Navigation

Gorki’nin ANA’sı

Gorki’nin Ana isimli romanı bundan tam yüz yıl önce, 1907 yılında yayınlandı. O dönemin Rusya’sını pek çok yönüyle çarpıcı bir şekilde anlatan roman, bugünün işçi ve devrimci kuşakları için kesinlikle okunması gereken bir kitap. Ana, bir taraftan Çarlık Rusya’sındaki işçilerin ve köylülerin yaşam koşullarını anlatırken, diğer taraftan devrimcilerin işçi sınıfı içerisindeki örgütlenmelerini, bir devrimcinin yaşamındaki mücadele ve zorlukları, devrimcileşen bir işçinin yaşadığı dönüşümleri anlatıyor. Roman her ne kadar Pavel isimli devrimcileşen bir işçinin ve anasının yaşamı üzerinde yoğunlaşıyor gibi görünse de, aslında kitapta geçen her karakter kendi içinde önemli ve her biri okuyucuya ayrı bir mesaj veriyor. İnsanlığın kurtuluşu için hayatlarını ortaya koyan bu insanların yorulmak bilmeyen azimleri ve kararlılıklarıdır Rusya’yı 1917’de işçi sınıfının iktidarına götüren.

Bir asır önce yazılan roman bugüne de ayna tutuyor. Kitabın girişinde, kapitalizmin işçi sınıfını her anlamda nasıl da esareti altına aldığı sergileniyor. Günlük yaşamın tek düzeliğine alışmış işçileri şöyle anlatıyor Gorki: “Mahalleliler bir yabancıda olağandışı bir şey sezdiler mi, ona karşı uzun süre hınç duyarlar ve içgüdüsel bir tiksintiyle davranırlardı. Sanki onun yüzünden sönük, zor ama düzenli ve sakin yaşantılarının bozulacağından korkarlardı. Sürekli bir güç tarafından ezilmeye alışık olduklarından, hiçbir iyileşme beklemez, değişikliğin esaretlerini daha da ağırlaştırmaktan başka bir işe yaramayacağına inanırlardı.” Ancak bu cümleleri takip eden sayfalarda işçilerin uyanışına ve ölü toprağını üzerlerinden atmaya başlamalarına neden olan dönüşümlere tanık oluyoruz.

Hayatın Gorki’nin sözünü ettiği tekdüzelik içinde akıp gittiği bir işçi mahallesinde yaşayan Pavel isimli genç bir işçinin devrimcilerle tanışması sonucu, hem kendisinin hem de annesinin yaşamı tekdüzelikten kurtulacaktır. Artık Pavel’in evinde düzenli olarak okuma toplantıları yapılmakta ve her geçen gün toplantılara katılan mahalle arkadaşlarının sayısı artmaktadır. İşçi sınıfının mücadele tarihini ve aynı zamanda o dönemde dünyanın başka ülkelerindeki mücadeleleri tartışırlar bu toplantılarda. Toplantıları sessizce izlemekle yetinen Pelageya (Pavel’in annesi) farkında olmadan çok şey öğrenmektedir aslında ve içten içe oğlunun yaşamını adadığı devrimci mücadeleye bir adım daha yaklaşmaktadır. Bu toplantılarda geçen sohbetlerde, işçi sınıfının mücadelesinin enternasyonal bir mücadele olduğu fikri de işlenir. Örneğin yine bu toplantılardan birinin sonunda Pelageya şöyle diyor devrimcilerden birine: “Ne garip adamlarsınız! Sizin için herkes arkadaş… Ermeniler de, Yahudiler de, Avusturyalılar da… Bütün insanlar için üzülür ve sevinirsiniz!” Buna karşılık aldığı yanıt da çarpıcıdır: “Bizim için milletler arasında ayrı gayrı yok. Yalnızca arkadaşlar var, ya da kardeşlik istemeyen düşmanlar. (…) Hepimiz aynı ananın, aynı düşüncenin, tüm insanların kardeşliği fikrinin evlatlarıyız…”

