Faşist rejim, onuncu yıldönümünde adeta bir terör dalgası estiriyor. CHP’li belediyelere yapılan saldırılarla istimini alan bu dalga, NATO Zirvesinden haftalar önce Ankara’da sıkıyönetim ilan edercesine getirilen yasaklarla, ev ve büro baskınlarıyla, sosyal medya hesaplarına getirilen erişim engelleriyle hızını arttırarak yayılıyor. Sosyalistler, demokratlar, çevre hakları savunucuları, avukatlar, gazeteciler, öğrenciler bu terör dalgasının doğrudan hedefi durumundalar. Birkaç hafta içinde binlerce kişi gözaltına alındı, yüzlercesi tutuklandı. Bu saldırıların sadece Ankara’da değil, İstanbul, Kocaeli, İzmir’den, Antalya, Urfa’ya tüm Türkiye’de yürütülmesi, NATO toplantısının huzurunun bozulmasını önlemenin ötesinde bir faşist terör dalgasına işaret ediyor. Tam da NATO toplantısı nedeniyle dikkatlerin Türkiye üzerinde olduğu günlerde, Youtube üzerinden yayınladığı sahne performansı çok kısa bir sürede 10 milyonu aşan bir izlenme sayısına ulaşan genç bir komedyenin, Deniz Göktaş’ın dünyanın gözüne sokarcasına ters kelepçeyle apar topar gözaltına alınıp tutuklanması da bu dalganın bir parçasıdır. Birkaç cümlelik sosyal medya paylaşımlarıyla rejime yönelik eleştirilerini dile getirenlerin bile “cumhurbaşkanına hakaret” başta olmak üzere uydurma gerekçelerle tutuklanıp ceza aldığı bir dönemde, mizahın sivri ve zeki diliyle diktatörün de hedef alındığı bir gösterinin rejimin gazabına uğramaması düşünülemezdi elbette.
Büyük bir yekûn içinde son derece sınırlı bir yer tutan bu örneklerin de işaret ettiği üzere, parlamentonun açık olması, seçimlerin yapılması, muhalefet partilerinin, sendikaların faaliyetlerini devam ettirmesi, muhalif medyanın yayınlarını sürdürmesi gibi vitrin önü görüntülerle kapatılan faşizm gerçeği, bu şal biraz aralandığında tüm çıplaklığıyla kendini gösteriyor. Yürütme, yasama ve yargı güçlerini fiilen kendi elinde toplayarak kuvvetler ayrılığını ortadan kaldıran bu rejim altında parlamento bir şala dönüşmüştür. Muhalefet partilerinin demokrasicilik oynamasına ancak çizilen dar sınırlar içerisinde izin verilmektedir. Sendika konfederasyonlarının en büyükleri işçi sınıfını cendere altında tutmakla görevli rejim aparatlarına dönüştürülmüştür. Muhalif görünenler ise en temel sendikal mücadeleyi bile uzun süredir askıya almış durumdadır. Son derece daraltılmış bir alana hapsedilen muhalif medyaya da tepesinde Demokles’in kılıcıyla yayın yapma “özgürlüğü” tanınmaktadır.
2016 Temmuzundaki OHAL darbesiyle iktidara gelen faşizm, toplumsal muhalefeti ezerek ve “iç cephe”yi güçlendirerek yoluna devam etmeye çalışıyor. Yalanlarla, oyalamalarla ve burjuva çıkar birlikleriyle alınan bu on yıllık yol, bir yandan da çözümsüz çelişkilerle örülü bir diken tarlasına dönüşmüştür rejim için. Bu çelişkilerin temelini AKP iktidarının izlediği politikalarla ve yolsuzluklarla iyice derinleştirdiği ve içinden çıkılamaz hale getirdiği ekonomik kriz koşulları oluşturuyor. Kesintisiz bir şekilde düşen reel ücretlerle, önü alınamayan enflasyonla, işsizlikle, işçi sınıfını ve genel olarak emekçi kitleleri derin bir sefalete sürükleyen rejimin bu döngüden çıkış yolu bulunmuyor. Dolayısıyla rejim için hayatta kalmanın tek yolu baskıları daha da arttırmaktan geçiyor.
Aslında Göktaş’ın stand-up gösterisi yayınlanır yayınlanmaz başlayan tartışmaların en çok yer işgal eden başlıklarından birinin “çocuğun başına nelerin geleceği” olması bile Türkiye’deki rejimin doğası konusunda kendi başına çok şey anlatıyor. Gösterinin kısa sürede 10 milyondan fazla izlenme sayısına ulaşması da, başta rejim olmak üzere herkesin farkında olduğu üzere, toplumda iktidara karşı derin ve yaygın bir hoşnutsuzluk olduğunu gösteriyor. Kitlelerden gösterilen hızlı ve yaygın teveccühün, iktidarı fazlasıyla rahatsız ettiği şüphesizdir.
Çoğu kişinin de dikkat çektiği gibi Göktaş uzun zamandır unutulan politik mizahı yeniden hatırlattı. İktidardakileri, güç sahiplerini iğneleyen, eleştiren, onların çelişkilerini mizahın ısırıcı diliyle açığa vuran bir geleneğin üzerindeki ölü toprağını attı bir bakıma. Bu açıdan Deniz Göktaş olgusu özgün bir durum oluşturuyor. Aslında bu da ülkedeki rejimin ne denli boğucu bir atmosfer yarattığını, genelde sanatın en direngen kollarından olan mizahın bile bu boğucu atmosferde nefessiz kalmış olduğunu gösteriyor.
