Navigation

Milliyetçilik, Irkçılık ve “Türklük” Kavramı

“Türklüğü koruma”nın simgesi haline gelmiş olan TCK’nın 301. maddesi ile ilgili tartışmalar yeniden alevlenmiş durumda. Bu yasa hükmüne göre Türklüğü, devleti veya kurumlarından birini “aşağılamak” suç. Üstelik “aşağılama” fiilinin içeriğinin nasıl doldurulacağı da devletin inisiyatifinde. İki yılı aşkın bir süredir kaldırılsın mı, kalsın mı tartışmaları sürerken, AKP hükümeti bırakalım maddeyi tümden kaldırmayı, makyaj niteliğinde bir değişiklik için bile ipe un seriyor. Bu arada devrimciler ve pek çok demokrat aydın, Türklüğe hakaret ettikleri gerekçesiyle bu maddeden yargılandılar, saldırıya uğradılar ve baskıya maruz kaldılar. Siyasi gericiliğin ifadelerinden birini oluşturan bu maddenin son kurbanlarından birisi de, geçtiğimiz günlerde andığımız Hrant Dink’ti. Demokrat bir Ermeni aydını olan Hrant Dink, bir yıl önce, Türklüğe hakaret ettiği gerekçesiyle evvela 301’den yargılanmış, ardından da faşist güçlerin boy hedefi haline getirilerek katledilmişti.

Kuşkusuz bu süreç, özellikle son birkaç yıldır daha azgın bir biçimde yürütülen ırkçı-şoven kampanyanın ve yükseltilmeye çalışılan milliyetçilik dalgasının sonucudur. Ancak ne Hrant Dink Türklüğü koruma adına katledilen son kurbandır ne de 301. maddenin kalkması yahut değişmesiyle burjuva devlet şoven milliyetçi zihniyetinden vazgeçecektir. Burjuva cumhuriyetin tarihi, devletin resmi ideolojisinin temel ayaklarından birini oluşturan Türk milliyetçiliği adına işlenmiş cinayet ve katliamlarla doludur. Çünkü bu ideoloji, Müslüman-Türk sayılanların dışındaki halkları ezerek boyunduruk altına almaya, yok saymaya, olmadı imha etmeye çalışan, bu yüzden de söz konusu halklara karşı her daim paranoyakça korku besleyen bir devletin kurucu ideolojisidir. Kuruluşundan beri bu hastalığı taşıyan burjuva devlet, ezen ulus milliyetçiliği olarak doğmuş bulunan ve ırkçı-şoven bir karakter taşıyan bu resmi ideoloji ile üretilmiş tüm değerleri ve kavramları da, büyük bir tutuculukla ve kıskançlıkla koruyor. Türklük kavramı bunların en başta gelenlerindendir. O nedenle burjuva devlet, bu kavramı koruma ve kollama konusunda büyük bir hassasiyet gösteriyor. Tehdit olarak gördüğü şeyleri ortadan kaldırmak için her yola başvuruyor, yasalar çıkartıyor, kanlı oyunlar tertipliyor.

Oysa burjuva devlet tarafından bu denli üzerine düşülen ve korunmaya, yüceltilmeye çalışılan Türklük kavramı, gerçekte son derece mesnetsiz ve kırılgan bir yapıya sahiptir. Bu yüzden de sürekli savunulmak ve korunmak zorundadır. Çünkü bu kavramın ve ırkçı ideolojinin dayanakları, baştan sona saçma ve uyduruk fantezilerle doludur. Hiçbir bilimsel temeli olmadığı gibi, daha baştan Anadolu topraklarında yaşayan diğer halklara karşı geliştirilen bir düşmanlığın üzerine, apar topar inşa edilmiştir. Bu gerçeklik, kısa bir tarih okumasıyla rahatlıkla kavranabilecek durumdadır. Ayrıca son dönemde hızla gelişen genetik biliminin ortaya koyduğu veriler de, hem genel olarak ırkçı tezlerin hem de Türkçü-Turancı tezlerin dayanak noktalarının ne kadar asılsız bir içeriğe sahip olduğunu anlamamıza yardımcı olmaktadır.

