Navigation

Emperyalist Savaş, Ekim Devrimi ve Barış

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

95. yıldönümünde 1917 Ekim Devrimi kapitalizm karşısında işçi sınıfına fener olmaya devam ediyor. Uluslararası ölçekte büyük sarsıntılar yaratan bu devrimin evrensel sonuçlarından biri de, hiç kuşku yok ki sürüp giden I. Dünya Savaşına “dur” demesi ve halkların barış çığlığının aracı haline gelmesiydi. Kurulan işçi iktidarı, “tazminatsız ve ilhaksız” barış talebini yükselterek ve tüm gizli savaş anlaşmalarını deşifre ederek Rusya’nın savaştan çekildiğini açıklamıştı. Savaştan bıkan ve barış sağlanmasını arzulayan dünyanın emekçileri için Rusya’daki işçi iktidarı, müthiş bir umut olmuş ve kararan dünyalarına ışık saçmıştı. Devrimden sonra Avrupa’da grevler başlarken, cephelerde asker isyanları baş göstermiş ve emperyalist burjuvazinin kendine olan güveni bir anda sarsılmıştı.

Ekim Devrimi, en karanlık dönemlerde dahi insanlığın ortak değerlerini ve gelecek ideallerini savunmanın ne denli hayati olduğunun bir kanıtıdır. Öyle dönemler vardır ki insanlığın barış, özgürlük ve sömürüsüz dünya ideali yalnızca bir avuç insanın mücadelesinde ifadesini bulur. Bu bir avuç insan geleceğin büyük ateşini tutuşturacak alazları elinde tuttuğunu bilir ve çoğu zaman “bilinçsiz insanlığa” karşı da mücadele verir. İşte Lenin önderliğindeki bir avuç Bolşevik komünistin, Troçki’nin, Almanya’da Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in durumu tam olarak budur. Emperyalist savaş dünyayı kasıp kavurduğunda ve II. Enternasyonal’in sözümona sosyalist partileri işçi sınıfına ihanet ederek kendi ülkelerinin yanında savaşa destek verdiğinde, insanlığın barış talebini yükselten bu bir avuç komünistten başkası değildi. Savaşın yarattığı karanlık atmosfere, kaynatılan cadı kazanlarına ve tüm yalnızlıklarına rağmen, devrimci Marksizmin emperyalist savaşa karşı tutumunu kararlılıkla savunmuşlardı. Savaşın acımasız yüzü kendini tüm yıkıcılığıyla ortaya serdiğinde, emekçi kitleler insanlığın barış ve özgürlük talebini seslendiren komünistlere kulak vermeye başladılar.

Bugün de kapitalist krizin derinleştiği ve emperyalist savaşın kendine yeni cepheler açtığı bir dönemden geçiyoruz. Vurgulayageldiğimiz üzere insanlığı büyük tehlikeler bekliyor. Tarih bilinci insanlığın belleğidir. Geleceğin yolunda emin adımlarla yürüyebilmek için geçmişi unutmamak ve deneyimleri her vesilede hatırlatmak elzemdir.

Kapitalizm, savaş ve barış

Barış, ezelden beri insanlığın özlemlerinin başında gelir. Barışın yanına özgürlüğü, mutluluğu ve bolluğu da koymak lazım. Fakat güvercinde simgeleştirilen –böylece temiz, sevecen, mutlu ve özgür olanı temsil eden– barış, bir türlü insanlığın bahçesine inip savaşı kovamıyor. Sömürülü toplumlar ve kapitalizm yaşadığı müddetçe, insanlığın bu özlemi bir ideal olarak kalmaya da devam edecek. Kapitalizmle birlikte savaşın araçları öylesine tahripkâr bir boyuta yükselmiştir ki, meydana gelen yıkımlar insanlığın hayal gücünün önünde yürümeye başlamıştır. Yaşanan iki emperyalist dünya savaşı on milyonların canını almış, milyonları sakatlamış, kentleri yerle yeksan etmiş ve milyonları yerinden yurdundan göçe zorlamıştır. Lakin insanlığın böylesine tarifsiz acılar çekmesine ve nükleer silahların yarattığı yıkımın deneyimine rağmen, emperyalist savaşlar devam ediyor. Uzun bir süredir bölgesel savaşlar biçiminde kendini dışa vuran bir üçüncü emperyalist savaş sürmektedir.

