Navigation

Emperyalist Planlar Kafkasya’ya Barış Getiremez

AKP hükümetinin Nisan ayından beri yürüttüğü “Ermenistan’la ilişkileri normalleştirme” girişimi, geçtiğimiz yılın sonlarında başlayan Kafkasya atağının devamı olarak okunması gereken bir hamledir. Bu hamle, ABD emperyalizminin bölgeye dönük planının bir parçası ve gereğidir. Bu emperyalist planın ana hedefi ise, topraklarında zengin enerji yataklarının ve nakil yollarının bulunduğu bölge ülkelerinin ABD’nin nüfuz alanı haline getirilerek Rusya’nın ekonomik-siyasi-askeri açıdan kuşatılmasıdır.

Bu plan içerisinde, Türkiye’nin de başat bir yeri ve rolü bulunuyor. Türkiye’nin katkısı olmaksızın ABD’nin bu planı hayata geçirmesi oldukça güçtür. Türkiye burjuvazisinin de kendine göre planları vardır ve bunlar ana hatlarıyla ABD’ninkiyle örtüşmektedirler. Türkiye emperyalistleşmeye çalışan bir güçtür ve verili koşullarda ABD emperyalizmini arkasına almadan bunu başarması olanaklı değildir. Dolayısıyla süreci ve atılan adımları bu bağlamda okumak ve kavramak gerekiyor.

Kafkaslarda dönen emperyalist dolaplar

Gürcistan’la tutuştuğu savaşın ardından Rusya, emperyalist bir güç olarak ABD’ye daha açıktan kafa tutmaya başlamış ve karşıt bir kutup başı olarak öne çıkmıştır. Bu durum ABD açısından önlenmesi gereken bir gelişmedir ve Rusya’nın Kafkasya’da önünün kesilmesi gerekliliği de buradan ileri gelmektedir. Bu yüzden de, bölgede bulunan üç ülkenin (Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan) ABD açısından önemi büyüktür. ABD, Ermenistan’ı Rusya’nın nüfuz alanından çıkarmak istemektedir. Bunu başardığı takdirde Rusya’nın Kafkasya’daki[*] nüfuzunu önemli ölçüde kırmış olacaktır. Çünkü Gürcistan zaten ABD’nin kontrolündedir ve Azerbaycan da ABD’ye uzak durmamaktadır.

Fakat Ermenistan’ın Rusya’dan koparılması kolay bir iş değildir. Bağımsız Devletler Topluluğu’nun üyesi olan Ermenistan, askeri, siyasi ve ekonomik açıdan Rusya’ya büyük ölçüde bağımlı durumdadır. Bunun tarihi ve siyasal arka planı vardır, ama nispeten önemli sebeplerden biri de Türkiye’nin 1993 yılından beri uyguladığı siyasi ve ekonomik ambargodur. Bu ambargo yüzünden Ermenistan’ın dış dünyayla neredeyse tüm bağları kesilmiş, ekonomik açıdan izole olmuş, halk ağır bir yoksulluğa ve işsizliğe maruz kalmıştır. ABD, Türkiye’nin Ermenistan’la olan ilişkilerini düzeltmesini, sınır kapısının açılmasını, ekonomik ve siyasi ilişkilerin geliştirilmesini istemektedir. Böylelikle Ermenistan, Türkiye aracılığıyla Batı dünyasına bağlanacak ve Rusya’nın etkisi kırılabilecektir.

ABD’nin bölgeye dönük planının ikinci ayağını ise NABUCCO projesi oluşturuyor. Bu projeyle ABD, Kazakistan ve Türkmenistan’da çıkan doğalgazın, Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye’den geçerek Avrupa’ya ulaşmasını hedeflemektedir. Böylece Avrupa ülkelerinin Rus doğalgazına olan bağımlılıkları sona ermiş olacak, Rusya’ya karşı yürüttüğü hegemonya kavgasında ABD’ye bir adım daha yaklaşacaklar ve önemli meselelerde Rusya’ya daha rahat kafa tutabileceklerdir. Rusya açısından önemli bir gelir kaynağı olan doğalgaz ihracatına sekte vurulması da işin cabası olacaktır.