Milliyetçilik ve ırkçılık üzerine

Modern çağın ve burjuvazinin ideolojisi olarak milliyetçilik 18. yüzyıldan itibaren gelişmeye başlamış ve Fransız Devriminin ardından hızla dünyaya yayılmıştır. Burjuvazi, milliyetçiliği veya ulusçuluğu (nationalism); ortak bir dil, din, tarih veya kültür temelinde bir arada bulunan insanlardan oluşan bir topluluğun (yani ulusun) siyasal birliğini ve egemenliğini savunan görüş olarak tanımlar.

Burjuvazi, siyasi iktidarı ele geçirebilmek için, egemenliğin, tanrının yeryüzündeki temsilcileri olan soylular sınıfına değil, “ulus”a dayanması gerektiğini öne sürmüş ve feodalizmi yıkmak için de, “ulus”u oluşturan tüm sınıfları (soylular ve din adamları hariç) kendi önderliğinde birleştirerek siyasal iktidarı ele geçirmiştir. Bu sürecin doğal bir sonucu olarak da sözde “ulus”un egemenliğinin tecellisi olan parlamenter rejimi tesis etmiştir. Bunun temel işlevi, kendi sınıfsal çıkarlarını toplumun çıkarlarıymış gibi göstererek kendi sömürü düzenini yürütebilmektir. Milliyetçi ideolojiyi kullanarak ulusal bir kimlik ve bilinç yaratmaya çalışan burjuvazi, somut şartlara göre değişik öğeleri öne çıkararak kullanmıştır. Din, dil, etnik köken, kültür, tarih, ortak kader vb. bu kavramlardan en önemlileridir. Kimi yerde kültürel ve tarihi unsurlar öne çıkarılırken, kimi yerde etnik köken ve hatta “ırk” kavramı belirleyici kılınmıştır. Burjuva ideologları, bu kavramları işlerine geldiği gibi kullanarak ulusal kimliğin yaratılması yolunda çalışmalar yürütmüşlerdir. Bizzat ulus kavramının kendisi gerçekliğin çarpıtılmış, ideolojik bir ifadesi olduğundan, haliyle bu çalışmalar da çoğu zaman fantezi düzeyine ulaşan kurgusal boyutlar kazanmışlardır. Ulusal kimliğin “ırksal” özelliklere dayandırılmaya çalışılması da bu kurgunun en gerici biçimlerinden biridir.

Ancak ırkçı düşüncelerin insanlığın başına açtığı korkunç belâlar İkinci Dünya Savaşında çok net ve acı bir şekilde ortaya çıkmış, ırkçı fikirler de bilimsel gelişmeler ve verilerle defalarca çürütülmüş olsa bile, burjuvazi ne milliyetçilikten ne de ırkçı düşüncelerden tümüyle vazgeçebilir. 18. yüzyıldan itibaren sayısız bilim adamı, insan türünü ırksal farklılıklar temelinde sınıflandırarak kendi burjuvalarının siyasi çıkarları temelinde ulusal üstünlükler yaratmaya ya da sömürgeci, emperyalist ideolojilerine argümanlar bulmaya çalışmışlardır. Örneğin ulusal birliği sağlama sürecinde Alman bilim adamları, Almanların “üstün Aryan ırkı”ndan geldiğini kanıtlamaya uğraşıyor ve yeryüzündeki bozulmamış tek ırkın Aryan ırkı olduğunu savunuyorlardı. Benzer şekilde İngiliz köle tacirleri binlerce Afrikalıyı köle pazarlarında satarken ya da İngiliz emperyalizmi Afrika’nın uçsuz bucaksız topraklarını sömürgeleştirirken yine aynı ırkçı görüşlere başvuruyor ve “üstün beyaz ırk”ın “aşağı siyah ırk”ı yönetmesinin ya da kendi hizmetinde kullanmasının bir doğa yasası olduğunu söylüyorlardı. Bu zihniyetin izlerini, günümüzün bir numaralı emperyalist gücü ABD’nin “medeniyetler çatışması” tezlerinde de bulmak mümkündür.

