül faşizmi altında çıkarılan Sıkıyönetim Kanunu, sıkıyönetim komutanlıklarını her türlü gösteri, toplantı, yürüyüşü yasaklamakla, grev, irade beyanı, referandum gibi sendikal faaliyetleri sürekli olarak durdurmakla, dernek, vakıf ve kuruluşların çalışmalarını durdurmak veya izne bağlamakla yetkili kılıyordu. Ayrıca sıkıyönetim komutanlarına “çalışmaları sakıncalı ya da yararsız görülen” suçlu gördükleri kamu çalışanlarını işten atma izni de verilmişti. Bu şekilde işten atılanlar, yine çıkarılan Sıkıyönetim Kanunu gereği, kamu hizmetinden ömür boyu men ediliyor ve yargı yolu da kapanıyordu. Bu sayede, hiç sorgulanıp yargılanmadan 4700’e yakın kamu çalışanı işten atıldı, 4500’ünün “görev yeri değiştirildi”, yani sürgün edildi. Bugün yapılan kıyımın yanında bu sayıların son derece düşük kalması, bugün karşı karşıya kaldığımız rejimin nasıl bir tırmanış içinde olduğunu da göstermektedir. Keza sıkıyönetim ilan edilmemekle birlikte, çıkarılan OHAL kararnameleriyle bu yetkiler, üstelik de çok daha pervasızca kullanılmaktadır. Meselâ o dönemde derneklerin, vakıfların vb. Sıkıyönetim Kanununa dayanarak faaliyetleri durdurulabilirken, sendikalara ise yargı kararı olmaksızın dokunulamazken, bugün OHAL kararnameleriyle tüm bu kurumlar yargısız, itirazsız kapatılabilmektedir.

12 Eylül darbesinin ardından, süresi sona eren toplu sözleşmeleri Yüksek Hakem Kuruluna devreden faşist cunta, böylece işçi sınıfının toplu sözleşmelerle elde ettiği pek çok kazanımı da kalıcı bir şekilde gasp etmişti. Öyle ki, 1984’te toplu sözleşme düzeni yeniden başlamasına rağmen bu hakların pek çoğu bugüne dek geri alınamadı.

SSK Kanununda yapılan değişiklikle, SSK Yönetim Kurulundaki işçi temsilcilerinin sayısı 2’den 1’e düşürüldü. SSK çalışanlarının ve emeklilerin temsilcileri Kuruldan çıkarıldı. Böylece hükümet SSK üzerinde tartışmasız söz sahibi haline getirildi. İlaç bedelinin %20’si sigortalıdan kesilmeye başlandı, emekli aylıkları düşürüldü, prim oranı yükseltildi.

İktisadi devlet teşekküllerinin yönetim kurullarında işçilerin temsil edilmesini zorunlu kılan yasa maddesi ortadan kaldırıldı.

Cunta, değiştirdiği yasalarla, siyasi partilerin sendikalar ve meslek örgütleriyle bağını yasakladı. Grev, toplantı ve gösteri yürüyüşlerine yönelik davalar DGM kapsamına sokuldu. İşçilere grev yaptırmamak üzere hazırlanan bugünkü grev prosedürleri de tümüyle 12 Eylül faşizminin mirasıdır ve AKP tarafından da tepe tepe kullanılmaktadır.

12 Eylül faşizmi, Sendikalar Kanununda, Toplu Sözleşme ve Grev Kanununda, İş Kanununda çok sayıda gerici düzenleme yaparak işçilerin haklarını gasp etti. Bu kanunlar dışında, Dernekler Kanunundan Siyasi Partiler Kanununa, Devlet Memurları Kanunundan SSK Kanununa tüm kanunlarda aynı faşist ruhla değişiklikler yapıldı. Bu ruh elbette 1982 Anayasasına da, bugüne dek çıkmayacak şekilde, güçlü biçimde üflendi. Böylece faşist diktatörlüğün son bulmasının ardından burjuvaziye dikensiz gül bahçesi teslim edilmek hedefleniyordu ve bu hedefe ulaşıldı.

