Navigation

“Amerika: Sev ya da Terk Et”

Geçtiğimiz günlerde ABD başkanı Trump’ın ağzından, bize oldukça tanıdık gelen bir söz duyduk: “Love or leave it”. Trump, anlamı “sev ya da terk et” olan bu ırkçı-faşist ifadeyi, Kongrenin alt kanadı olan Temsilciler Meclisinin kendilerine demokratik sosyalist diyen ve siyahların, Latin Amerikalı göçmenlerin ve Müslüman azınlıkların temsilcileri olarak görülen Demokrat Partili dört kadın üyesi için sarf etti. Önce twitter üzerinden yayınladığı bir mesajda, kendisini ve ABD’nin çeşitli politikalarını eleştiren bu dört Kongre üyesine (kendilerine “squad” yani ekip deniliyor) yönelik olarak “neden geldikleri, suça bulanmış, tamamen çökmüş ülkelerine geri dönüp düzeltilmesi için yardımcı olmuyorlar? Sonra da dönüp nasıl yaptıklarını göstermiyorlar” ifadesini kullandı. Ardından da çeşitli kereler kameralar karşısında benzer sözleri sarf etti: “Eğer bu insanlar ülkemizden memnun değillerse ülkemizi terk edebilirler, eğer ülkemizi sevmek istemiyorlarsa, eğer ülkemiz için savaşmak istemiyorlarsa yapmasınlar, sürekli ülkemizdeki durumdan şikâyet etmek yerine geldikleri yerlere geri dönsünler.” Bir parti toplantısında da “ekip”in en öne çıkan üyesi olan (Müslüman ve başı kapalı) Ilhan Omar’ı açıkça yuhalattı ve partililerin “onu geri gönder” sloganını atmalarını keyifle izledi. Trump bu toplantıda, aşırı sola kaymakla itham ettiği Demokrat Partinin temsilcilerinden Omar’ın ABD’yi başka ülkelerin içişlerine karışıp teröristlik yapmakla suçladığını, oysa ABD’nin o ülkelere barış götürmekten başka bir derdi olmadığını, Omar’ın 11 Eylül saldırılarını küçümsediğini ve El-Kaide’yi desteklediğini, Yahudi düşmanı olduğunu söyleyerek “sevmiyorlarsa, sevmek istemiyorlarsa bu ülkeyi terk edebilirler, geldikleri yere geri dönebilirler” şeklindeki sözlerini tekrarladı. Trump’ın sürekli olarak ve çeşitli ortamlarda tekrarladığı bu sözler kısa sürede ülkenin gündemine oturdu ve özellikle muhafazakâr ve aşırı sağ kesimler tarafından hızla bir slogan haline getirilerek kiliselerin duvarlarına, afişlere yazılmaya başlandı: “Amerika: Sev ya da terk et!”