Olağanüstü baskı dönemlerinde sanatın önemli bir direniş aracı olduğunu biliyoruz. Geçtiğimiz günlerde yaşamını yitiren Kadir İnanır örneğinden de bildiğimiz üzere, toplumda sevilen sanatçıların, emek dostu, ilerici, demokratik tutumlar sergilemesi, baskılara karşı ses yükseltmesi özel bir rol oynamaktadır. Başta örgütlü bir işçi sınıfı hareketinin eksikliği olmak üzere genelde sosyalistlerin, emek dostu kesimlerin, ilericilerin örgütlü güçlerinin zayıflığı nedeniyle bu tür sanatçıların ve tutumların sayısı ne yazık ki yetersiz kalmaktadır.
Bu dönemin etkisi büyük olsa da, elbette sanat ve özel bir dalı olarak mizah alanında zayıflamanın tek sorumlusu Erdoğan liderliğindeki son 10 yılın faşist rejimi değildir. 12 Eylül faşizminden bu yana diğer alanlarda olduğu gibi sanat ve mizahta da genel bir erozyon ve gerileme yaşandığı aşikârdır. Mizahta gitgide sululuğun öne çıkıp yaygınlaştığına, apolitizmin hâkim olduğuna, insanlığın büyük sorunlarına, iktidar sahiplerinin, egemenlerin kendi düzenlerini sürdürmek için yaptıklarının, toplumu sürükledikleri durumların eleştirisine hiç yeltenmeyen, bu haliyle suya sabuna dokunmayan bir çizginin çeşitli görünümlerle geçer akçe oluşuna tanıklık ettik. Yeni kuşaklar büyük ölçüde bu gülmece çizgisinin eserlerine maruz kaldılar.
Ancak bir yandan da her dönemin kendine özgü dinamikleri olabiliyor. Bazen örgütlü hareketlerin zayıf kaldığı baskı dönemlerinde sanat ve mizah toplumun bağrındaki öfkeye başka hiçbir araçla yapılamayacak bir çıkış noktası sağlayabiliyor, toplumun öfkesinin bir ifade aracı olabiliyor. O nedenle baskı rejimleri kuşkusuz örgütlü hareketlere büyük öncelik verirken, bir yandan da sanatçıları, toplumda sevilen kişileri sindirmek için özel bir mesai harcamayı ihmal etmez. Son aylarda geniş bir sanatçı çevresinin uyduruk suçlamalarla polis baskısına, gözaltılara, tutuklamalara maruz bırakılmaları, uyuşturucu testlerine sokulup teşhir edilmeleri tesadüf değildir. Bu kesimlerin de biat etmesi, sinmesi, toplumu etkileyebilecek çıkışlar yapma ihtimallerinin önü peşinen kesilmek istenmektedir.
Deniz Göktaş ve mizah alanına dönersek, yine de son bir noktayı önemle vurgulamak gerekiyor. Sanatın ve onun bir dalı olarak mizahın da katkıda bulunduğu toplumsal tepkinin nitelikçe büyütülmesi ve düzen karşıtı bir mecraya akıtılması için örgütlü mücadele esastır. Sanat ve mizah mücadeleyi teşvik etmeyen, ona katkı sunmayan bir deşarj aracı haline getirilmemelidir. Hiç kuşkusuz bu sözler Göktaş’a ve ilerici-demokrat sanatçılara değildir. Göktaş örneğinde mizahçı kendine düşeni yapmıştır. O alanda olup onun kadar cesur davranmayanlardan ayrışarak olumlu bir duruş sergilemiştir. Fakat Göktaş’a ve sanatına, toplumsal mücadelenin asıl ya da ana mecrasıymış gibi bir rol yüklemek, o mizahla yetinip kendi ruhunu rahatlatmak hiçbir surette baskılara karşı mücadelenin çıkarına değildir. Doğru olan, sanatın ve mizahın kendine özgü enerjisini de mücadelenin bir aracı olarak yerli yerine oturtmaktır.
Karşımızda faşist bir rejim var ve Erdoğan’ın kendi sözleriyle, hiçbir diktatör kendine diktatör diyenleri affetmez! Ancak tarihin defalarca gösterdiği gibi hiçbir karanlık da asla kalıcı olamaz. Karanlık artsa da mücadelenin tomurcukları da artmaktadır. Deniz Göktaş hapishaneden gönderdiği mektupta bu açıdan anlamlı bir şey söylüyor. Tüm korkularına rağmen metinlerini sürekli otosansüre tâbi tutarak değiştirmekten çok sıkıldığını ve gelinen noktada bu sıkılmışlığının korkularını bile aştığını, sonunda otosansürden vazgeçerek son gösteriyi hazırladığını söylüyor. Sonuçları öngördüğü de anlaşılan Göktaş’ın bu kişisel öyküsü bir bardağın taşması öyküsüdür. Kişisel ölçekteki bu diyalektik elbet toplumsal ölçekte de yaşanacaktır.
link: Deniz Göktaş Vakasının Gösterdikleri, 8 Temmuz 2026, https://marksist.net/node/8795


