Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) tarafından uygulanan Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) 2025 sonuçları açıklandı. PISA’nın amacı “15 yaşındaki öğrencilerin okuma, matematik ve fen bilgisi bilgilerini ve becerilerini gerçek hayattaki zorlukların üstesinden gelmek için kullanma yeteneklerini ölçmek” olarak tanımlanıyor. 2025’te yapılan PISA’ya 91 ülkeden 760 binden fazla öğrenci katıldı. Her yıl belirli alanlara odaklanılırken, PISA 2025’te odak alanının fen bilimleri olduğu, matematik ve okumanın ikincil alanlar olarak yer aldığı belirtiliyor. Ayrıca ilk kez Yabancı Dil Değerlendirmesi ve Dijital Dünyada Öğrenme alanlarında, öğrencilerin bilgisayar araçlarını kullanarak bilgi oluşturma ve problem çözme süreçlerine katılma kapasiteleri de ölçülmüş.
PISA 2025’in açıklanan Birinci Teknik Raporu’na göre, fen bilimleri, matematik ve okuma alanlarında en yüksek performansı gösterenler Çin’in Pekin, Şanghay, Jiangsu ve Zhejiang bölgeleri ile Singapur oldu. Ayrıca Estonya, Japonya, Kore, Makao (Çin), Çin Taipei’si ve Birleşik Krallık da en iyi performans gösteren 10 ülke arasında yer aldı. OECD ülkelerinin genel performansı düşüş gösterdi ve fen bilimleri, okuma ve matematikteki ortalama performans şimdiye kadar görülen en düşük düzeydeydi. Bununla birlikte, bazı iyileşmeler de oldu; örneğin, OECD ülkeleri arasında Kosta Rika, Slovakya, Türkiye ve Birleşik Krallık 2022’den bu yana fen bilimleri puanlarında artış gösterdi. Genel okuma puanlarında ise son üç yılda özellikle keskin düşüşler görüldü; bu düşüşler, yapay zekâ çağında en önemli beceriler olan bilgiyi değerlendirme, birden fazla kaynak arasında bağlantı kurma ve okunan metinler hakkında eleştirel düşünme becerilerini de kapsıyor. Öğrencilerin hızlı ancak hatalı okuma yaptığı “aceleci okuma” vakaları, 2018 ile 2025 yılları arasında neredeyse iki katına çıkarak %9’a ulaştı… Birçok ülkede öğrenme sonuçları büyük ölçüde durgunlaştı veya düşmeye devam etti. PISA 2025’in ana odağı olan fen bilimlerinde, OECD ülkelerinde ortalama puanlar 2015 ile 2025 yılları arasında hafifçe düşerken, diğer ülkeler ve ekonomilerde genel olarak istikrarlı kaldı. Matematikte, OECD genelinde ortalama puanlar 2015 ile 2025 yılları arasında 22 puan düştü ve OECD üyesi olmayan ülkelerde de performans düşüşü yaşandı. Okuma alanında ise en büyük düşüş kaydedildi; OECD ülkelerinde puanlar 2015 ile 2025 yılları arasında 28 puan, diğer ülkelerde ise 16 puan düştü.[1]
Özellikle OECD ülkelerindeki öğrencilerin eğitim başarısındaki bu düşüş eğilimi yeni değil ve bir müddettir tartışılan, çözüm yolları aranan bir konu. Ve bu tartışmalar bir yandan ekonomik ve sosyal eşitsizliğin derinleşmesini öne çıkarırken diğer yandan bu eşitsizlikten bağımsız olarak çocukların ve gençlerin bilişsel gelişimindeki gerilemeyi gündeme alıyor. Nörobilimci Dr. Jared Cooney Horvath’ın Ocak 2026’da ABD Senatosunda “Ekran Süresi ve Çocuklar” konulu oturumda yaptığı konuşmada, Z kuşağının ebeveynlerinden daha düşük IQ ve bilişsel becerilere sahip tarihteki ilk nesil olduğunu açıklaması geniş tartışmalara neden olmuştu. Horvath, derin odaklanma ve yüz yüze etkileşim için evrimleşmiş insan zihni ile parçalı dikkat için tasarlanmış dijital platformlar ve Yapay Zekâ (YZ) sohbet botları arasında bir yapısal uyumsuzluk olduğunu belirtti. PISA 2025’in açıklanan ilk sonuçlarında da metin özetleme, taslak hazırlama veya araştırma yapma gibi belirli okul ödevleri için YZ kullanan öğrencilerin, YZ kullanmayan öğrencilere göre fen bilimlerinde daha düşük puanlar aldığı, YZ kullanmayan öğrencilerin, kullananlardan ortalama olarak yaklaşık 20 puan daha yüksek performans gösterdiği açıklandı.