Trump’ın bahsi geçen muhalif Kongre üyelerine yönelik bu ırkçı ve faşist tavrı kuşkusuz yeni değildi. Daha önce de gerek twitter gerekse de çeşitli medya platformları üzerinden Demokrat Partinin (DP) bu tür insanları içinde barındırmasının yanlış olduğunu, DP’nin giderek daha fazla oranda bu tür “komünist” ve Yahudi düşmanı kişilerle dolduğunu, bu insanların ABD’ye düşmanlık ettiklerini ifade etmişti. 2016’daki başkanlık seçimleri sürecinde de benzer türden ırkçı-faşist söylemleriyle dikkat çeken Trump, daha o zamandan itibaren Müslüman ve göçmen karşıtı, ırkçı bir dil kullanmaya başlamış, Meksikalıları ülkeye uyuşturucu sokmakla suçlamış ve “tecavüzcüler” diye nitelemiş, Meksika-ABD sınırına duvar öreceğini vaat etmişti. Ardından da ülkeye turist veya göçmen olarak gelmek isteyen Müslümanların engellenmesini, camilerin gözetim altında tutulmasını, göçmenlerin ırklarına göre polis tarafından fişlenmesini savunmuştu.[1] Ayrıca hali hazırda ülkede yaşayan yaklaşık 11 milyon insanın da “yasadışı göçmen” olduğu gerekçesiyle sınırdışı edilmesi gerektiğini, “doğumla gelen vatandaşlık” uygulamasına karşı olduğunu açıklamıştı. Trump’ın bu ırkçı-faşist söylemi Müslümanlarla ve göçmenlerle de sınırlı değildi, kadın düşmanı cinsiyetçi düşüncelerini de dile getirmekten çekinmemişti. Başkanlık yarışındaki rakibi Hillary Clinton için “becerildi” lafını kullanmaktan çekinmeyen, kürtaja karşı olduğunu ve kürtaj olan kadınların ve işlemi gerçekleştiren doktorların cezalandırılması gerektiğini savunan Trump hakkında 1993 ve 1997 yıllarında açılmış iki taciz davası bulunuyordu. 15 kadın, farklı zamanlarda Trump’ın kendilerini taciz ettiğini iddia etmişlerdi. Kadınlar hakkındaki ağır küfürler içeren ve aşağılamalarla dolu olan konuşmalarının ses kayıtları Washington Post gazetesinde yayınlanan Trump, bundan dolayı özür dilemek zorunda kaldı. Seçim kampanyası esnasında da, “ülkemizi geri alacağız” sloganıyla aşırı sağ ve ırkçı-faşist gruplar tarafından desteklendi. Zaten seçim kampanyasının başında da, aşırı sağ oluşumlar için bir medya platformunun yöneticisi olan Steve Bannon[2] bulunuyordu.

Trump, başkanlığı döneminde göçmen karşıtı, cinsiyetçi, ırkçı ve işçi düşmanı politikaların pek çoğunu hayata geçirdi. Müslüman göçmenlerin ülkeye girişini zorlaştıran yasalar çıkarttı, güvenlik önlemleri adı altında çeşitli faşizan uygulamaları hayata geçirdi, Obama döneminde yasalaşmış olan genel sağlık sistemini kaldırmak için etkin bir kampanya yürüttü. Ülkedeki kaçak göçmenlerin yasal statü kazanmasına yardımcı olan DACA adlı yasayı kaldırdı. Göçmenlere karşı uygulamaya koyduğu “sıfır tolerans” politikası çerçevesinde ülkeye kaçak giren göçmen ailelerinin ellerinden çocuklarını aldı. Ülkede gittikçe güçlenen ırkçı-faşist grupları desteklemekten çekinmedi. Trump, kabinesindeki Bannon aracılığıyla Avrupa’daki ırkçı-faşist grupları da desteklemektedir.[3]

Bugünlerde dört Kongre üyesine yönelik ırkçı saldırılarından da anlıyoruz ki, Trump, 2020 seçim propagandasının ana eksenini ırkçılık ve göçmen düşmanlığı üzerine kurmuş durumdadır. Çünkü ABD ekonomisi Trump’ın iddialarının aksine istenen ölçekte büyümemekte, işsizlik ve yoksulluk giderek artmaktadır. Seçildiği günden beri pek çok toplum kesiminin tepkilerine ve hatta kitlesel protestolarına hedef olan Trump, kendisine muhalif burjuva cenah tarafından da sürekli sıkıştırılmaktadır. Ülke dışında izlediği politikalar da hem ülke içinde hem de ülke dışında tepki toplamakta, hatta ABD’nin müttefiki olan Batılı ülkelerle bile ilişkiler gerilmektedir. Çin’le giriştiği ticaret savaşı, AB ülkelerine dahi gümrük duvarlarını yükseltmesi, Meksika sınırına ördüğü duvar, Kyoto Çevre Anlaşmasından çekilmesi vb. nedeniyle toplumda yükselen tepkiler, seçim öncesi Trump’ın elini zora sokmuş durumdadır. İşte bu koşullarda Trump, aslında kendisinin benzeri tüm sağcı, otoriter, baskıcı liderlerin veya diktatörlerin yaptığını yaparak, göçmenleri hedefe koyarak ve milliyetçiliği yükselterek gerçek sorunların üzerini kapatmak istiyor. Üstelik milliyetçiliği kullanırken, “gerçek Amerikalı işçileri” yani beyaz Amerikalı işçileri düşündüğünü propaganda ediyor, bu doğrultuda videolar kullanıyor. Kuşkusuz ki Trump’ın açıklamaları ve söylemi faşist niteliktedir.