NABUCCO projesi çerçevesindeki doğalgaz hattının, Dağlık Karabağ üzerinden Ermenistan’dan geçmesi alternatifi ise, bu iki meselenin kesişim noktasını oluşturuyor. Bu alternatif Ermenistan açısından istenen bir durumdur, çünkü ciddi gelir elde etmesi sözkonusudur. Ancak bu isteğin hayata geçmesi Ermenistan ile Batı’nın arasının düzelmesine ve Rusya’nın etkisinin kırılmasına, yani son tahlilde Türkiye ile sınır kapısının açılmasına ve Dağlık Karabağ sorununun halledilmesine bağlıdır.

ABD’nin bu planlarının önünde ciddi zorluklar olduğu ise aşikârdır. Ermenistan ile Azerbaycan arasında Dağlık Karabağ sorunundan kaynaklı anlaşmazlıklar bulunmakta ve Türkiye de Azerbaycan ile ilişkilerini bozmayı göze alamadığından, Ermenistan sınırını açmak konusunda tereddütlü davranmaktadır. Ermenistan meselesinin Türkiye açısından bir iç politika malzemesi olması da konuyu zorlaştıran bir başka boyuttur. Öte yandan Rusya da boş durmamakta, Türkiye’nin desteğini yitirmekten korkan Azerbaycan’la el altından görüşerek onu kışkırtmaktadır. Azerbaycan’ın taş koyması halinde NABUCCO projesinin hayata geçmesi imkânsızdır. Rusya, Azerbaycan’la anlaşarak NABUCCO’ya alternatif projeleri (Orta Asya doğalgazının Azerbaycan, Rusya ve Balkanlar üzerinden Avrupa’ya aktarılması) geliştirmeye ve Avrupa’ya kabul ettirmeye uğraşmaktadır. Ayrıca bu belirsizlik, NABUCCO gibi ciddi sermaye yatırımları gerektiren bir projeyi fonlayacak Avrupa ülkelerinin ve bankalarının da tereddütlü davranmasına yol açmakta, böylelikle sorun giderek daha çetrefilli hale gelmektedir. Rusya, Ermenistan ve Azerbaycan’ı kendi yanında tutarak/çekerek, Kafkasya’yı kontrolü altında tutmaya çalışmakta, bu amaçla da Ermenistan’a yüklü mali kredi olanakları, Azerbaycan’a da silah satışı vaadinde bulunmaktadır.

Bu arada AB ülkeleri de boş durmuyorlar. Doğu Avrupa ve Kafkas ülkelerini bir araya getiren zirveler düzenleyerek, bu ülkeleri Rusya’nın etkisinden çıkarmaya uğraşıyorlar. Karşılığında ise serbest ticaret anlaşmaları, AB pazarlarına erişim, kredi olanakları vs. teklif ediliyor. Azerbaycan, Türkiye, Mısır ve Gürcistan’ın NABUCCO anlaşmasını imzalaması bu anlamda kısmi bir başarı sayılabilir. Ancak doğalgazı tedarik edecek Kazakistan, Türkmenistan ve Özbekistan henüz anlaşmayı imzalamış değiller. ABD güdümündeki NATO’nun, Rusya’nın tüm engellemelerine karşı Gürcistan’da bir askeri tatbikat gerçekleştirmesi de, hem son gelişmeler açısından hem de yakın zaman önce Rusya’nın Gürcistan karşısında gösterdiği askeri hamle açısından önemli bir adımdır. Tabii Rusya da buna karşı boş durmamış, Gürcistan içindeki Abhazya ve Osetya sınırına asker yığmıştır. Tatbikatla neredeyse eşzamanlı olarak gerçekleşen Gürcistan’daki şüpheli darbe girişimi de bu bağlamda değerlendirilmeli ve işlerin bir anda yeniden kızışabileceğinin bir göstergesi sayılmalıdır.