Türkçülüğün tarihsel ve ideolojik dayanakları

Türk milliyetçiliğinin ideolojik kökü Turancılıktır. Bu akımın temel argümanlarını sözde bilimsel kılıflarla ortaya koyanlar ve onu kısmen bir ideoloji haline getirenlerse Avrupalı Türkologlar olmuştur. Başka ideolojileri sıkça gayri-milli olmakla suçlayan Türkçülüğün de aslında “kökünün dışarıda” olması onlar açısından hazin bir ironi olsa gerek. Türkçü aydınların hepsi de, Avrupa’da gelişen milliyetçi akımlardan etkilenmiş ve öğrendiklerini kendi ülkelerine uyarlamaya çalışmışlardır. Daha da ötesi, kurucu kadrolardan sayabileceğimiz Yusuf Akçura, İsmail Gaspıralı, Ahmet Ağaoğlu ve Ziya Gökalp gibi aydınların hepsi de Türkçülüğü, bizzat Avrupalı bazı Türkologların çalışmalarından esinlenerek ve faydalanarak geliştirmişlerdir. Yani Türkçülük düşüncesinin temelleri önce Osmanlı-Türkiye dışında atılmış, ardından Türkiye’ye ithal edilmiştir. Zaten ismini saydığımız bu aydınların hiçbirisi, Türkçülük düşüncesine temel oluşturacak bilimsel bir çalışma yapmamışlardır. Tek yaptıkları Avrupalı Türkologların eserlerini Osmanlıcaya çevirmek ve bu eserlerdeki fikri alıp geliştirmek olmuştur. Bu sebeple de Deguignes, Leon Cahun, Moiz Kohen ve Vambery gibi Türkologların çalışmalarında ortaya koydukları düşünceler, neredeyse hiç sorgulanmadan alınmış ve kullanılmıştır.

Oysa 18. yüzyılın ortalarından itibaren oryantalizmin bir kolu olarak Avrupa’da gelişen Türkoloji çalışmaları bilimsel gerçeklere ulaşmak amacıyla değil, emperyalist devletlerin Osmanlı üzerindeki emellerine ideolojik bir altyapı oluşturmak maksadıyla yürütülüyordu. Bu durumun kanıtlarından biri, adı geçen Türkologların bazılarının (örneğin Macar asıllı bir Yahudi olan Vambery) bizzat emperyalist devletler hesabına çalışıyor olmalarıdır. İkinci kanıt ise, Türklerin kökenine ilişkin araştırmalara hâkim olan yaklaşımda aranmalıdır. 18. yüzyıla kadar bu araştırmalarda kaynak olarak Osmanlı kayıtları, Araplara ve İranlılara ait tarih yazımları kullanılıyordu. Bu kaynaklardaki ortak yan Osmanlıyı oluşturan halkların kökeninin daha çok Anadolu ve civarında yaşamış topluluklara dayandırılmasıdır. Fransız bir Sinolog (Çin uygarlığını inceleyen bilim dalı) olan Deguignes ise 1896’da yayınlanan eserinde, Çin üzerine yaptığı araştırmaların bir yan sonucu olarak Orta Asya’dan göç edildiği tezini ortaya atmıştır. Türklerin bir “ırk” oldukları ve “Türk ulusu”nu oluşturdukları fikri de ilk kez Vambery tarafından iddia edilmişti. Hâlbuki bu tarihlere kadar Türk kelimesine ulus veya ırk anlamları yüklenmediği gibi, aksine Osmanlının yönetici sınıfı bu sözcüğü daha çok köylüler ve Türkmen aşiretleri için kullanıyor ve çoğu kez de yanına “kaba, cahil” gibi küçültücü sıfatlar ekliyordu. Avrupalı Türkologlar ise Türklerin “asker ve yönetici bir ulus” olduğunu söyleyerek, aslında Osmanlı yönetici sınıfı içindeki bazı kesimlere sesleniyor ve onları Alman emperyalizminin yanında savaşa girmeleri için kışkırtıyorlardı.