Trump’ın hedef aldığı dört kadın Kongre üyesi, 2018 sonlarındaki ara seçimlerde seçilmişlerdi. Bu ara seçimler aynı zamanda Demokrat Partinin uzun zamandan sonra ilk kez Temsilciler Meclisinde çoğunluğu ele geçirmesiyle sonuçlanmıştı. Bu da Trump’ın çıkarmak istediği yasaların engellenebilmesi anlamına geliyor. Gerek seçim yarışına giren kadın aday sayısında adeta patlama yaşanan gerekse de Kongreye seçilen kadın aday sayısında rekor kırılan bu ara seçimler, hem Amerikan toplumunda nicedir yaşanan değişimin hem de 2020 seçimlerinin Trump açısından zorlu geçeceğinin habercisiydi. Örneğin Rashida Talib ve Ilhan Omar Kongreye seçilen ilk Müslüman kadınlar oldular. 29 yaşındaki Cortez de Hispaniklerin temsilcisi sıfatıyla Kongreye giren en genç kadın oldu. İlk kez Amerikan yerlilerinin iki temsilcisi de bu süreçte Kongreye girdiler. Aynı seçimde ilk kez bir eşcinsel kadın aday Kongreye seçilirken, yine bir eşcinsel erkek de eyalet valisi oldu. Bir başka eyalette de ilk kez bir kadın vali seçildi.[4]

2018 ara seçiminin bu sonuçlarının yanı sıra Demokrat Partide yaşanan değişimden de bahsetmek gerekiyor. Trump’ın “ya sev ya terk et” diyerek saldırdığı dört kadın Kongre üyesi de azınlık temsilcisi ve kendilerini “demokratik sosyalist” olarak tanımlıyorlar. Demokrat Parti içinde yer alan ve kendilerini Amerikan Demokratik Sosyalistleri (DSA) olarak adlandıran bu grubun içinde Bernie Sanders ve Alexandria Ocasio-Cortez gibi öne çıkmış isimler de bulunuyor. DSA’nın hem Demokrat Parti içinde hem de ülke çapında popülaritesinin giderek arttığını, güç kazandığını söylemek mümkün. Temsilciler Meclisine giren DSA adaylarının sayısı da bunu göstermektedir. ABD’de özellikle gençler arasında “sosyalizm”e olan ilginin geçmişe göre yükselişte olması da DSA’nın yükselişinin temelini oluşturmaktadır: “Harvard Üniversitesi’nin 2016’da yürüttüğü bir çalışma sosyal bilinçteki dönüşüm eğilimine ve kırılmalara dair dikkate değer veriler sunuyor. Çalışmaya göre 18 ile 29 yaş arası Amerikalıların yüzde 51’i kapitalizmi reddediyor, üçte biri de sosyalizmi desteklediğini söylüyor. Bunu takip eden ve tüm yaş gruplarını içeren daha geniş bir araştırmada da, aslında daha yaşlı Amerikalıların da kapitalizme eskisine nazaran daha fazla şüpheyle yaklaştıkları ortaya çıktı. (…) Geleneksel olarak işçi sınıfını ve genelde ilerici kesimleri düzene bağlama işini gören Demokrat Partide, tabandaki bu katmanlar, Sanders’ın sosyalizmden, ‘politik devrim’den söz eden söylemine ve özünde sosyal demokrat programına büyük rağbet göstermişlerdi. İlginç biçimde, Sanders’ın kullandığı ‘demokratik sosyalizm’ kavramı on milyonlarca Amerikalının gündemine girdi. Gerek yapılan bazı anketler, gerekse de birçok burjuva politik yorumcu, şayet Trump’ın karşısına Clinton değil de Sanders çıkmış olsaydı, seçimi Sanders’ın kazanacağına işaret etmektedir.”[5]