PISA sonuçlarındaki bu genel düşüş eğilimi ve bu düşüşün sosyal medya, ekran süresi ve YZ sohbet botları ile bağlantısı burjuva eğitimciler tarafından son yıllarda sıkça tartışılıyor. PISA sonuçlarını bu açıdan yorumlayan OECD Eğitim ve Beceriler Direktörü Andreas Schleicher’ın yaptığı değerlendirme de bu soruna işaret ediyor: “Gençlerin sadece okuryazarlık becerilerinin düşmediğini, aynı zamanda bilgiyi farklı kaynaklardan karşılaştırma ve eleştirel biçimde değerlendirme, daha karmaşık metinlerle başa çıkma kapasitesinde de gerileme görüyoruz… Tıpkı spor izleyerek değil, spor yaparak form tutmamız gibi öğrenme de içerik tüketimiyle değil, zihnin yeni materyalle girdiği üretken bir bilişsel çabayla gerçekleşir. Öğrenme için de aynı şey geçerli. Öğrenme içerik tüketerek değil, fikirlerle etkileşime girip karşılaştırarak ve ayırt ederek gelir. YZ bu sürecin içini boşaltabilir. Bizim gözlemlediğimiz de bu… Teknoloji, o bilişsel çabayı mümkün kıldığı veya güçlendirdiği durumlarda öğrenciler ilerleme kaydedecektir. Ancak teknolojinin, öğrenme sürecindeki o verimli çabayı devre dışı bıraktığı durumlarda, öğrencilerin gelişimi sekteye uğrayacaktır.”
Bu konu Oktay Baran’ın “Yapay Zekâ” başlıklı çalışmasında ayrıntısıyla işlenmişti. Baran bu çalışmasında, kapitalizmin ihtiyaçları doğrultusunda kullanılıp yönlendirildiğinde YZ sohbet botlarının öğrenme süreçleri ve genç kuşakların bilişsel gelişiminde neden olduğu olumsuz etkiyi de irdelemişti: “Bir konuyu araştırmak ya da bir soruya cevap bulmak için ne önce nerelere ve hangi kaynaklara bakmanız gerektiğini öğrenmek zorundasınız, ne de ilgili kaynakları okuyup incelemek, kafa patlatıp özet çıkarmak ya da sorunuza yanıt aramak. Yapmanız gereken tek şey soruyu YZ’ye sormak! Aradaki her işi o yapıp önünüze dilediğiniz derinlik ve ayrıntıda cevabı koyacaktır, hele ona para da ödüyorsanız, sorunuza bir kitap ebadında yanıt bile alabilirsiniz. Siz hiçbir şey yapmazsınız, sadece sorar ve cevabını alırsınız. Peki öğrenmiş olur musunuz? Nasıl öğreneceğinizi yani araştırma yöntemini öğrenmiş olur musunuz? Hiç emek harcamadığınıza göre size sunulan yanıtı ne kadar kavrayabilirsiniz? Kavrayıp öğrendiğinizi zannettiğiniz bilgi ne kadar kalıcı olur? Benzer sayısız soru sorabiliriz, ama