Alman emperyalizminin bir aracı haline gelmiş bu fikirler, dönemin siyasi konjonktürü sayesinde kısa sürede Osmanlının içine düştüğü darboğazdan bir çıkış yolu arayan bir aydınlar grubunu etkisi altına almıştı. Çünkü bahsi geçen Türkçü-Turancıların neredeyse tamamı aynı zamanda İttihat ve Terakki Partisinin kurucularından veya ileri gelenlerindendi. Asıl gayeleri, çökmekte olan Osmanlı devletini kurtarmak olan İttihatçı kadrolar için Türkçülük düşüncesi, diğer seçeneklerin (Osmanlıcılık, İslamcılık) tükenmesiyle sarıldıkları bir ideolojik kurtarıcı oluyordu. Bu kadroların algılayışına göre, devleti kurtarmanın yolu Batılılaşmaktan geçiyordu ve bunun birinci adımı da Türk ulusuna veya ırkına dayalı bir devlet yaratmaktı. Osmanlının çok halklı yapısını tehlikenin kaynağı olarak görüyorlardı. Yüzyıllardır Osmanlının egemenliği altında bulunan halklar, özellikle de Balkan halkları, Avrupa’da kapitalizmin gelişmesine paralel olarak yayılan milliyetçi dalganın etkisiyle bir bir isyan etmiş ve nihayetinde Osmanlı egemenliğinden çıkmıştı. Geriye kalan Rumlar, Ermeniler, Araplar, Kürtler ve daha nice irili ufaklı etnik grup ise Osmanlı devletini yine bir “cihan imparatorluğu” haline getirmenin önünde engeldi. Ancak Türklere yahut Türklerin çoğunluk oluşturduğu bir topluma dayanırsa devletin kurtulabileceğini ve eski şaşaalı günlere dönebileceğini düşünüyorlardı. Oysa ellerinde bu amaca uygun bir “Türk ulusu” yoktu. Ulus ve ırk kavramları modern burjuva ideolojilerinin ürünüydüler. Osmanlıda “ümmet” ve “millet” kavramları geçerliydi. Bu kavramlar da etnik kimliği değil dinsel toplulukları adlandırmak için kullanılıyordu. Olmayan ama var edilmesi gereken “Türk ulusu”nu yaratabilmek için de önce “ulusal bir kimlik” oluşturmak gerekiyordu. İşte Türkologların temellerini döşediği Türkçülük düşüncesi burada devreye giriyor ve ulusal kimliğin yaratılmasında kullanılıyordu.

Bu düşüncelerin siyasi formülasyonu ise Turancılıktı. “Turan ülküsü”, üzerinde Türkî denilen milletlerin yer aldığı, “Adriyatik’ten Çin Seddine” uzanan oldukça geniş bir coğrafyayı kapsıyordu. Bu ülküyü hayata geçirmenin yolunu Alman emperyalizminin yanında savaşa girmekte gören İttihatçılar, milyonlarca insanı hiç duraksamadan ateşin ortasına attılar. Yüzbinlerce insan, evinden çok uzaktaki cephelerde hayatını kaybetti. Savaş ortamını fırsat bilen İttihatçılar, Osmanlıyı “Türk olmayan unsurlardan” temizlemek için nice katliamlara giriştiler. Bir milyona yakın Ermeni hayatını kaybetti. Binlerce yıldır Anadolu’da yaşayan kadim halklar sürgünlerde ve pogromlarda katledildiler. Büyük göçler yaşandı. Balkanlar’da ve Kafkaslar’da yerinden edilen yüzbinlerce insan Anadolu’nun bağrında sefalete terk edildiler. Ama İttihatçılara soracak olursanız her şey Türklüğün bekası için yapılıyordu. Türklüğün bekası için, Birinci Dünya Savaşı boyunca iki milyona yakın insan hayatını kaybetti. İttihatçı seçkinlerin Turan hayali, Osmanlı’nın esir halklarının hayatını karartan büyük bir kâbusa dönüştü.