DSA’nın Demokrat Parti tabanında gittikçe daha fazla taraftar toplaması, tekelci sermayenin temsilcisi konumundaki DP üst yönetimini epeyce rahatsız etse de, bu duruma engel olamadıkları ortadadır. Bazı sanatçı ve aydınların DSA’yı desteklediklerini açıklaması da bu durumu pekiştirmektedir. DSA’nın “sosyalizm” anlayışı asıl olarak bazı “sosyal devlet” uygulamalarından ibaret olsa da, ABD kapitalizminin toplumda yarattığı derin çelişkiler, eşitsizlikler ve adaletsizlikler DSA adaylarının bu “sosyalist” söyleminin ilgi görmesine yol açmaktadır. Bu bakımdan, düne kadar küfür olarak kullanılan ve algılanan “sosyalist” sıfatının artık geniş kesimlerce kabul görmeye başlaması ve sosyalizme olan ilginin artması son derece önemlidir.

İşte Trump’ı 2020 seçimlerine giden süreçte ırkçı-faşist söylemi, milliyetçiliğin dozunu arttırmaya iten temel sebeplerden biri de budur. Trump aynı zamanda, ABD’de uzun yıllardan sonra tekrar kabul gören, işçiler, emekçiler ve özellikle de gençler arasında popüler olmaya başlayan sol-sosyalist söyleme ve adaylara karşı adeta bir savaş başlatmış durumdadır. Amerikan tekelci sermayesi, ırkçı-faşist gruplar, muhafazakârlar ve sağ kesimler bu savaşta Trump’ın yanındadırlar. Ezilen, horlanan, ikinci sınıf vatandaş muamelesi gören, ırkçı baskılara ve aşağılamalara maruz kalan, cinsiyetçi yaklaşımlardan dolayı mağdur olan, kendilerine hiçbir gelecek sunulmayan, işsizliğin ve yoksulluğun pençesinde kıvranan siyahların, Hispaniklerin, göçmenlerin, yerlilerin, Müslümanların, kadınların, gençlerin önemli bir kısmı ise bu savaşta Trump’ın karşısındadırlar.

Trump, Demokrat Parti içindeki “demokratik sosyalist” Kongre üyelerini ve politikacıları hedef alarak, 2020’deki seçim yarışında Demokrat Partiyi de zor durumda bırakmaya çalışmakta, muhafazakâr, anti-komünist ve milliyetçi söylemleri tırmandırarak kaybettiği desteği toparlamayı amaçlamaktadır. Bu bağlamda Trump’ın burjuva sınırlar çerçevesinde normal kabul edilebilecek bir milliyetçilikle yetinmesi mümkün değildir. Açıkça ırkçı ve faşist bir söylem tutturması zorunludur, çünkü çelişkiler giderek yoğunlaşmakta ve kendisine yönelik tepkiler artmaktadır. Trump’ın tam da bu noktada, ırkçı-faşist söylemin alâmeti farikalarından olan “sev ya da terk et” sloganına sarılması boşuna değildir.