Bir dünya ekonomisi yaratan kapitalizm, buna paralel olarak savaşları da dünya ölçeğine yaymıştır. Bölgesel savaş biçiminde kendini dışa vuran her savaş, aslında küresel boyutları olan ve emperyalistlerin de dâhil olduğu bir savaştır. 1990’larda Balkanlar’da, Afrika’da ve Kafkasya’da yaşanan “bölgesel” savaşların arkasında, yeni pazar ve yatırım alanları için kozlarını paylaşmaya girişen emperyalist güçler vardı. ABD emperyalizminin Afganistan ve Irak’ı işgal ederek doğrudan savaşın başını çekmesiyle birlikte, savaşın emperyalist niteliği daha görünür hale gelmiştir. Daha da önemlisi, dünya siyasetini net bir biçimde savaş konjonktürü şekillendirmeye başlamıştır. Kısacası, uzatmalı bir emperyalist çatışma dönemi yaşanmaktadır.

Şimdilik mevzi savaşları verilmektedir. Afganistan, Irak, Gürcistan ve Libya’dan sonra emperyalist kozların paylaşılmakta olduğu Suriye’deki iç savaş, bu mevzi savaşlarını ifade etmektedir. Suriye’nin düşmesiyle Batılı emperyalist güçlerin savaş tanrıları İran’ın kapılarını daha gür çalacaktır. Emperyalist savaşın İran’a sıçramasıyla birlikte, tüm Ortadoğu’nun aynı anda cehenneme döneceği ve Türkiye’nin de bunun dışında kalamayacağı açıktır. Şu an Özgür Suriye Ordusu üzerinden Suriye’deki iç savaşın aktif bir tarafı olan Türkiye burjuvazisi, “dünya devleti” olma hayalleri kuruyor. AKP öncülüğünde şekillendirilen bu emperyalist siyasete göre Türkiye küresel bir aktör haline gelmeli, küresel güçler tarafından belirlenen değil, onlarla birlikte dünya siyasetini belirleyen bir güç olmalıdır. Yani Türkiye’nin alt-emperyalist bir konuma yükselmiş olması Türkiye burjuvazisine yetmemektedir. O, emperyalist hiyerarşide daha üst basamaklara tırmanmayı ve paylaşımdan daha fazla pay kapmayı hayal ediyor.

Türkiye’nin emperyalist siyasetine ideolojik bir zemin döşemeye çalışan AKP hükümeti ve onun ideologları, tarihi kendi istemleri temelinde çarpıtmaktan da geri durmuyorlar. Bu bağlamda “Osmanlı Barışı”ndan, Osmanlı gibi cihan devleti olmaktan, İslam kardeşliğinden, mazlumun yanında yer almak gerektiğinden, demokrasiden, “büyük devlet” siyasetinden dem vurmaktalar. Böylece bu ideolojik şurup içirilerek militarist politikalar, savaş, diğer halklara karşı kin ve öfke emekçi kitlelere benimsetilmek istenmektedir.

Geçmişten günümüze savaş, benzeri ideolojik argümanlarla haklılaştırılmaya çalışılmıştır. ABD emperyalizmi Afganistan’ı ve Irak’ı yerle bir edip yüz binlerin canını alırken şu gerekçeleri sıralıyordu: “Uluslararası terörizm”in başının ezilmesi, uygarlığın savunulması, özgürlük ve demokrasi! Dün Libya’ya dönük emperyalist müdahalenin, şimdi ise Suriye’ye dönük saldırı hazırlıklarının da aynı kavramlar üzerinden geliştirildiğini belirtelim. I. Dünya Savaşı’nda her iki emperyalist kampın savaş gerekçesi de aynıydı: Özgürlüğü, vatanı ve uygarlığı savunmak!