Osmanlı’nın yıkılışının ardından ulusal bilinç ve kimlik sorunu da yeni bir sürece girdi. Turan ülküsünden vazgeçip Anadolu topraklarıyla yetinmek zorunda kalan Osmanlı ve İttihat Terakki uzantısı kadroların temel önceliği, Misak-ı Milli sınırları içinde bir ulus-devlet kurmaktı. Bu amaçla eski Turancı tezler Kemalist kadrolar tarafından revize edildi. Revizyon, asıl olarak Turan ülküsünün ve İslam vurgusunun bırakılmasından oluşuyordu. Yeni kurulan burjuva cumhuriyetin harcını oluşturan ulusal kimliğin adı Türklüktü. Bu görüşün altı Türk Tarih Tezi ile doldurulmaya çalışıldı. Çerçevesi çizilen Türk tipine uyan insan sayısının henüz parmakla gösterilecek kadar az olması, toplum mühendisliğine soyunmuş milli tarihçileri son derece yapay ve bilim dışı tezler oluşturmaya itti.

Türk Tarih Tezi safsatası

30’lu yıllara damgasını vuran Türk Tarih Tezi ve onun yan ürünlerinden birisi olarak bizzat Mustafa Kemal tarafından ortaya atılan Güneş Dil Teorisi ile oluşturulmaya çalışılan düşünce sistemi, eskinin Türkçü-Turancı anlayışına göre çok daha uçuk ve mesnetsizdi. Bu tezler, Türklerin tarihteki yeri ve ulusal kimliği ile ilgili “yepyeni” bir bakış açısı getiriyordu: “Dünyadaki yüksek kültürün ilk beşiği Orta Asya’daki Türk ana yurtlarıdır ve o kültürü kuranlar ve bütün dünyaya yayanlar da Türklerdir.” Oysa zamanın tarihçileri ve arkeologları, uygarlığın beşiğinin Mezopotamya olduğunu söylüyorlardı. Bu durum karşısında tezlerini geliştirme ihtiyacı hisseden milli tarihçiler, daha da ileri giderek ve icatlar yaparak bu kez de Anadolu’nun ve Mezopotamya’nın kadim halkları olan Hititleri ve Sümerleri proto-Türkler (Türklerin öncülleri) olarak ilan ettiler. Bu anlayışa göre Orta Asya’dan Anadolu’ya iki ayrı göç dalgası olmuştu. İlk dalgayla gelenler eski Anadolu halklarıyla kaynaşmış ve antik çağların Hitit, Sümer uygarlıklarını oluşturmuşlardı. Bu uygarlıkların yıkılmasını izleyen uzun süreçte aynı coğrafya üzerinde farklı uygarlıklar kurulmuş ve Anadolu halkı da bunlarla karışmıştı. 1071’de Anadolu’ya Türklerin tekrar gelmelerinden sonra aradaki bağ kurulmuş, arada geçen binlerce yıllık süreçteki kopukluk aşılmış ve yeni Türk devletinin kurulmasıyla da Anadolu asıl sahibini tekrar bulmuş oluyordu. Üstelik bu son göç dalgasıyla gelen Türklerin saflığının bozulmadığı iddiası da, tarih tezinin önemli bir ayağıydı. Böylece Anadolu halkının çoğunluğunun bu “saf” Türklerden oluştuğu iddia edilerek diğerleri azınlık kabul ediliyordu.