Türkiye’de de bu slogan, başta MHP olmak üzere faşistler tarafından Kürtlere ve sosyalistlere karşı sıklıkla kullanılmaktadır. İktidarların ve devletin Kürt düşmanı, anti-demokratik politikalarını eleştirenlere karşı ırkçı-faşistler “burası Türkiye, yok öyle Kürtlere özgürlük, demokrasi filan, beğenmiyorsanız gidin” anlamına gelen bu sloganı büyük bir övünç kaynağı olarak dağa taşa yazmaktan çekinmemektedirler. Özellikle de Kürt bölgelerinde! Son dönemde de Erdoğan Türkiye’yi yaşanmaz bulanların bilet paralarını verip göndermekten bahsetmiş, haklarının tanınmasını isteyen Kürtlere de “burada Kürdistan yok. Çok meraklı isen Irak’ın kuzeyinde var. Oraya defol” demişti. İşte bu ırkçı-faşist sloganın mucidi, Trump’ın da örnek aldığı Amerikan sağcıları, faşistleridir.

İlk kez 1940’ta ABD’de bir radyo yorumcusu tarafından, “Amerika’yı sevmeyen ve sürekli eleştiren” komünistlere-sosyalistlere karşı zikredilen bu sözün yaygınlaşması 1950’li yıllara rastlamaktadır. Çünkü bu dönemde bizzat Cumhuriyetçi Parti “Amerika: Sev ya da Terk et” sözünü seçim sloganı olarak kendine seçmiştir. Ardından da Nixon 70’li yıllarda, Vietnam savaşına karşı çıkanlara yönelik olarak aynı sloganı kullanmıştır. ABD dışında Fransa’nın faşist partisinin lideri Le Pen 80’lerde bu sloganı bolca kullanmış ve seçimlerde de bayrak yapmıştır.

“Ya sev ya terk et” şeklindeki bu ırkçı-faşist sloganın gerek ABD’de gerek Avrupa’da gerekse de Türkiye’de, komünistlere-sosyalistlere, ezilen azınlıklara veya her türden muhaliflere karşı, bizzat faşist veya gerici liderlerce sıkça kullanılmış olması boşuna değildir. Bu tür sloganların kullanılmasını ve yükseltilmesini, dünyanın genel durumundan bağımsız olarak düşünmek de doğru değildir: “Tüm dünyada burjuvazi derin bir çıkışsızlığın içinde debelenip duruyor. Ne yapacaklarını, bu krizden nasıl çıkacaklarını bilmez bir halde, krizi yönetmeye çalışarak günü kurtarma uğraşındalar. Tüm nesnel koşullar faşizm eğilimini ve emperyalist savaşın derinleşip yaygınlaşmasını giderek daha güçlendiriyor. Kitlelerin hoşnutsuzluğunun ve öfkesinin farkındalar ve bunun devrimci bir arayışa kanalize olmaması için bir yol arıyorlar. Kitleler manipüle ediliyor, korkutuluyor, güce tapar hale getiriliyor, önlerine güçlü lider pozlarındaki sahtekârlar konuluyor ve kitlelerin kendilerini bu liderlerle özdeşleştirip, sorgusuz sualsiz onların peşine takılması isteniyor.”[6]

Elif Çağlı’nın Bonapartizmden Faşizme kitabında derinlikli ve detaylı biçimde anlattığı gibi, tam da böylesi kriz ve savaş dönemlerinde, sayıları gittikçe artan Trump, Putin, Erdoğan, Duterte, Orban, Bolsonaro, Boris Johnson gibi liderler ırkçı-faşist söylemlere, demagojiye daha sık başvurmaktadırlar. Bu demagojik söylemlerin ortak özellikleri her yerde ve dönemde ırkçılık, göçmen karşıtlığı, sola karşı düşmanlık, cinsiyetçilik vb. olmuştur. Bu demagojinin, bugünlerde Trump’ın “Amerikalı beyaz işçileri” gerçek işçiler olarak ayırması gibi işçi sınıfı içinde de kendi tabanını yaratmaya dönük ayrımcı, hatta sözde anti-kapitalist biçimler alması bile mümkündür. Zaten Trump seçim döneminden beri sıklıkla Amerika’nın “gerçek” işçilerinin yanında olduğunu, onlara iş imkânı yaratmak için her şeyi yapacağını, onların Amerika’nın gerçek sahipleri olduğunu dile getirmektedir. Böylece beyaz ırktan işçileri siyah, Hispanik ve diğer göçmen işçilerle birlikte mücadele etmekten alıkoymayı hedeflemektedir. Üstelik tarihsel deneyimler, Trump gibilerden kendi içinde tutarlı bir ideolojiye, politik çizgiye bağlı kalmasını da beklememek gerektiğini ortaya koymaktadır. Trump gibiler her şeyi kendi çıkarları için demagoji malzemesi olarak kullanabilecekleri gibi, dün söylediklerini yarın unutabilir veya yalanlayabilirler.