belki de en önemlisi, YZ’nin size verdiği özet ya da detaylı yanıt gerçekten doğru mu acaba? Ya yanlışsa, hepten uydurduysa, «halüsinasyon görüyorsa», tek taraflıysa, aktarmadığı başka cevaplar da varsa? Araştırmadan bu şüpheyi ortadan kaldırmanız mümkün mü? Bir makineye ve onu elinde tutan kapitalist tekele ne kadar güvenilebilir? Hadi hepsini bir tarafa bırakıp, sonuca değil sürece bakalım. Çünkü aslında en önemlisi tam da o, yani öğrenme süreci. Beyninizi çalıştırdınız mı, aklınızı kullandınız mı? Hepten zihin tembeli olmaya doğru itiliyoruz, farkında mısınız? Şurası çok net kavranmalı, insanları zihin tembelliğine itip alıklaştırmak, cahil bırakmak burjuvazinin son derece bilinçli ve planlı olarak yürüttüğü bir programdır. Bu bir komplo teorisi değil, egemen sınıfın başka türlü ideolojik hegemonya kurması mümkün olamaz. Okullarda uygulanan ezberci eğitim modellerinden televizyon programlarına, resmi din kurumlarının vaazlarından popüler kültüre kadar hepsi bu programın bir parçasıdır. Ele geçirip mümkün olan azami kontrol uygulamak istedikleri şey zihinsel yetilerimizdir.”[2]
Öğrenciler metinleri anlamak için yeterince zihinsel çaba sarf etmiyor. Hızla okuyup geçiyorlar. Bu nedenle de daha fazla hata yapıyorlar. PISA sonuçlarına göre, 2018’de aceleci okur grubundaki öğrenci oranı yüzde 6,6 iken 2025’te yüzde 11,4 olmuş. Teknoloji, internet, YZ çağı dedikleri, bir yandan da hız çağı. Kapitalist üretim modelinin ihtiyaçları yaşam alışkanlıklarını da kendine uygun hale getiriyor ve bu çağda sistem yeni teknolojilerle bunu hiç de zorlanmadan ve de bir anlamda rıza üreterek yapıyor. Hız daha fazla ürün demek, daha fazla ürün de kalite demek değil ama daha ucuz ürün ve rekabet gücünün artması demek. İşte bu mantık düşünce üretimine de uygulandığında insan türünün en kıymetli birikimi olan bilinç riske girmeye başlıyor. Oysa öğrenmek bir süreç ve bu süreçte bilgiye ulaşmak, onu ayrıştırmak, anlamak için zihinsel çaba sarf etmek, zihinde tartışmak, anlamlandırmak, sonuçlar çıkarmak hatta hata yapmak bir bütün. YZ aracılığıyla bu süreçlerin hepsi atlanıyor ve elde emek verilmeden ulaşılmış “bilgi” kalıyor. Bir anlamda temel olan “öğrenmeyi öğrenme” aşaması atlandığı için gerçek bir birikim, zihinsel gelişme sağlanamıyor.