Türk-İş ve Hak-İş’in “bahçıvanlığı”

DİSK’in faaliyetlerini durdurup daha sonra da mahkeme kararıyla kapatılmasını sağlayan faşist rejim, sıra Türk-İş ve Hak-İş’e geldiğinde hiç de aynı muameleyi yapmamıştı. Zira darbeciler, bu iki sendikanın tepesindeki işbirlikçi bürokratların sermaye için dikensiz gül bahçesi hazırlıklarında iyi birer “bahçıvan” olacağını iyi biliyorlardı.

Devletin kucağında serpilip büyüyen, işçi sınıfının değil patronların çıkarlarını öne alan bu hain bürokratlar, DİSK’ten kurtulup meydanın kendilerine kalacağının da farkında olarak faşist darbeye açık destek vermişlerdi. Genel Sekreteri Sadık Şide’yi faşist cunta yönetimine Sosyal Güvenlik Bakanı olarak veren Türk-İş’in Genel Başkanı İbrahim Denizcier, darbenin hemen ardından Kenan Evren’e şu mesajı göndermişti:

“Türk-İş topluluğu, zat-ı devletlerinizin bildirisinde de açıkça yer aldığı üzere, ülkemizin huzuru, devletimizin bütünlüğü ve milletimizin bölünmezliğini sağlamak amacıyla Türk Silahlı Kuvvetlerimizi yönetime bütünü ile el koyma mecburiyetinde bırakan bir gerçekle karşı karşıya bırakıldığının bilinci içindedir. Atatürk ideallerini kendisine şaşmaz rehber olarak kabul eden Türk işçi hareketi kısa zamanda Anayasa ve ilgili kanunlarda değişiklik yapılarak demokrasiye geçişin sağlanacağı, işçi haklarının korunacağı yolundaki teminatınızı memnuniyetle karşılamış bulunmaktadır. Milletin bağrından çıkan ordumuzun tam bir bütünlük içinde milletimize huzur ve güven veren bu davranışının milletimiz ve memleketimiz için hayırlı olmasını temenni ile Türk-İş topluluğu adına saygılarımı arzederim.”

Darbecilere saygı ve sevgilerini sunan sadece Türk-İş Genel Başkanı değildi. Konfederasyona bağlı sendikaların genel başkanlarından oluşan Yönetim Kurulu da yaptığı açıklamada, “Milli Güvenlik Konseyi’ne yardımcı ve destek olmayı vatanperverlik saydığını” beyan ediyordu.

“Vatanperverliğini” hakkıyla gösteren Türk-İş yönetimi, darbeyi uluslararası alanda savunmaktan da geri durmayacaktı. Genel Başkan Denizcier, 1982 yılında toplanan bir ILO konferansında şunları söyleyecekti: “12 Eylül 1980 tarihinde Türkiye’de olan şey bir darbe değildir; ülkenin Anayasasında belirttiği gibi, Türk Silahlı Kuvvetlerinin, normal komuta zinciri içinde ve bütünüyle birlikte, ülkedeki demokrasiyi korumak için meşru biçimde müdahale etmesidir… Ülkenin yeni Anayasası, Türk-İş’in de aktif katkılarıyla hazırlanmaktadır… Askerler, çeşitli vesilelerle, işçi haklarından asla geriye gitme olmayacağını açıkça belirtmişler ve söz vermişlerdir.”