Lakin bu gerekçeler, kin ve nefret akşamdan sabaha kitlelerin bilincinde kabul görmez. Bu nedenle, savaş öncesinde milliyetçilik kışkırtılır, söz konusu ülkenin özgürlüğün ve demokrasinin savunucusu olduğundan dem vurulur ve kitlelerin bilincinde militarist politikalar hâkim kılınmaya çalışılır. Batılı emperyalist ülkelerde militarizmin toplumda kabul görmesi amacıyla milliyetçilik, bu kapsamda ise İslam düşmanlığı kışkırtılmakta ve kullanılmaktadır. Provokasyonlarla “medeniyetler çatışması” safsatasına inandırıcılık kazandırılmaya çalışılmakta, İslam ile “terörizm”in özdeş olduğu ve Batı uygarlığını tehdit ettiği söylenmektedir. Dolayısıyla “özgürlük” ve “demokrasi” için savaş haklı, kutsal ve kaçınılmazdır! Kapitalist krizin, hak gasplarının ve işsizliğin can yakmasının da bir sonucu olarak, İslamofobi kitleler arasında zemin bulabilmektedir. Bu aradaysa anti-demokratik yasalar hayata geçirilmekte, militarist kültür toplumun derinlerine sızmakta ve böylece emekçi yığınlar savaşa koşullanmış olmaktalar.

Türkiye’de ise, Osmanlı geçmişinden kaynaklı olarak militarizm söylemi daima canlı kalmıştır. Cumhuriyetin kuruluşundan beri, “dört tarafı düşmanlarla çevirili” bir Türkiye hikâyesi anlatılmakta ve militarizm ateşi harlanmaya çalışılmaktadır. Kürt halkına karşı yürütülen haksız savaşla ve kışkırtılan milliyetçilikle toplumdaki militarist eğilim beslenmeye devam edilmektedir. Suriye’deki iç savaşın Türkiye sınırlarına sıçraması, Türkiye’nin Suriye’yi bombalaması ve Erdoğan’ın halk kitlelerine “savaşa hazır olun” çağrısı yapmasını da eklemek lazım. Özetle, savaş gelmeden önce kitleler savaşa hazırlanır, gündelik hayatın dili militarize edilir ve böylece savaş normal bir durummuş gibi algılatılır.

Savaşa karşı devrimci tutum

1914’te I. Dünya Savaşı patlak vermeden önce, bir taraftan savaş makinelerinin yenilenip savaş düzenine sokulduğu, öte taraftan ise kitlelerin savaş fikrine alıştırıldığı uzun bir hazırlık evresi yaşanmıştı. Yaklaşmakta olan savaş, örgütlü işçi hareketinin de gündeminde olmuştu. Henüz işçi sınıfının devrimci görüşlerini kâğıt üzerinde kabul eder gözüken II. Enternasyonal, devrimci kanadın basıncıyla 1907’deki Stuttgart Kongresinde emperyalist savaşın yaklaşmakta olduğunu tespit etmiş ve bu temelde neler yapılması gerektiğini ortaya koymuştu. Lenin ve Rosa’nın önerisiyle kabul edilen bu bildiride, savaşın kapitalizme içkin olduğunun ve militarizme karşı mücadelenin sosyalist sınıf savaşından ayrılamayacağının altı çiziliyordu. 1907’de Militarizm ve Anti-militarizm adıyla bir kitap kaleme alan Liebknecht, toplumda militarist eğilimin güçlendirilmesine ve savaşa karşı devrimci Marksizmin görüşlerini ortaya koyuyor ve işçi sınıfını uyarıyordu.

Katıksız bir enternasyonalist olan Liebknecht, emperyalist savaşa karşı devrimci işçi sınıfının tutumunu savunmuş ve bundan asla geri adım atmamıştır. Savaşa karşı çıktığı için tutuklanıp askeri mahkeme karşısına çıkartıldığında, kendisini “vatana ihanet”le suçlayan mahkeme başkanına şöyle der: “Vatana ihanet enternasyonalist bir sosyalist için hiçbir anlam taşımaz.” O, şuna inanmaktadır: “Proletaryanın sınıf mücadelesi ancak uluslararası düzlemde sürdürülebilir, ancak uluslararası bakımdan başarıya ulaşabilir.”