Matematik alanıyla ilgili yaşanan bir gelişme ve bazı matematikçilerin buradaki tehlikeye karşı harekete geçmesi sorunun daha iyi kavranması için önemli. Eylül ayında OpenAI yaklaşık 90 yıldır çözülemeyen Navier-Stokes denklemlerinin belirli bir formunu yapay zekâ kullanarak çözdüğünü duyurdu. Çok kısa sürede anlaşıldı ki burada YZ aracılığı ile bir veri hırsızlığı yapılmıştı. Gerçekte iki genç matematikçi soruyu YZ’nin bazı işlevlerini kullanarak çözmüşlerdi ve OpenAI bu çözümü gizlice çalarak sonrasında soruyu kendisinin çözdüğünü açıklamıştı. Bu durum bilim dünyasında yankı uyandırmış, birçok uyarı ve protesto yapılmıştı. Ancak konunun bu yanı bir kenara bırakılacak olursa, böyle bir hırsızlık olmasaydı bile geriye önemli bir sorun kalıyordu. Sorunun derinliğini fark eden bir grup matematikçi bu gelişmeye tepki göstererek, matematikte önemli olanın sadece bir problemin cevabını bulmak olmadığını, problemi çözmenin, çoğu zaman asıl değerli olan şeyin sadece son noktası olduğunu söylediler. YZ şirketleri için başarı ölçütünün çözülen problem sayısı olduğunu fakat modellerin ünlü problemleri art arda, devasa hesaplama gücüyle ve anlaşılması güç ispatlarla çözmeye başlarsa, matematikçilerin bu problemlere ulaşmaya çalışırken keşfedecekleri fikirleri, yan yolları ve yeni teorileri geliştirme fırsatını kaybedeceklerini belirttiler. Matematikçiler YZ sistemlerinin bu sürecin son ürününü saniyeler içinde seri üretmeye başlaması halinde, doğru cevapların sayısı artarken matematiksel anlayışın azalabileceği, bu şekilde elimizde milyonlarca doğru teorem olsa da onları gerçekten anlayan, neden önemli olduklarını bilen ve bunlardan yeni fikirler üretebilen insan topluluğunun zayıflayabileceği uyarısında bulunuyorlar. Matematiğin en değerli iki kaynağının öğrenciler ve fikirler olduğunu söyleyen bu matematikçiler, ikisinin de zaman, sabır, tartışma ve insan etkileşimiyle geliştiğini, bir öğrenciye zor bir problem vermenin amacının sadece doğru cevabı bulması değil; o problemi çözmeye çalışırken matematikçi haline gelmesi olduğunu söylüyorlar.[3]
Massachusetts Teknoloji Enstitüsünde (MIT), üniversitelerden 54 kişinin katıldığı bir araştırma yapıldı. Katılımcılar üç gruba ayrıldı ve birinci gruptaki katılımcılardan sohbet botlarından, ikinci gruptakilerden arama motorlarından faydalanarak, diğer bir gruptakilerden ise bunları kullanmadan kompozisyon yazmaları istendi. Kompozisyon yazma aşamasında katılımcıların zihinsel aktiviteleri kafa derisine yerleştirilen elektrotlarla yapılan EEG (elektroensefalografi) yöntemiyle gözlemlendi. Sohbet botlarını kullanarak kompozisyon yazan kişilerin beyin ağlarında daha düşük aktivite gözlemlendi. Sadece beyinlerini kullanan katılımcılar ise en güçlü beyin aktivitesini sergiledi. Arama motoru kullananların beyin aktivitesi ise orta düzeyde oldu.[4]
Burjuva eğitimcilerin ve bilim insanlarının bir kısmı buraya alabildiğimiz ve daha başka onlarca araştırmayla YZ sohbet botları ve ekran bağımlılığının çocukların, gençlerin ve genel olarak insanların bilişsel gelişimine olumsuz etkilerini öne çıkarsa ve çeşitli çözüm önerileri sunsalar da, bunlar (önemsiz olmasa da) kendi niyetlerinden bağımsız olarak hayıflanma olarak kalacaktır. Çünkü kapitalizmin çürüme çağında sistem ne düşen kâr oranlarını arttıracak yeni yollar bulma ümidiyle YZ pazarına çullanmaktan ne de sistemin yarattığı sorunlar altında bunalan emekçi kitlelerin ve özellikle gençlerin doğacak tepkisinde kendilerine en azından bir nebze zaman kazandıracak YZ ve benzerlerinin bönleştirici etkisinden vazgeçebilir.
