Navigation

Pandemide Eğitim: Eşitsizlik ve Çelişkiler Derinleşiyor

Koronavirüs tedbirleri adı altında Mart ayından itibaren örgün eğitime ara verilmişti. O günden itibaren eğitim, televizyon yayınları, Eğitim Bilişim Ağı (EBA) içerikleri ve öğretmenlerin çeşitli programlar üzerinden öğrencilerle yaptığı canlı dersler eşliğinde devam ettiriliyor. Okul öncesi eğitimden üniversite düzeyine kadar 26 milyondan fazla öğrenciyi etkileyen bu süreçte eğitimdeki eşitsizliği ve çelişkileri derinleştiren politikalar uygulandı. Bu süreç belirli bir plan ve program dâhilinde yürütülmediğinden, öğrenciler, aileler ve eğitim emekçileri çok boyutlu sorunlarla karşılaşıyorlar. Sınıfsal farklılıkların ayan beyan ortaya çıkardığı üzere, uzaktan eğitim yoksul emekçilerin çocuklarına gerçekten de çok uzak!

Milyonlarca öğrenci internet, bilgisayar, televizyon gibi uzaktan eğitimin en temel araçlarından yoksun durumda. Çocukların eğitimi başta emekçi kadınlar olmak üzere ailelerin üzerine yıkılırken, eğitim emekçilerinin çalışma koşulları daha da ağırlaşıyor. Rejimin dümenindeki Erdoğan ile Milli Eğitim Bakanı ise asıl sorumluluğu üzerlerinden atıyor, ailelerle eğitim emekçilerini karşı karşıya getiren politikalar uyguluyorlar. Tıpkı pandeminin başlangıcında olduğu gibi uzaktan eğitim için de bağış kampanyaları düzenleniyor. Bilgisayar ve interneti olmayan çocukların eğitimden uzak kalmamaları için yoksul emekçi kitlelerden bağış yapmaları isteniyor. Koronavirüsü fırsata çevirerek yaşamın her alanına dizginsizce saldıran egemenler, yıllardır “yük” olarak gördükleri eğitim alanında da köklü dönüşümleri dayatıyorlar.

Türkiye’de 12 Eylül 1980 faşist darbesiyle eli rahatlayan burjuvazi, Özal’la başlatılan neo-liberal saldırılar aracılığıyla tüm kazanılmış hakları birer birer geri alıyordu. Tıpkı sağlık, sosyal güvenlik, ulaşım gibi eğitim de bu saldırılardan nasibini aldı. 12 Eylül faşist rejiminin bir ürünü olarak 1981’de kurulan YÖK eliyle, rejimin karşısında tutum alan akademisyenlere, öğretim üyelerine ve öğrencilere yönelik büyük bir kıyım uygulandı. Bu kıyımların ardından, özel üniversitelerin kurulmasına yönelik hazırlıklar başlatıldı.

AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından sonra, neo-liberal politikalar temelinde başlatılan “dönüşüm” hız kazandı. Devlet okullarının bütçelerinin kısılması, temizlik, yakıt, teknik, kırtasiye gibi giderlerin velilerden toplanan paralarla karşılanması, sözleşmeli ve ücretli öğretmenliğin yaygınlaştırılması, devlet okullarındaki eğitimin kalitesinin bilinçli olarak düşürülmesi… O yıllarda AKP, ilköğretimden üniversite düzeyine kadar özel okulların yaygınlaşması için büyük çaba harcadı. Ama iktidarın en önemli adımı, 2012 yılında 4+4+4 olarak kodlanan yasa teklifini Mecliste kabul ettirmesiydi kuşkusuz. “12 yıllık kesintisiz eğitimi” öngören bu yasayla, oyun çağındaki çocuklar zorunlu olarak okula başlatıldı, imam-hatip okullarının orta kısımları açıldı. Liselere açıköğretim seçeneği sunularak lise eğitimine okulda devam etme zorunluluğu kaldırıldı. Patronların stajyer adı altında yaygın bir şekilde ucuz işgücü kullanması mümkün hale getirildi. Dershanelerin özel okullara dönüştürülmesinin ardından, anaokulundan liseye kadar her düzeyde özel okul açılmasına yönelik teşvikler verildi. Böylece özel okul sayısı AKP döneminde 7 katına çıktı.