Yapılan kırımlardan, zorunlu göçlerden ve mübadelelerden sonra Rum ve Ermeni nüfusun azınlık haline geldiği doğruysa da, Anadolu’da yaşayan halkların çoğunluğunun “saf” Türklerden oluştuğu fikri tam bir saçmalıktı. Tamamen etnik ve ırkçı bir milliyetçiliğe dayalı bu anlayışın doğal uzantısı olarak, Anadolu’da Türklerden önce binlerce yıl yaşamış olan halklar yok sayılıyor, daha birkaç on yıl öncesine kadar Anadolu nüfusunun önemli bir bölümünü oluşturan Rum ve Ermeniler sanki bu topraklarda hiç yaşamamış farz ediliyordu. 1920’de bile oranı halen %20 olan gayri Müslim nüfus, 1923’te %2,5’e düşmüştü. 40’lı yıllara gelindiğinde ise Anadolu büyük oranda “temizlenmiş”, geriye kala kala bir Kürtler kalmıştı. Ki onlar da, resmi ideoloji tarafından, yakın zamana kadar “Türklerin bir kolu” olarak kabul edilmiştir.

Türk milliyetçiliğinin dayandığı ırkçı görüşlerin ne kadar saçma ve asılsız olduğu, hızla gelişen genetik biliminin ortaya koyduğu veriler ışığında da ortaya çıkmaktadır. Günümüz Türkiye’sinde yaşayanların belirli gen özellikleri baz alınarak yapılan bu araştırmalara göre Orta Asya kökenli olabileceklerin nüfus içindeki oranı %15’i geçmiyor. Geriye kalan %85 gibi ezici bir çoğunluğun genetik yapısı ise Ortadoğu ve Akdeniz halklarına çok yakın. Türkiye, Yunanistan ve İran’da yaşayan halkların yakın akraba olduklarını söylemek mümkün. Ayrıca çoğunluğu oluşturan %85’lik kesim de kendi içinde oldukça ciddi bir çeşitlilik (Ortadoğu’dan Akdeniz halklarına ve Balkanlar’a uzanan bir çeşitlilik) barındırıyor.

Bu bilimsel verilerin birinci sonucu şudur: Eğer Türk olmak Orta Asya kökenli olmakla eşdeğerse, yani Türk Tarih Tezi’nin iddiası doğruysa, Türkiye’nin Türklere ait olduğu pek söylenemez. İkinci sonuç ise, bugün Anadolu’da yaşayan halkların, kökenleri neresi olursa olsun “saf” bir ırktan oluşmadıklarıdır. Yani Türkiye’de yaşayanların çoğunluğunun “saf” Türk ırkından oluştuğu da koca bir yalandır. Hititlerin ve Sümerlerin Orta Asya’dan gelen proto-Türkler oldukları yahut uygarlığın dünyaya Orta Asya’dan yayıldığı iddialarının uydurukluğu da bu araştırmalar tarafından net bir şekilde ortaya konulmaktadır. Demek ki, Türk Tarih Tezi ve benzeri yaklaşımların hiçbir gerçekliği yoktur.

Burjuvazinin yalanlarına inanma!

Genetik araştırmaların sonuçlarını yeni yeni öğrenmeye başlasak da, milliyetçi ve ırkçı fikirlerin bilim dışılığı yeni bir olgu değildir. İnsan türünün ten rengi, boy-pos, saç dokusu, kafatası boyutları ve göz biçimi gibi fiziksel faklılıklarını anlatmak için kullanılmaya başlanmış olan “ırk” kavramının anlamsızlığı uzun yıllar önce ortaya çıkmıştır. İnsan topluluklarının bu farklılıklar temelinde sınıflandırılmasının mümkün olmadığı pratikte görülmüştür. Örneğin bütün Kuzey Avrupa’da, Aryan “ırkının” temel özellikleri sayılan sarı saç, mavi göz, uzun boy ve brakisefal kafatası özelliklerine sahip olanların oranı %10’u geçmiyor. Buna benzer istatistik sonuçları hemen her ülke ve ulus için geçerlidir. Bilim, deri rengi ve göz kapağı yapısı gibi fizyolojik farklılıkların sebebinin, Afrika’dan dünyaya yayılan insan topluluklarının bulundukları coğrafyaya uyum sağlamak için geçirdikleri evrimin, mutasyonun (canlının genetik bilgisinde meydana gelen ve nesilden nesile aktarılan kalıtsal değişmeler) bir sonucu olduğunu ortaya koymuştur. Üstelik bu farklılıkların insanın 2,5 milyon yıllık evrim tarihi içinde son derece kısa sayılabilecek bir süre olan son 40 bin yıl içinde gerçekleştiği hesap ediliyor.