“Sonuç olarak bugün ülkeden ülkeye fark göstermekle beraber çocuk ve gençlerin azımsanmayacak bir bölümü okuduğunu anlayamıyor, temel sayısal işlemleri yapamıyor. Dikkat dağınıklığı, öğrenme güçlüğü, komut ve yönlendirmeleri algılayamama, empati kuramama, muhakeme yapamama, sorumluluk taşıyamama vb. sorunlar yeni kuşaklarda ürkütücü düzeyde yaygınlaşmış bulunuyor. Ve ne yazık ki sorun günden güne büyüyor. Dolayısıyla bilişsel gerileme, bireysel değil toplumsal bir sorundur ve sadece eğitim sisteminden kaynaklanmamaktadır. Durum buyken, sorun senatolara demeçler veren uzmanların öğütlerine uymakla, öğrencilerin ellerinden cep telefonunu, tableti almakla, eğitim sistemini yeni baştan kurgulamakla çözülemez. Zaten bu önerileri yapanların niyeti sorunu çözmek değil, doğan fırsatları değerlendirmek, bir taşla nice kuş vurmaktır.”[5]
Türkiye’nin PISA 2025’te gösterdiği “yükselişin” anlamı
PISA 2025 sonuçları Türkiye için bu yıla kadar sergilenen başarısızlığın aşıldığı dönem oldu! Türkiye fen bilimleri ve okumada OECD ortalamasının üzerine çıktı, matematikte ise ortalamanın sadece 1 puan gerisinde kaldı. 38 OECD ülkesi arasında fen bilimlerinde 14’üncü, okumada 13’üncü, matematikte ise 23’üncü sıraya yükseldi. Bu verilere göre Türkiye’nin fen puanı 2022’ye göre 18 puan, okumada 16 puan, matematikte ise yaklaşık dokuz puan arttı. PISA 2015’te OECD ülkeleri sıralamasında sondan ikinci sıraya kadar düşen Türkiye’nin PISA 2025 sonuçlarındaki bu yükselişi üzerine de çok şey söylendi. Oysa araştırıldığında görülüyor ki, yeni bir eğitim mucizesi yaratmak için iktidar kollarını sıvamış, yasak olmasına rağmen, sınav yapılacak okullar önceden belirlenmiş ve teste girecek çocuklar özel olarak hazırlanmış. Söz konusu üç alanda başarı seviyesinin artmasına rağmen, ilk kez belirlenen “hesaplamalı problem çözme” alanında seviyenin OECD ortalamasının nereyse yarısında kalması da yapılan bu hileyi açığa vuruyor. Öte yandan OECD ülkelerindeki gerilemenin Türkiye’nin göreli bir ilerleme göstermesini sağladığı da görülüyor. Ama siyasi iktidar elbette buradan kendine bir zafer hikayesi çıkarmaktan geri durmadı. Erdoğan, eğitim yılının açılışı için yaptığı konuşmada PISA sonuçlarını örnek vererek eğitim politikalarını övdü, eğitim sistemini eleştirenlere en iyi cevap olduğunu söyledi.
Siyasi iktidarın sözcüleri, medyası, eğitim sendikası, her zaman yaptıkları gibi tablonun işlerine gelen taraflarını ekrana yansıttılar ve üzerinde tepinebildikleri kadar tepiniyorlar. Ancak bunlar eğitim politikalarında gerçekten öğrencilerin başarısını hedefleseydi eksiklikleri de ortaya koyar, bu eksikliklerin üzerine gitmek için harcayacakları çabadan bahsederlerdi.
PISA 2025’in iktidar tarafından dillendirilmeyen sonuçlarında, sınavdan önceki iki haftada en az bir gün okula gitmeme oranının Türkiye’de %53 iken OECD ortalamasının %22 olması ve öğrencilerin %28’inin okulun zaman kaybı olduğunu düşünmesi var mesela. Bu eğilim OECD ortalamasında %24. PISA 2025 verileri, öğrencilerin, aile desteğinin de geçmiş yıllara göre düştüğünü söylediklerini gösteriyor. Bu durum Türkiye’de emekçi ailelerin boğuştukları yoksulluk ve geleceğe duyulan güvensizlikle bağlantılı olsa gerek.