Bugün gelinen noktada, öğretmen maaşlarını bile bütçe üzerinde büyük bir yük olarak gören ve eğitimi tümüyle özelleştirmeye çalışan AKP, pandemiden bu uzun erimli planlarını hayata geçirmek üzere faydalanmaya çalışıyor. Uzaktan eğitim denen şey öğrencileri ve öğretmenleri örgün eğitimden uzaklaştırmanın aracına dönüştürülüyor. Pandemi öncesinde 26 milyondan fazla öğrencinin %22’si yüz yüze eğitim imkânlarından yararlanamıyordu. MEB tarafından açıklanan Milli Eğitim İstatistikleri 2019-2020 verilerine göre, okulöncesi eğitim, ilköğretim ve ortaöğretim düzeyindeki öğrenci sayısı 18 milyon 241 bin 881’dir. Bu öğrencilerden 1 milyon 583 binden fazlası açıköğretim ortaokulu ve liselerinde okuyor. Üniversite düzeyinde ise uzaktan eğitim ve açıköğretim öğrencileri öğrencilerin çoğunluğunu oluşturuyorlar. YÖK tarafından açıklanan verilere göre, 2019-2020 yılındaki 7 milyon 940 bin civarında üniversite öğrencisinin 4 milyon 200 bini açık öğretim ve uzaktan eğitime kayıtlı. Pandemi sonrasında bu sayıların ve oranların hızla yükseleceğini söylemek kehanet olmayacaktır. Nitekim Bakanın kendisi de “uzaktan eğitim”in bundan böyle sistemin kalıcı bir parçası haline geleceğini söylemektedir.

Eğitimde “fırsat eşitliği” söyleminin kofluğu

Toplumun çoğunluğunu oluşturan emekçilerin çocukları kaliteli eğitimin uzağında tutulurken, burjuva çocuklarının daha küçük yaşlardan itibaren sınıfsal konumlarına uygun bir biçimde ve sınırsız olanakla geleceğe hazırlandıkları bilinen bir gerçektir. Yaşamları ve çıkarları böylesine farklı olan burjuva çocuklarıyla emekçi çocukları ne aynı olanaklara sahipler ne de sunulan hizmet ve imkânlardan adil bir biçimde yararlanıyorlar. Bu gerçeğin çarpıcı bir örneği, pandemi sürecinde aralıksız çalıştırılan meslek lisesi öğrencileridir. Burjuva çocukları özel okullarda, özel öğretmenlerle eğitimlerini kesintisiz sürdürürken, meslek lisesi öğrencileri dezenfektan, maske, siperlik, önlük, tulum, solunum cihazı, maske makinesi ve hava filtrasyon cihazı ürettiler. Sadece 2020 yılının ilk 8 ayında bu üretimden elde edilen gelir ise 230 milyon liraya ulaştı. Dolayısıyla olağan koşullarda dahi eğitimde “fırsat eşitliği” söylemi büyük bir aldatmacayken, pandemi döneminde uygulanan politikalarla bu söylemin kofluğu çok daha belirgin hale geldi.

Eğitim-Sen tarafından açıklanan Salgın Günlerinde Uzaktan Eğitim Çalıştayı Sonuç Raporunda bu çelişkiler ele alınıyor. EBA’dan yürütülen canlı derslere ilköğretim ve ortaöğretim düzeyindeki öğrencilerin yarısı katılım sağlayamazken, katılım oranı birçok okulda %15-20 düzeyine kaldı. Öğretmenlerin yarısından fazlası günde 10 saatten fazla uzaktan eğitim dersi veriyor. Süreç “kervan yolda düzülür” mantığıyla yönetilirken, uzaktan eğitim konusunda yeterli deneyim ve donanıma sahip olmayan eğitim emekçilerinin durumu da zorlaştı. Yüz yüze eğitimde kullanılan ders araçlarının ve müfredatın uzaktan eğitimde aynı biçimde kullanılması öğretme ve öğrenme zorluklarına yol açıyor. EBA altyapısından kaynaklanan erişim problemleri, sistemin çökmesi, derslerin atandığı gün ve saatlerin sabit olmaması, dijital içerik geliştirme konusundaki yetersizlikler sistemin nasıl işle(me)diğini ortaya koyuyor.