Oysa bu laflar edilirken, işçi sınıfını devrimci siyasal örgütlerinden ve mücadeleci sendikalarından mahrum bırakan faşist rejim, sermaye için dikensiz gül bahçesi yaratmak üzere değiştirdiği iş kanunlarıyla, sendikalar ve toplu sözleşme kanunlarıyla, onu patronlar karşısında da tümüyle savunmasız bırakmıştı. Böylece işçi sınıfının reel ücretleri alabildiğine düşürülmüş, çalışma koşulları ağırlaştırılmış, sömürü oranları dizginsizce yükseltilmişti. Bunun yanı sıra, sadece DİSK ve mücadeleci bağımsız sendikalar ve sendikacılar değil, Türk-İş’e bağlı Petrol-İş, Yol-İş, Deri-İş gibi pek çok sendikanın çeşitli şubeleri ya da genel merkezleri de 12 Eylül faşizminin zulmüne uğramıştı. Ama Türk-İş için önemli olan işçi sınıfı değil, işbirliği halinde olduğu sermaye sınıfının çıkarları ve kutsal addettiği sermaye devletiydi.

Bu yüzden patronların, devletin, askerin, polisin verdiği sözlere pek bir ehemmiyet veren Türk-İş üst yönetimi, bu tutumunu bugün de aynen devam ettirmekte, Türkiye’nin en büyük sendikal örgütünü korporatif bir devlet aygıtına dönüştürürcesine hükümetin emrine vererek yüz binlerce işçiyi soluksuz bırakmaktadır.

Kuşkusuz sendika bürokrasisi söz konusu olduğunda, Hak-İş de geçmişten bu yana Türk-İş’le aynı devletçi, sınıf işbirlikçi anlayışa sahip olagelmiştir. 12 Eylül faşist darbesini desteklemekte ve cuntaya yaranma çabalarında da bu konfederasyon Türk-İş’le yarışmaktaydı. Hak-İş Genel Başkanı Aziz Yılmaz, 1981 Aralığındaki genel kurulu şu sözlerle açıyordu: “12 Eylül yönetiminin gerek ülkemiz içinde ve gerekse uluslararası münasebetlerdeki keskin ve kararlı tavrını gönülden destekliyoruz.” Bu konfederasyonun söz konusu genel kurulunda çalışma raporuna yansıttığı değerlendirmeler ise şöyleydi:

“12 Eylül öncesi günlerde, iller, ilçeler, köyler, mahalleler işgal edilmiş, rahatça Enternasyonal Marşı söylenmiş, Komünizm şiddet derecesine varmıştı. Sanayi tesisleri, fabrikalar çalışamaz hale gelmiş, yabancı ideolojiye bağlı işçi teşekkülleri ve bundan yararlanan sendika ağaları türemişti. Bu işçi örgütleri büyük şehirlerde kanlı meydanlar oluşturmuşlar ve bazı politikacılar bile hareketlere katılmışlardır. Bu durumlar karşısında TÜRK ordusu ülke yönetimine tümüyle el koymuş, 12 Eylül 1980 tarihi yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur... Harekâtın ilk gününde yayımlanan Milli Güvenlik Konseyi’nin 7 No.lu bildirisiyle anarşiyi körükleyen, işçileri karanlık emelleri uğruna ve kendi menfaatları doğrultusunda yönlendiren sendika ve Konfederasyonlar faaliyetten men edildiler.”[9]

Ülkenin açık kalmasına izin verilen iki sendika konfederasyonun faşist darbeye ve yönetime ilişkin tutumu işte böyleydi. Silahlı kuvvetleri güçlendirme vakıflarına yapılan yüklü miktarda bağışlar vb. ise bunun daha “somut” ifadesiydi!

İşçi sınıfı 12 Eylül’le hesaplaşamamanın bedelini ağır ödüyor

İşçi sınıfının devrimci örgütleri tümüyle ezilmişken ve sendikal bürokrasi tümüyle ihanet içindeyken, 12 Eylül faşizmini yıkmak üzere bir işçi mücadelesi de gelişememiş, bu durum faşizm çözüldüğünde yerini başka bir olağanüstü yönetim biçiminin (Bonapartizm) almasına yol açmıştı. Sözde parlamentonun ve burjuva çoğulculuğun olduğu 1983 sonrası dönemde, 12 Eylül faşizminin hazırladığı anayasa, yasalar ve onun icazetli partileri işbaşındaydı.

