Navigation

Bölünme, “İşçilerin Birliği Sermayeyi Yenecek”!

Biz seninle,
bundan kırk sene evvel yaklaşık,
bir mahalle kavgasında tanışmıştık.
senin gözünün altı morarmış,
benim ise bir dişim kırılmıştı.
Bir de;
bayramlarda bile giymeye kıyamadığım
mavi gömleğim yırtılmıştı.
Dişimin kırıldığına değil de
mavi gömleğimin yırtıldığına yanmıştım.
Akşam, babamdan yediğim tokattan sanmıştı evdekiler
oysa ben,
mavi gömleğim için ağlamıştım.

Senin anan çırçırda çalışırdı toz-duman;
öksürdüğü zaman
ciğerleri sökülürdü…
Benim anam,
zenginlerin evlerinde çamaşır yıkar,
evde üç çocuğa bakar,
elleri hep sabun kokardı.

Sizin ev,
caddenin hemen başında,
gönül bakkaliyesinin yanında
çukurdaydı biraz
bizim ev
yazlık sinemanın karşısında
üçüncü katta.
Yağmur biraz fazla yağsa,
sizin evi su basar,
bizim evin damı akardı

Bir leğeni vardı anamın; kırmızı
Çamaşırları yıkardı bazen,  bazen de bizi
Babam tamir ettiremezdi de damımızı
Kırmızı leğeni koyardık damlayan yere
Yağmurlu bir akşamın sabahında gene
Henüz altı aylık kardeşim Suzan
Atıvermiş kendini leğene
Uyanamasaydım eğer birkaç dakika daha
Ailece uyanacaktık,
Feryat figan dolu bir sabaha
“ulan, şu feleğin işine bak ki” dedi babam
“şu feleğin işine bak ki;
kimimizin denizin ortasında keyfini yetirir,
kimimizin leğenin içinde ömrünü bitirir”

Yağmur öyle yağardı ki bazen
Öyle yağardı ki
Islanmadık bir yeri kalmadı sanırdık koca dünyanın
İşte o zaman
Konu komşu
kap-kacak, teneke-tabak
ne  bulursak
sizin eve koşardık.
Baban
ağzına ne gelirse söylerken belediyeye,
biz seninle
kim daha faza su atacak diye
birbirimizle yarışırdık.
Bir de çemirleyip paçalarımızı
Yalın ayak yağmur altında dolaşırdık

Komşular neredeyse her akşam
film başlamadan
çekirdeklerini alır gelirlerdi bize.
Anam
çamaşır bulaşıktan kalan yorgunluğuna aldırmadan
bir de çay demleyince
kokusu bütün evi saran
İşte o zaman değmeyin keyfimize.

Karşımızda Türkan Şoray,
üstümüzde yıldızlar ve ay,
bazen
kahkahalarla gülerdik
karnımız yırtılıncaya kadar
bazen,
salya sümük ağlardık
sevgililer kavuşamadıkları zaman.

Sonra baktı ki “Sinemacı Celil”
bu hal hal değil;
yani bizim evin damındakiler
sinemadakilerden çok…
Bir bez gerdi boydan boya
bizi keyfimizden edecek güya
o astı
biz kestik.
o astı
biz kestik…
sonra  Sinemacı Celil,
anladı ki biz
öyle kolay vazgeçmeyiz kafamıza koyduklarımızdan
vazgeçti asmaktan bezi,
kurtardı her gün sinemanın duvarına tırmanmaktan bizi

Senin baban
“biz atadan Demokrat Partiliyiz” der,
Adalet Partisine oy verir,
giriş kapısının üstüne “at” resmi asardı.
Benim babam,
Ecevit’i işçi dostu zanneder,
bizim evin duvarında, “umudumuz Ecevit”.
Nejat Amca işçilerin mücadelesinden bahseder
Suphilerin evin duvarında
“işçilerin birliği sermayeyi yenecek” yazardı.

Kaldırımsız ve asfaltsızdı sokaklarımız
televizyonlarımız tek kanallı.
Ya bir sokakta şenlendirirdik hayatı akşamları,
ya da boş bir arsa
konu komşu kim varsa,
bütün hepimize ev sahipliği yapardı.

Gene bir akşam,
dün gibi hatırlarım…
bir çekirdek çitleme toplantısında kadınların
söz kaynana dırdırından
onun bunun şalvarından açılıp 
bulaşık-yalaşık, ev-bark
çoluk, çocuk derdinden geçip
fabrikadaki ustabaşı manyağından
evdeki koca dayağına gelince
dört çocuk anası
yirmi yıllık dokuma ustası 
proleter Cemile
“öyle yanıp yakınmakla olmaz
 kadınlar kavgaya atılmadan esaretten kurtulamaz” demişti
demişti de
“Şadiye”  adında  Amasyalı bir teyze vardı; gündelikçi
patoz gibi öğütürken çekirdekleri bir yandan
bir yandan da biraz şaşkın biraz da itiraz eder gibi;
“biz mi kavga edecüük, kiminen kavga edecüük” demişti de panikleyerek;
kadınlar “sen değil Şadiye teyze, sen değil” diyerek
gözleri yaşarıncaya kadar gülmüştü.

Erkekler tahta iskemlelere oturur
çay sigara içerler; bir konudan bir konuya geçerlerdi.
Sen ve ben
bir kadınların, bir erkeklerin arasına girerdik
Suphi’nin babası konuşunca
Dizinin dibine kadar sokulur
Anlıyormuş gibi sanki söylediklerini, ağzı açık ayran delisi gibi dinlerdik.
Nejat Amca konuşmazdı da sanki
yüreğinin yangınını dökerdi ellerimize.
bir de; kavganın yıllarca sönmeyen ateşini düşürdü yüreklerimize
o anlattıkça ben
babamın çatlamış ellerini düşünürdüm
anamın yorgunluktan inleyişini geceleri.
Bir ölü gibi asılır,
salınırdı kirpiklerimin ucunda hayalleri.

Ben babamı kaybettim sonra
yarım bir “ahh”la dişlilerin arasında
bir baca daha yapılırken
fabrikaya o yaz;
Senin baban
dökümdeki mesaisinden çıkar çıkmaz
bol kimyonlu kaynamış nohut satardı akşamları
arttırmak için çocuklarının nafakasını biraz.
Bir akşam derken
kaynamış nohutları satıp eve dönerken;
aniden,
bir çift farı tam karşısında görmüştü.
Bu nasıl bir mukadderattır ki dostlar?
bu, nasıl bir mukadderattır ki?
döküm işçisi Muzaffer
bol kimyonlu kaynamış nohut satarken ölmüştü

Yoksul evlerimiz dizilmişti sıra sıra yoksul sokaklarımıza
Bazılarımız  “din, iman” diyenlerin peşinden giderdik,
bazılarımız “vatan, millet” diyenlerin
bazılarımız da,
“işçi dostu” gibi görünüp mavi gömlek giyenlerin…
Ve fakat;
yoksul evlerimiz gibi yan yana omuz omuzaydık hep.
ne zaman
bir işçinin hakkı çalınsa;
işten atılsa bir işçi ne zaman,
Ne zaman
şalteri indirip bir fabrika
kavgaya tutuşsa patronla…
İşte o zaman
Suphilerin evin duvarında yazan slogan
hepimizin diline dolanır,
Genç, yaşlı, 
Çoluk çocuk 
Kadın erkek herkes
Aynı sloganı haykırır, aynı davaya inanırdı;
“İşçilerin Birliği Sermayeyi Yenecek”