Durumun vahametini rakamlarla ortaya koymak için bizzat Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un yaptığı açıklamayı hatırlamak gerekiyor. Bakan Selçuk, çocukların %20’sinin interneti olmadığını çekincesiz bir şekilde ifade etmişti. Oysa eşitsizliğin çok daha katmerli olduğu su götürmez bir gerçektir. TÜİK Hanehalkı Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırmasının 2020 verilerine göre, hanelerin %51’i sabit bağlantı (ADSL, kablolu internet, fiber vb.) ile internete erişim sağlarken, %87’si mobil bağlantı ile internete erişim sağladı. 2019 verilerine göre, masaüstü bilgisayar bulunan hane oranı %17,6, taşınabilir bilgisayar bulunan hane oranı %37,9, tablet bulunan hane oranı %26,7. OECD tarafından yapılan Covid-19 Salgınında Eğitim çalışmasında ise Türkiye, 77 ülkenin yer aldığı “eğitim ve ödev için kullanabileceği bilgisayarı olan öğrenciler” sıralamasında 64. oldu. Bu verilerin de gösterdiği gibi, internet ve bilgisayar olmadan uzaktan eğitimin sürdürülmesi mümkün değildir. Milyonlarca çocuk ve genç bilgisayara, internete erişemiyor ya da EBA sistemindeki erişim problemlerinden kaynaklı sisteme giriş yapamıyor.

Çocuklarının uzaktan da olsa eğitim alması için çırpınan emekçi aileler, bireysel çabalarla çözüm bulmaya çalışsalar da nafile. Ocak ayından bugüne Türk Lirasının dolar karşısında %30 değer kaybetmesi bilgisayar ve tablet fiyatlarını da uçurdu. TÜİK geçen Eylül ayından bu yana bilgisayar fiyatlarının %74, tablet fiyatlarının %30 yükseldiğini açıkladı. Birden fazla çocuğu olan ailelerin her çocuk için bilgisayar ya da tablet alması normalde mümkün değilken, son fiyat artışlarıyla imkânsız hale geldi. Daha en başından eşitsiz koşullarda eğitim alan emekçi çocukları, uzaktan eğitim süreciyle birlikte eğitim haklarını kullanamaz hale geldiler. Bu gerçekliğe göçmen ailelerin çocukları, mevsimlik çocuk işçiler ve işçi-öğrenciler de eklendiğinde sorunun boyutu çok daha net görülecektir.

Eğitim de tıpkı salgın gibi bir mücadele konusudur

Korku insanı yönlendiren temel duygulardan biridir. Bunun bilincinde olan burjuvazi salgının ilk günlerinden itibaren koronavirüs korkutmasını kullanarak, aileleri ve öğretmenleri “okullar açılmalı mı, açılmamalı mı?” ikilemine sürükledi. Önceleri uzaktan eğitime ikna olan aileler ve öğretmenler bugün çok yönlü sorunlarla karşı karşıya kaldılar. Çocukların eğitimini büyük ölçüde emekçi kadınlara yükleyen egemenler, kadınları daha çok eve kapatarak adeta nefessiz bıraktılar. Bir yandan uzaktan eğitim için gerekli bilgisayar, tablet gibi araçları alamamanın stresi, diğer yandan da çocukları telefon ekranından derse odaklama çabası yıpratıcı bir süreci de beraberinde getirdi. Çocuğun ekran başındaki bekçisi olarak görevlendirilen anneler içine düşürüldükleri durum karşısında son derece öfkeliler. Çünkü kadınları erken evlenmeye, üç-beş çocuk doğurmaya, ailesini her şeyin üstünde tutmaya yönlendirenler en temel kamusal hizmetleri yerine getirmekten bile imtina ediyorlar.

Uzaktan eğitimin başlamasına günler kala, Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk şöyle bir açıklama yapmıştı; “Çok iddialı olarak söylüyorum. Uzaktan eğitimde dünyadaki 3-5 ülkeden bir tanesi Türkiye. Bu hizmetin genişleyerek yüz yüze eğitime geçildiğinde de sürekli biçimde devam edeceğinin müjdesini vermek isterim.” Ancak uzaktan eğitim başlar başlamaz EBA sistemi çöktü ve Bakan Selçuk “bu bizim için aslında olumlu bir haber. Talepte sıçrama oluştu” açıklamasını yapmakta hiçbir beis görmedi. Milyonlarca emekçi çocuğu için uzaktan eğitimi kalıcılaştırmak ve yaygınlaştırmak niyetindeki egemenler, velilerin karşısına tek muhatap olarak öğretmenleri çıkardı. Oysa öğretmenler de EBA sistemine, internete ya da bilgisayara erişimde pek çok sorun yaşıyorlar. Öğretmenlerin hem iş yükleri arttırılıyor hem de performans kriterleri denen puan sistemi nedeniyle birbirleriyle rekabete zorlanıyorlar.