1912’de Balkanlar’da başlayan savaş, emperyalist dünya savaşının ön girişinden başka bir anlama gelmiyordu. Kasımda Basel’de yapılan kongrede II. Enternasyonal, daha önceki kongre kararlarını tekrar etti. Savaşın yaratacağı ekonomik ve politik krizden yararlanarak kapitalist sınıf egemenliğine son verme çağrısı yaparken, bütün ülkelerin proleterlerinin emperyalizme karşı mücadelede eşzamanlı olarak ayağa kalktığını dile getirdi. Hiç kuşkusuz, II. Enternasyonal bildirilerinde dile getirilen savaş karşıtı tutum temelde doğruydu. Fakat bu tutum, biçimsel olmanın ötesine geçerek sosyalist parti yönetimlerinin içselleştirdiği devrimci düşünceler haline gelmiyordu. Nitekim 1914’te savaş patladığında neredeyse tüm II. Enternasyonal partileri, yurtseverlik adı altında kendi hükümetlerinin arkasına takılarak savaşa destek verdiler.

II. Enternasyonal partilerinin ihanetiyle işçi sınıfı, savaş ve burjuvazinin ideolojik saldırısı karşısında yapayalnız bırakıldı. Bu karanlık ortamda, insanlığın evrensel kurtuluşunun rehberi olan devrimci Marksizmin dünya görüşünü Rusya’da Lenin, Troçki ve bir avuç Bolşevik komünist, Almanya’da Rosa, Liebknecht, Clara Zetkin ve onların etrafında toplanan küçük bir grup savunmaya devam ediyordu. Başlayan gericilik döneminde, devrimci Marksizmin fikirlerinin kitaplarda kalmaması, tüm zor koşullara karşın kitlelere taşınmaya çalışılması ve böylece akıntıya karşı inadına kürek çekilmesi tarihi bir önem taşıyordu. Ağır bedeller isteyen bu koşullarda Liebknecht, Alman parlamentosunda tek başına emperyalist savaşa karşı çıkıyor ve “asıl düşman içeride” diye haykırıyordu: “İç barış değil, iç savaş! Sözde ulusal ahenge karşı, sınıfların sözde yurtsever ahengine karşı proletaryanın uluslararası dayanışması, barış için, sosyalist devrim için uluslararası sınıf mücadelesi.” Liebknecht, her halkın ana düşmanının kendi egemenleri olduğunun altını çiziyordu: “Her halkın ana düşmanı kendi ülkesindedir! Alman halkının ana düşmanı Almanya’dadır: Alman emperyalizmi, savaştan yana olan Alman partisi, Alman gizli diplomasisi. İşte Alman halkı için, mücadelesi kendi ülkesindeki emperyalistlere doğru yönelmiş olan, başka ülkelerin proletaryasıyla işbirliği yaparak siyasal mücadelede savaşması gereken düşman, işte kendi ülkesindeki bu düşmandır.”

Lenin’in sloganı da aslında farklı değildi: Emperyalist savaşı iç savaşa çevir! Lenin, emperyalist savaşa karşı doğru tutumun ne olması gerektiğini ortaya koyarken, tarihsel deneyimlere ve devrimci Marksizmin ilkelerine özellikle dikkat çekiyordu. Lenin’e göre, Paris Komünü deneyimi ve 1912 Basel Kararları işçi sınıfı için biricik doğru şiardı ve bu şiar kapitalizmin yıkılmasını işaret ediyordu. Lenin, Komünist Manifesto’ya atıfta bulunarak şöyle diyordu: “Komünist Manifesto’nun şu sözleri, bugün her zamankinden daha çok doğrulanıyor: «İşçilerin vatanı yoktur.» Sadece proletaryanın burjuvaziye karşı uluslararası mücadelesi, proletaryanın kazanımlarını koruyabilir ve ezilen kitlelere daha iyi bir geleceğin yolunu açabilir.” Lenin, bir taraftan savaşın gerçek nedenlerini ortaya koyup bunun emekçi kitlelere ulaştırılması üzerinde dururken, öte taraftan II. Enternasyonal’in oportünist önderliğinin ihanetiyle uluslararası işçi hareketinde doğan boşluğun nasıl doldurulacağına kafa patlatıyordu. Lenin, çöken şeyin proletarya enternasyonalizmi olmadığını vurgulayarak şunları dile getiriyordu: “Proleter Enternasyonal çökmedi ve çökmeyecek. İşçi kitleleri bütün engelleri aşarak yeni Enternasyonal’i kuracaktır. Oportünizmin bugünkü zaferi uzun süreli olmayacak, savaş gittikçe daha çok kurban istedikçe, işçi kitleleri oportünizmin işçi davasına ihanetini daha iyi kavrayacak, silahları her ülkenin kendi hükümetine ve kendi burjuvazisine yöneltmenin zorunluluğunu daha iyi anlayacaktır.”