PISA, testin sonuçlarını sosyoekonomik olarak dezavantajlı ve avantajlı çocuklar ayrımı bağlamında da paylaşıyor. Türkiye’de sosyoekonomik olarak en üst %25’lik katmanda olan öğrencilerle en alt %25’lik katmandaki öğrenciler arasında matematikte 96, fen bilimlerinde 81, okumada 73 puan fark bulunuyor. 2015 ile 2025 yılları arasında, Türkiye’de bu uç gruplar arasındaki fen bilimleri performans farkı genişlerken, OECD ülkeleri genelindeki ortalama fark daralmış. Bu gruplar arasında matematikteki fark yaklaşık 4,8 okul yılına (OECD 20 puanı öğrencilerin bir yıllık öğrenme kazanımına denk sayıyor) karşılık geliyor. Türkiye’de matematik başarısındaki farkın yüzde 67,5’i okullar arasındaki farklılıklardan kaynaklanıyor. Fen lisesindeki bir öğrenciyle meslek lisesindeki bir öğrenci arasında matematikte yaklaşık 10 okul yılı fark bulunuyor.[6]
PISA raporunun ortaya serdiği ve siyasi iktidarın öne çıkarmadığı bu sonuçların yanı sıra, Türkiye’de eğitim sisteminin dünyadaki eğilime uyumlu olarak okullaşma oranının, okula devamlılığın ve kız çocuklarının okullaşma oranının artması dışında övünülecek tek bir yanı yoktur. Kaldı ki, bu istatistiki veriler sadece sayısal bir artışa işaret eder. Çocukların eğitim hakkı sadece okula kayıt olmakla ölçülmez, ekonomik nedenlerle okul dışında ve okulda yaşanan eşitsizlik gerçek eğilimi gösterir. Eşitsizliğin dağ gibi büyüdüğü, çocuk okutmaya çalışan emekçiler ve okula giden ve gidemeyen yoksul işçi çocukları için açıktır. PISA sonuçlarına göre fen bilimleri, matematik ve okumada geçmiş yıllara göre puanların yükselmiş olması Türkiye’de eğitimin kalitesinin arttığı, eşitsizliğin ortadan kalktığı anlamına gelmez.
AKP iktidara geldiği yıllardan itibaren 1980 sonrası uygulanmaya başlanan neoliberal politikaların başarılı bir devamcısı olarak eğitim sisteminde köklü değişiklikler yaptı. Bunlardan en önemlisi 2012 yılında uygulanmaya başlanan 4+4+4 sistemiyle yapılan değişikliklerdi. Çünkü bu dönüşümle beraber en genel anlamda parası olanın iyi okullara gidebildiği ve daha küçük bir azınlığın devlet fonları tarafından ihya edilen özel okullara gidebildiği, yoksul işçi çocuklarının ise yaratılan illüzyonla eğitim adı altında sermayeye ucuz işgücü yapıldığı bir sistem kuruldu. Anayasal hak olan parasız eğitim ise siyasi iktidarın satmaya çalıştığı hayal âleminde var sadece. Gerçekte parası olan ya da ailesi pek çok şeyden kısarak çocuğun eğitimine para ayırabilen çocuk bin bir zorlukla da olsa okuyor, parası olmayan ise çocuk işçi oluyor. Siyasi iktidarın eğitim anlayışı, proje okullar benzeri seçilmiş okullara, seçilmiş öğrencileri toplayarak ve yine bu okullara kendi tedrisatından geçmiş öğretmenleri atayarak buralarda sermayeye ve siyasi iktidara itaat edecek kindar nesiller yetiştirmektir. Geri kalanını da çocuk yaşlarında MESEM gibi uygulamalarla sanayinin dişlilerine sürerek gerekirse bir kısmını bu dişliler arasında heba edip gemisini sorunsuzca yürütmeye devam etmektir.