Basına yansıyan acı örnekler, eğitim emekçilerinin, öğrencilerin ve ailelerin durumunun anlaşılması bakımından son derece çarpıcıdır. Konya’da öğretmen anne ve babanın, aynı anda EBA üzerinden canlı ders vermek zorunda kaldıkları için komşularına emanet ettikleri bebekleri balkondan düşerek hayatını kaybetti. Birkaç gün sonra Maraş’taki bir edebiyat öğretmeninin acı haberi basına yansıdı. İnternette yaşadığı sorun nedeniyle bir tepeye çıkan Aziz öğretmen, geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. İstanbul Esenyurt’ta ise komşusundan internet hattı çekmek için çatıya çıkan babasının ardından giden ve çatıdan düşerek hayatını kaybeden 8 yaşındaki Çınar’ın acı haberi geldi. Çınar’ın babası Önder Mert’in şu sözleri ise emekçi ailelerin durumunu özetliyor: “EBA başımızı yedi. Günlerdir EBA ile uğraşıyorduk. Olmadı, çocuğumuzun hayatına mal oldu. Oğlum gitti. Eylül’ün dokuzunda doğum gününü kutladık. Oğlum cep telefonundan iki üç gün girdi ama interneti yetiştiremediğimiz için giremedi. İnternetimiz bitti. Her şeyden kısarak bilgisayar almıştık. O gün gelmişti. Oğlum o bilgisayarın kapağını bile açamadı. Olan çocuğumuza oldu. Oğlumu ne EBA geri getirebilir ne de başka bir şey. Başka canlar yanmasın. İnternet ücretsiz verilsin. Eğitim hani bedavaydı, herkese eşitti? Sözde bedavaydı.”

Pandemi gerekçesiyle emekçi çocuklarından eğitimi uzaklaştıran rejim, bir yük olarak gördüğü eğitimi en az maliyetle sürdürmenin yolunu döşemektedir. Bir yandan 26 milyondan fazla öğrencinin varlığıyla övünmek, diğer yandan da eğitime ayrılan bütçeyi alabildiğine kısmak! Bu çelişkiler de gösteriyor ki, tıpkı salgın gibi emekçi çocuklarının eğitimi de sınıfsal bir sorundur ve bir mücadele konusudur. Yunanistan’da öğrencilerin, ailelerin ve öğretmenlerin verdiği mücadele bu bağlamda anlamlıdır. Sınıflardaki öğrenci sayısının 15 ile sınırlandırılmasını, ek derslik imkânları sunulmasını, öğretmen ve temizlik personeli sayınının arttırılmasını talep eden öğrenciler protesto eylemleri düzenliyor, okulları işgal ediyorlar. Uzun süreli maske kullanımının büyüme çağındaki çocukların sağlığını olumsuz etkilemesi nedeniyle, maske takma zorunluluğunun kaldırılmasını istiyorlar. Yunanistan Eğitim Bakanlığının öğrencileri cezalandırmak ve eylemleri kesintiye uğratmak üzere uzaktan eğitime devam zorunluluğu getirmesine karşı öğretmenler de iş bırakıyorlar.

Eşitsizlikler ve çelişkiler derinleştikçe tepkilerin artması da kaçınılmazdır. Bu tepkilerin önünü almak üzere harekete geçen Erdoğan, okulların kademeli olarak açılacağını duyurdu. Ancak sorun tek başına okulların açılması ya da açılmaması değildir. Sorun okullar açıldığında ya da uzaktan eğitime devam edildiğinde eğitimin hangi koşullarda sürdürüleceğidir. Sosyal mesafeyi, temizliği dillerinden düşürmeyen egemenlere örgütlü kitlelerin basıncı bindirildiğinde, atıl durumda olan binaların eğitim merkezlerine dönüştürülmesi, atanamayan öğretmenlerin görevlendirilerek öğretmen açığının giderilmesi, okulların temizliği için işçilerin istihdam edilmesi mümkün hale gelir. Elbette bu koşulların sağlanması da eğitim emekçilerinin ve işçi ailelerinin yan yana gelerek vereceği mücadeleye bağlıdır. Parasız, nitelikli, kaliteli ve bilimsel eğitim, eğitimin bütçe içindeki payının arttırılması, öğrencilere ve öğretmenlere ücretsiz internet ve bilgisayar temin edilmesi, aylardır birbirinden yalıtılan ve evlere kapatılan çocukların ve gençlerin sosyalleşmesi, spor yapması ve kültürel faaliyetlerde bulunması ancak mücadeleyle mümkündür.