Olağanüstü bir dönemden geçen dünyada, Trump gibi liderlerin arttığı ve faşizmin de giderek yükseldiği veya güç kazandığı hesaba katıldığında, bu türden ırkçı-faşist söylemlerin yayılmasını da ciddi bir tehlike olarak görmek gerektiği açıktır. Dünyanın hegemon gücü ABD’nin başındaki bu zatın içinde bulunduğu ırkçı-faşist yönelim, sadece Amerikan halkı için değil tüm dünya halkları için bir tehlikedir. Asıl “bunlar seçimlere yönelik demagojik söylemlerdir, çok da ciddiye almamak gerekir, nasıl olsa müesses nizam Trump’ı yola getirir” şeklindeki içi boş liberal beklentileri ciddiye almamak gerekiyor. Türkiye dâhil tüm örnekler, bu hataya düşmenin getirdiği acı sonuçlarla doludur. Faşizmi hafife almak büyük hatadır. Elif Çağlı’nın ısrarla vurguladığı gibi, faşist demagoji her zaman faşist politikalarla desteklenmiştir. Trump’ın bir istisna olacağını düşünmek için de bir sebep yoktur.


[1]      Detaylı bilgi için bakınız Zeynep Güneş, Trump’ın Yükselişinin İşaret Ettikleri, Ocak 2016, MT.

[2]      Emekli bir deniz subayı olan Bannon, önce Goldman Sachs’ta çalışmış, ardından da medya alanında uzmanlaşmış bir yatırım bankası kurmuştur. 2008’den itibaren Cumhuriyetçi ve sağ görüşlü siyasetçilerin seçim kampanyalarını yönetmeye başlayan Bannon, 2012 yılında da Trump’ın yönlendirmesiyle Breitbart News adlı haber sitesini satın aldı. Bu medya kuruluşu beyaz Amerikalıların üstünlüğünü ve çıkarlarını savunan ırkçı-faşist bir yayın organı niteliğindeydi. Bannon’ın ABD’nin her yerindeki ırkçı-faşist gruplarla organik bağlantısı bulunuyor. Bunlar lehine çeşitli siyasi ve mali destek kampanyaları düzenleyen Bannon’ın, Avrupa’dan Avustralya’ya kadar dünyanın hemen her yerindeki ırkçı-faşist gruplarla da ilişkisi var ve bunlar arasındaki koordinasyonu yürütüyor.

[3]      Trump’ın başkan seçildikten sonra hayata geçirdiği politikalar için bkz. İlkay Meriç, Trump’la İcraatın İçinden, Ocak 2017, MT.

[4]      2018 sonundaki ara seçim sonuçlarının kapsamlı bir değerlendirmesi için bakınız Utku Kızılok, ABD’de Ara Dönem Seçim Sonuçlarının Gösterdikleri, Kasım 2018, MT.

[5]      Levent Toprak, Tarihsel İyimserlik, Gençlik ve Alametler, Eylül 2017, MT.

[6]      Oktay Baran, Kriz, Savaş ve Yükselen Faşizmin Bir Ürünü: Trump, Kasım 2016, MT,