Lenin’in öngörülerini Ekim Devrimi ve onun yarattığı moral üstünde yükselen Üçüncü Enternasyonal doğruladı. Lenin’in emperyalist savaşa karşı iç savaş sloganı, emperyalist savaş karşısında devrimci işçi sınıfının teorik, ideolojik ve politik dünya görüşünün ve ilkelerinin özlü bir ifadesidir. Lenin, kapitalizmin yıkılmasında savaşın büyük bir rol oynayacağını düşünüyor ve bu yolda devrimci bir politika geliştiriyordu. II. Enternasyonal partileri işçi sınıfının önüne kendi burjuvalarının arkasına takılmayı ve ihaneti koyarken, o kapitalizmin yıkılması hedefini koyuyordu. Emekçiler silahlarını diğer ulustan sınıf kardeşlerine değil, kapitalizmin yıkılması için kendi ülkelerindeki burjuvalara doğrultmalı, onu alt etmeli ve emperyalist savaşa dur demeliydiler!

Savaşa karşı geliştirilen bu devrimci politika, sebatla işçi kitleleri içinde doğru bir dille propaganda edildi ve zamanla geniş yığınların bilincinde yer etmeye başladı. Çok net bir şekilde söylemek lazım: Bolşeviklerin savaş karşıtı doğru devrimci politikaya ve işçi sınıfı içinde doğru temelde bir çalışma anlayışına sahip olmaları dünya tarihini değiştirmiştir.

Devrim, savaş ve barış

Bolşeviklerin işçi ve asker kitleleri arasında yaptığı savaş karşıtı çalışma maya tutmuş, savaşın getirdiği büyük yıkımın da bir sonucu olarak işçiler, askerler ve köylüler savaş karşıtı cepheye doğru kaymaya başlamışlardı. 1917’ye gelindiğinde geniş kitleler artık savaş istemiyorlardı. Belki kitleler halinde doğrudan Bolşeviklerin görüşlerini dile getirmiyor ve onların saflarına katılmıyorlardı, ama “tazminatsız ve ilhaksız barış” sloganını yürekten sahipleniyorlardı. 1917 Şubat Devriminin en temel sloganı barıştır! Şubat Devrimi cephelerde büyük yankı uyandırmış ve askerlerin psikolojisini değiştirmiştir. Artık savaşan, bu yöndeki kışkırtmalara kanan bir ordu değil; Alman cephelerine bildiriler atan, selamlar gönderen, onları kardeşleşmeye çağıran, komitelerde ve sovyetlerde örgütlü, barışı ve terhis olmayı bekleyen bir ordu vardır.