Devrimci fikirleri uğruna hapse de düşer Pavel ve arkadaşları. Ancak hiçbir baskı onları inandıkları mücadele uğruna savaşmaktan alıkoyamaz. Pavel’in hapse düşmesiyle annesi de devrimci mücadeledeki yerini alır. Bu durum anne ile oğul arasındaki ilişkiyi sıradan bir aile ilişkisi olmaktan çıkarır. Artık o sıradan bir anne değil oğlunun yoldaşıdır aynı zamanda. Pavel’in yoldaşlarından Nikolay’ın evine taşınan Pelageya’nın bundan sonraki yaşamı, Pavel’in pek çok yoldaşıyla tanıştığı, neden mücadele edilmesi gerektiğini bu insanlardan öğrendiği bir yaşam olur. Pelageya’nın geçirdiği bu hızlı dönüşüm, deyim yerindeyse iç devrim, aldığı görevler, gittiği yerler, tanıştığı insanlar ve bu süreçte hem köylülükte hem de işçi sınıfında yaşanan değişimlerle birlikte anlatılıyor. Dolayısıyla bir insanın devrimcileşmesini hem bilincindeki hem de yaşamındaki değişimlerle gözler önüne sererken kitlelerdeki dönüşümü de ortaya koyuyor Gorki. Örneğin aldığı görevi yerine getirmekten dönen Pelageya’nın sarf ettiği şu sözler bu duruma iyi bir örnek: “Her yeri dolaşıp çok şey görmek ne iyi! Yaşamın ne olduğunu anlıyor insan. Halk bir kıyıya itilmiş, küçültülmüş, çürümeye bırakılmış. Ama kabul etmiyor bu durumu. Beni niye bir köşeye atıyorlar? diye soruyorlar kendi kendilerine. Her şeyden bol bol varken niye açım? Her yerde bunca akıl varken niye aptal ve cahilim ben? Zengin yoksul ayrımı yapmaksızın tüm insanları seven, koruyan Tanrı hani nerede? Evet soruyor, soruyor ve sürdüğü hayata başkaldırıyor. Kendi kendini düşünmese haksızlığın kendisini boğacağını duyuyor.”

Kitlelerin uyanışından korkan Çarlık Rusya’sının efendileri ve onların uşakları her geçen gün daha fazla insanı hapishanelere gönderir, sürgüne yollarlar. Ancak ateş tutuşmuştur bir kere Rusya’da ve onu söndürmek mümkün değildir. Aksine gittikçe büyümeye ve her yere yayılmaya başlar isyan ateşi. İşte bu ateşin ortasında Pavel ve yoldaşlarının yargılanma günü gelir. Mahkemeyi detaylarıyla anlatan Gorki, sanık sandalyesine bu genç ve yürekli devrimcileri değil de Çar’ın uşağı olan hâkimleri, savcıları oturtur. Pavel’in mahkemede yaptığı konuşma baskıcı ve despot Rusya’nın kokuşmuşluğunu ve her şeyi yaratan işçi sınıfının haklı iktidar mücadelesini eninde sonunda kazanacağını anlatır. Sosyalizmin propagandasını yapar. Hayatında ilk kez bir mahkeme salonunda bulunan Ana (Pelageya) artık hukuk da dâhil bu düzenin gerçek yüzünü tamamıyla görmüştür. Ve oğlunun yaptığı konuşma bildiri olarak basılıp dağıtılmaya karar verildiğinde bu sorumluluğu kendisi üstlenmek ister. Ancak gizli polis tarafından fark edilen Ana yakalanacağını anlayınca bildirileri çantadan çıkarır, bir yandan kalabalığın üzerine atarken diğer yandan yürekten gelen bir konuşma yapar. Üstelik bu konuşmanın bedelinin canı olacağını bildiği halde.

Ana, işçi sınıfının devrimci mücadelesiyle çok geç tanışmış ve mücadele hayatı çok kısa olmuştur. Ancak bu kısacık zamanda yaşadıkları ve yaptıkları devrimci mücadelede yerini almak isteyen herkese örnek oluşturuyor. Korkuları, kaygıları, bir ana olarak hissettikleri ve zaaflarına karşın inancı baskın gelmiştir. Bir ananın, ama devrimci bir ananın yüreğinden kopup gelen şu cümlelerin taşıdığı anlam sınıfsız bir dünya kuruluncaya kadar her dönem bizleri anlatmaya devam edecek:

­“Zor bir hayat yaşayanlar, sefaletten ezilenler, haklarından yoksun bulunanlar, zenginlerin ve onların uşaklarının kölesi olanlar, hepsi, kendileri için hapislerde çürüyenleri, işkenceye, ölüme gidenleri takip etmelidirler. Onlar hiçbir kişisel çıkar gözetmeksizin herkes için mutluluk yolunun nerede olduğunu açıkça söylüyorlar. Onlar hiç kimseyi zorla sürüklemezler, ama bir kere onların saflarında yer aldınız mı, artık ayrılmazsınız. Çünkü haklı olduklarını, bu yolun en iyi yol olduğunu, başka yol olmadığını görürsünüz.”

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:27, Haziran 2007
sonraki yazı ...
Kore Nire?