“Irksal” farklılıklar bu süre içinde bir yandan oluşur ve çeşitlenirken, diğer yandan da “bozulmuş” ve melezleşme yoluyla bir potada eriyerek yeni özellikler kazanmıştır. Son 10 bin yıllık süreç, farklı “ırksal” özelliklere sahip insan topluluklarının göçler ve birleşmeler yoluyla kaynaşmasına ve melezleşmeye sahne olmuştur. Kapitalizmle birlikte bu süreç çok daha hızlanmıştır. Bugün yeryüzünde yaşayan insan toplulukları, ortaya konulan ırksal tiplemelere tam olarak uymuyor. Kaldı ki, melezleşme evrimsel açıdan olumlu ve zorunlu bir ilerlemedir. Çünkü bu yolla insan türü genetik olarak güçlenmekte ve daha dayanıklı bir hale gelmektedir. Yani ırkçı düşünürlerin iddia ettiği gibi saf ırkların olmadığı, ırksal denilen özelliklerin veya üstünlüklerin kültürel üstünlüğe yol açmadığı, yine bu özelliklerin de değişmez şeyler olmadığı defalarca kanıtlanmıştır.

* * *

Burjuva ideologlar ne kadar göz boyamaya çalışırlarsa çalışsınlar, Türk milliyetçiliğinin ırkçı bir zihniyetten muaf olmadığı son derece açıktır. Fakat bugün gelinen noktada ırk ve soy temelli bir Türklük anlayışını eskiden olduğu denli pervasızca ve açıktan açığa savunmak güçleşmiş ve bu tarz bir milliyetçilik anlayışı iyice itibar yitirmiş durumdadır. Hiç kuşku yok ki bunun en önemli nedeni, Kürt halkının mücadelesinin, resmi tezleri gülünç duruma düşürmesidir. Egemenler, ırka dayalı bir Türk kimliğinin eski kafayla aynen dayatılmasının Kürtlerin devlete yabancılaşmasını daha da artırdığını ve o çok korktukları bölücülüğün ta kendisi olarak hizmet gördüğünü fark ediyorlar. Ama bu onları gerçek anlamda demokratik bir dönüşüme değil, aksine tam bir riyakarlıkla durumu örtbas etmeye sürüklüyor. Örneğin 301. madde ve anayasa tartışmalarında utanmadan bir yandan “Türklük soy sopla alakalı değil, vatandaşlık bilincidir” diye bir söylem tutturulurken, diğer yandan bunun hiçbir gereği yapılmıyor, eski kafa yapısının tüm sonuçları aynen muhafaza ediliyor.

Liberallerin yaydığı tüm hayallere rağmen, kapitalizm altında milliyetçi, ırkçı ve şoven ideolojilerin ortadan kalkmayacağı açıktır. Halkları birbirine düşüren bu zehrin tek panzehiri enternasyonalizmdir. İşçi sınıfı enternasyonalist bir bilinçle mücadeleye atılmadıkça, ulusal önyargıların ortadan kalktığı, halkların bir arada ve barış içerisinde yaşadığı bir dünyaya giden yolu açmak mümkün olmayacaktır.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 35, Şubat 2008