İtilaf devletlerini oluşturan İngiltere ve Fransa, başlangıçta Çarlığın çökmesini kendi savaş planları açısından olumlu bulmuştu. Ancak birkaç gün içinde fikirlerini değiştireceklerdi. Çünkü devrim, uluslararası siyasal dengelere büyük bir darbe indirdi. Rusya’da yükselen devrim ve barış çığlığı kısa zamanda İngiltere ve Fransa’nın ve onların karşısında yer alan Almanya, Avusturya ve Osmanlı’nın savaş cephelerinde yankılanmaya başladı. Emperyalist hükümetler, devrimin ve barış talebinin kendi askerlerinin maneviyatını bozduğundan ve onların savaşma arzusunu yok ettiğinden yakınıyorlardı. İngiltere ve Fransa, ittifaklarının bir parçası olan Rus ordusunu kaybetmişti ve üstelik şimdi kendi askerleri arasında da isyanlar baş göstermişti. Mayısta Fransız askerleri alaylar halinde cepheye gitmeyi reddettiler. İki alay ise Paris üzerine yürümek istemişti. Bu isyanlar bir devrimci durum doğurmasa da, kentlerde yüz binlerce işçinin greviyle birleşerek siyasal bir krize yol açtı. İşçi sınıfına ihanet ederek savaşa destek veren ve hükümette yer alan sosyalistler, Rusya’daki devrimin basıncı altında kalarak barış talebini dillendirmeye başladılar. Devrim, Alman egemen sınıfı içinde de buhrana neden olmuştu. Patlak veren siyasi kriz sonucunda hükümet düşerken, savaşı destekleyen reformist sosyalistler ilhaksız barış talebini yükseltmek zorunda kalıyorlardı.

Ancak Rusya’da başlayan devrim henüz bir işçi iktidarıyla sonuçlanmış ve barış getirmiş değildi. Bir tarafta burjuva hükümetin, öte tarafta ise sovyetlerin olduğu bir ikili iktidar vardı. Devrimci kitlelerin basıncı altında kalan burjuva hükümet kamuoyu önünde farklı konuşuyor, ama kapalı kapılar arkasında müttefik devletlerine savaşa devam edeceğinin ve savaş planlarına bağlı kalacağının sözünü veriyordu. Çünkü Rus egemen sınıfı, İngiltere ve Fransa ile yapılan paylaşım planlamasında İstanbul’un ve Osmanlı’nın bazı bölgelerinin kendisine verilmesinin sözünü almıştı. Bu nedenle, kitleler oyalanıyor ve devrim pörsütülerek savaş sürdürülmek isteniyordu. Sovyetlerde çoğunluğu elinde tutan ve daha sonra burjuva hükümete giren Menşevikler ve Sosyal Devrimciler de burjuvazinin planlarını destekliyorlardı. Lakin savaş arzusu burjuvazinin kursağında kaldı.

Devrimci kitleler kesinlikle savaşa karşıydılar. Devrimci yığınların taleplerini dile getiren yalnızca Bolşeviklerdi: Toprak, barış, ekmek ve işyerlerinde üretimin denetimi! Şubattan Ekime ilerleyen süreçte devrimci yığınlar Bolşeviklerin çizgisine kaydılar. “İlhaksız ve tazminatsız barış” diyen Bolşevikler, tüm gizli anlaşmaları açıklayacaklarına da söz vermişlerdi.

Ekim Devriminden sonra, ilk çağrı dünya halklarınaydı: “İşçi, Asker ve Köylü Delegeleri Sovyetlerine dayanan 6 ve 7 Kasım Devriminin kurduğu İşçi ve Köylü Hükümeti, bütün savaşan halklara ve bu halkların hükümetlerine adaletli ve demokratik bir barış için hemen konuşmaya başlamayı teklif eder.” İlerleyen günlerde Lenin, karşı cephelerdeki “düşman” askerleriyle barış görüşmelerini başlatmaları için askerlere direktif verdi. Böylece Bolşevikler, barış görüşmelerini tabana yayarak emperyalist güçleri sıkıştırmış da oluyorlardı.

Emperyalistler, savaşın en çetin döneminde devrimin Avrupa’ya sıçramasından ölesiye korkuyorlardı. İtilaf devletleri Bolşevikleri tanımadıklarını, Rus ordusunun anlaşmalara bağlı kalmasını ve Almanya ile ayrı bir barış imzalanmasının Rusya için “çok ciddi sonuçları” olacağını ilan ettiler. Fakat devrimci işçi iktidarının burjuvaziden farklı bir ahlâk anlayışı vardı ve bu anlayış tüm gizli belgelerin yırtılıp atılmasını emrediyordu. Bolşevikler gizli anlaşmaları açıkladığında emperyalist burjuvazi tam anlamıyla şaşkına döndü. Devrim, kapitalist sınıfın düzenini, geleneklerini, ilişkilerini ve alışkanlıklarını paramparça etmişti. Birkaç ay sonra Brest-Litovsk’ta Almanya ile yapılan anlaşmayla Rusya savaştan resmen çekildi. Böylece 5 milyondan fazla Rus askerinin ölümüne, yüz binlerin yaralanıp sakat kalmasına, kentlerde ve köylerde açlıktan kırılmaya neden olan savaşa işçi iktidarı son vermiş oldu.