“… Türkiye’de faşizm, işçi mücadelesi ve devrimci hareketin belini doğrultamadığı koşullarda tepeden kontrollü biçimde çözüldü. Bu gelişme, devrimci bir önderlikten yoksun, bilinç ve örgütlülük düzeyi alabildiğine geriletilmiş bir işçi sınıfı gerçekliğine, bir de devrimci işçi hareketini dünya ölçeğinde son derecede olumsuz yönde etkileyen alt üstlüklerin eklendiği bir süreçte yer aldı. Bu nedenle, 12 Eylül askeri faşist diktatörlüğü ile ezilen işçi hareketi … yeniden toparlanma evresini yaşayamadı. Türkiye işçi sınıfı, faşizme karşı yükseltmeyi başardıkları mücadeleler sayesinde güçlerini ve kendilerine olan güvenlerini yeniden kazanan sınıf kardeşlerinin izinden yürümeye ne yazık ki muvaffak olamadı.”[10]

2002’de demokratik bir söylemle iktidara gelen ve 12 Eylül Anayasasını çöpe atmaktan, Kürt sorununu çözmekten, YÖK ve diğer darbe kurumlarını lağvetmekten, “ileri demokrasi”den, AB üyeliğinden vb. söz ederek iktidarını güçlendiren Erdoğan-AKP ise, bugün 12 Eylül anayasasını, yasalarını ve kurumlarını faşizmin ruhuna uygun olarak daha da yetkinleştirmekle meşguldür. Bu arada, izlediği azgın neo-liberal politikalarla ve OHAL’le işçi sınıfının başında boza pişirmeye de devam etmektedir. Muhalefeti zindanlara tıkıp susturmaya çalışan, sendikal faaliyeti sadece kendi payandası haline gelen sendikalar için serbest kılan Erdoğan iktidarı, “OHAL’i niye ilan ettik, grevler olmasın, ekonomi büyüsün diye” sözleriyle aslında faşizmin kime hizmet ettiğini net bir şekilde ortaya koymaktadır. Bütün bu yaşananlar, işçi sınıfı faşizmle hesaplaşamadığı takdirde, bunun bedelinin on yıllar boyunca ödeneceğinin ve faşizmin yeni versiyonlarına kolaylıkla kapı aralanabileceğinin kanıtıdır ne yazık ki.



[1] bkz. Elif Çağlı, Bonapartizmden Faşizme

[2] 30. Yıldönümünde 12 Eylül Darbesi ve İşçi Sınıfı, Mülkiye Dergisi, Güz 2010

[3] Benzer gelişmişlik düzeyinde olan ve çoğu aynı dönemlerde askeri darbelerin ya da otoriter rejimlerin kurbanı olan Arjantin, Şili, Brezilya, Meksika, Malezya, Güney Kore gibi ülkelerle karşılaştırıldığında, Türkiye’nin 1980-2000 yılları arasındaki verilerle reel ücret/emek verimliliği oranı bakımından en kötü durumdaki ülke olduğu görülmektedir.

http://www.emo.org.tr/ekler/512294422de868f_ek.pdf?tipi=36&turu=X&sube=0

[4]http://www.academia.edu/32522294/1980_Sonrası_Dönemde_Gelir_Dağılımında_Meydana_Gelen_Değişmeler

[5] age

[6] bkz. 30. Yıldönümünde 12 Eylül Darbesi ve İşçi Sınıfı

[7] age

[8] Faşist cuntanın çıkardığı yasalarla kıdem tazminatı her ne kadar ortadan kaldırılmamışsa da, bu hakka çeşitli kısıtlamalar ve miktarına tavan getirilmiştir.

[9] age

[10] Elif Çağlı, Bonapartizmden Faşizme