Bir devletin eğitime ayırdığı bütçe de onun bu alana verdiği değeri ve katkıyı gösterir. TÜİK’in açıkladığı son verilere göre devletin ve ailelerin eğitime yaptığı toplam harcamanın GSYH’ye oranı yüzde 4,9, devletin eğitim harcamalarının GSYH’ye oranı ise yüzde 4 olmuştur. OECD’nin 2025 verilerine göre ilkokuldan ortaöğretime kadar öğrenci başına yapılan kamu harcaması Türkiye’de 3374 dolar, OECD ortalamasında ise 12.438 dolardır. Ayrıca PISA sonuçlarında görünmeyen ama Türkiye’de çocuklar arasındaki sınıfsal eşitsizliği gösteren başka bir veri de eğitimden kopan çocuk sayısıdır. Eğitim Reformu Girişiminin 2025 raporuna göre 1 milyon 463 bin 528 çocuk örgün öğretimin dışında kalmıştır. Örgün eğitim kurumlarından açık öğretime geçiş yapan öğrencilerin sayısı bir önceki seneye göre yüzde 30 artmıştır. TÜİK verilerine göre de 15-17 yaş grubunda işgücüne katılım oranı 2021’de yüzde 16,4 iken 2024’te yüzde 24,9’a, 2025’te yüzde 25,5’e yükseldi. Ne eğitimde ne istihdamda olan 15-17 yaş grubundaki çocukların oranı da 2023’te yüzde 9 iken 2025’te yüzde 11,5’e yükseldi.
Türkiye’de eğitim sisteminin geldiği düzeyi ve eşitsizliği gösteren bir başka veri de Yükseköğretim Kurumları Sınav sonuçlarında karşımıza çıkıyor. 2026 yılı Yüksek Öğretim Kurumları (YKS) sınavında 67 bin 87 öğrenci hiçbir soruya doğru cevap veremeyerek “0” puan aldı. Bu sayı geçen yıla göre yüzde 64 oranında artış demek. Son sınıf öğrencilerinin yalnızca %16’sı bir lisans programına yerleşti. 2018’de Anadolu Lisesi öğrencilerinin lisans programlarına yerleşme oranı yaklaşık %30 iken, 2026’da bu oran %18 oldu. Bütün bu verilerle beraber düşünüldüğünde PISA sonuçları Türkiye için gerçekte bir başarı öyküsü değil, Türkiye’de çocukların eğitimde karşı karşıya olduğu eşitsizliğin bir belgesidir. Tartışılması gereken asıl yer burasıdır.
Yoksulluk, işsizlik, geleceksizlik, emperyalist savaş, küresel ölçekte büyüyen faşizm tehlikesi ve akla gelebilecek her meselede olduğu gibi işçi sınıfının çocuklarının, gençliğinin, eğitimi, gelişimi, akıl ve ruh sağlığının korunmasında da kapitalistlerden beklediğimiz tek bir şey yok. Kapitalistler bugüne kadar işçileri, çocuk, kadın demeden sınırsızca sömürmenin yollarını geliştirerek, uyuşturucu, alkol ve son yıllarda sosyal medya, ekran bağımlılığı, YZ sohbet botları vb. yollarla yozlaştırmaya çalışarak, birçok yol ve yöntemle işçileri güçsüz, örgütsüz, iradesiz bırakmaya uğraştılar. Fakat bu çabalarında hiçbir zaman nihai zafere ulaşamadılar. Tarihini, edebiyatını, sınıfının gerçeklerini ve sınıfına düşman olanlara karşı mücadelenin yollarını devrimci önderlerden, onların yaşamlarından, sosyalist işçilerden öğrenen öncü işçiler, gençler, emekçi kadınlar hep oldu, oluyor. Kapitalizmin ve onun yeni araçlarının bönleştirici etkisine karşı gerçek panzehir, kapitalizme karşı mücadelenin yollarını açan, öğreten, tehlikeleri gösterenlerin yolunu inatla ve ısrarla takip etmekten geçiyor.
[4] Oktay Baran, age
[5] Ezgi Şanlı, Kapitalist Çürüme, Bilişsel Gerileme, 20 Ağustos 2026, https://marksist.net/node/8820
link: Meral İnci, PISA 2025 Sonuçları: Yapay Zekâ Tartışmaları, Türkiye’nin “Başarısı”, 4 Ekim 2026, https://marksist.net/node/8843