Birkaç ay sonra Almanya yenildi ve savaşı, ABD’nin de sonradan dâhil olduğu İngiliz ve Fransız ittifakı kazandı. Ancak Rusya’daki işçi iktidarının varlığı ve Avrupa’da esen devrimci rüzgârlar, savaşın galibi emperyalist güçlerin arzularını sınırladı. Devrimci rüzgârlar tüm Avrupa’yı sararken, Macaristan ve Almanya’da da devrim başlamıştı. Ekim Devrimi, Avrupa işçi sınıfını etkilediği kadar Asya’nın ve Afrika’nın ezilen halklarını da etkilemiş, bağımsızlık savaşı için emperyalistlere karşı harekete geçmelerini sağlamıştı. Ortaya çıkan bu tablo, dünya siyasetinin dinamiklerini ve görünümünü değiştirdi. İngiltere ve Fransa savaşı kazanmalarına rağmen, gerçekte 1914 öncesine göre dünya siyasetinde daha az güçlüydüler.

Ekim Devrimiyle kurulan işçi iktidarı “savaşa karşı iç savaş, asıl düşman içeride, savaşı durdurmak için kapitalizmi yık!” şiarının tecessüm etmiş haliydi, somuttu, ortadaydı. 1914’te ortaya konan devrimci tutum bir fikir olmanın ötesine geçmiş, işçi iktidarıyla taçlanmış ve böylece dünya emekçilerine moral ve esin kaynağı olmaya başlamıştı. Savaştan bitap düşen ve kapitalizme öfke duyan geniş emekçi yığınlar için devrim umuttu. Devrim; insanlığın savaşsız, sömürüsüz, özgürlük ve barış dolu dünya idealini yeniden ihya etti, yepyeni bir dünyanın kurulabileceğini gösterdi.

Ne var ki, kapitalizm dünya ölçeğinde alaşağı edilemediği için savaş ve sömürü durmamış, insanlık barış özlemine kavuşamamıştır. Nükleer silahların da devreye sokulduğu II. Dünya Savaşı çok daha büyük yıkımlara yol açmıştır. Şu an birçok ülkede nükleer silah bulunuyor ve bu silahlar dünyayı birkaç kez ortadan kaldıracak kapasiteye sahiptir. Geliştirilen türlü kimyasal silahların yanı sıra diğer savaş makinelerinin yıkım gücü de alabildiğine artmaktadır. İnsanlığın sınıflı toplum ve kapitalizm deneyimi şunu berrak bir şekilde ortaya koyuyor: Kapitalizm yıkılmadan ve sınıfsız bir toplum kurulmadan savaşlar asla son bulmayacak ve kalıcı barış gelmeyecektir! Nükleer silahların insanlığı gezegen üzerinden silebileceği tehlikesi kapitalistlerin umurunda bile değildir. Unutmayalım ki, kapitalist sistemin işleyiş yasalarıdır baskın olan ve bu yasalar burjuvaları körleştirir, çirkinleştirir, vicdansızlar haline getirir. Burjuvazi insanlığın geleceğine değil, sermayenin dar çıkarlarına odaklanır. Kapitalizm yıkılmadığı ve insanlık sömürülü toplumlardan kurtularak kendi kaderini eline almadığı müddetçe de bu böyle devam edecek. Aslında kapitalizm, tüm önceki sınıflı toplumlardan farklı olarak sınıfsız bir toplumun nesnel temellerini yaratmış durumda. Fakat insanlık, yaratılan bu nesnel koşullara rağmen sınıfsız topluma giden kapıları açabilmiş değil. İşte işçi sınıfının önünde bu kapıları açma görevi duruyor.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 92, Kasım 2012