Türkiye’nin Kafkasya atağı devam ediyor

Bu tabloyu kendisi için bir fırsat olarak gören Türkiye burjuvazisi, “barış elçisi” veya “arabulucu” gibi sıfatların ardına sığınarak ortaya atılmış, hem ABD’nin planlarını hem de kendi planlarını hayata geçirmek üzere harekete geçmiştir. Oysa üstlendiği rolü oynamasının önünde ciddi tarihsel ve siyasal engeller bulunmaktadır.

Geçtiğimiz Ekim ayında, Gül’ün Erivan ziyaretiyle birlikte gündeme gelen Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin “normalleşmesi” meselesi, gerçekte 2 yıldır sessizce yürütülen ikili ilişkilerin bir sonucudur. Türkiye, Ermenistan’ın Batı’ya açılan kapısı haline gelerek bölgedeki nüfuzunu arttırmayı amaçlamaktadır. Bu politikalarını hayata geçirmeye çalışırken kullandığı söylem ise “Kafkasya’da barış ve huzur ortamının oluşturulması”dır. Hatırlanacak olursa bu gerekçeyle “Kafkas İstikrar ve İşbirliği Platformu” oluşturmaya girişilmiş, ancak Rusya ve ABD’nin bu platformu ciddiye almaması nedeniyle pek fazla sonuç alınamamıştı.

Türkiye yine de bu atağını devam ettirmiş ve Nisan ayının başında, bu kez de Ermenistan’la ilişkilerin “normalleştirilmesi” yönünde adımlarını hızlandırmıştı. Konu basına, “Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınır kapısı açılacak” şeklinde yansımış ve tartışmaların da merkezine oturmuştu. Aslında uzun zamandır devam eden görüşmelerin doğal sonucu olan bir adımın, bir anda kamuoyunun gündemine çıkması ve burjuva yorumcularla politikacılar tarafından hemen bir vaveyla koparılmasının sebebi ise sonradan anlaşıldı.

Amaç, Obama’nın 24 Nisanda kongrede Ermeni soykırımı tasarısı üzerine yapacağı konuşmada, “soykırım” sözcüğünü kullanmaması ve tasarının her sene olduğu gibi rafa kaldırılmasıydı. Obama’nın böylesine kritik ve bu denli ihtiyacı olduğu bir dönemde Türkiye’yi küstürecek bir şey yapması zaten beklenmiyordu, ama seçmenlerine verdiği sözleri ve seçim sonrasında yaptığı konuşmaları yalayıp yutması için elini rahatlatmak gerekiyordu. Nitekim kongre konuşmasından bir gün önce Türkiye ve Ermenistan’ın ortak bir yol haritası açıklamaları gereken etkiyi yaptı ve Obama da “soykırım” yerine, Ermenice “büyük felâket” kelimesini kullandı.

Fakat Türkiye’de bir yandan içerde muhalefet partilerinin milliyetçi ve şoven nutuklarla ortalığı ayağa kaldırması, diğer yandan da Azerbaycan’ın “küserek” Rusya’ya yanaşması üzerine, başbakan hemen harekete geçti ve kara sınırının açılması için öncelikle Dağlık Karabağ sorununun çözülmesi gerektiğini açıkladı. Böylece hükümet üzerindeki baskıyı hafifletmiş oldu, ama bu kez de Ermenistan’ın tepkisini aldı.

Türkiye’nin ikircikli davranmasının ve ABD’nin istediği ölçüde kararlı tutumlar sergilememesinin bir diğer nedeni de Rusya ile olan ilişkileridir. Rusya’yı hesaba katmadan Kafkasya’da siyaset yapmak mümkün değildir. Ve Rusya’nın giderek daha saldırgan bir siyaset izlediği de bilinmektedir. ABD’nin planlarının hayata geçmesi, Türkiye ile Rusya’yı kaçınılmaz olarak karşı karşıya getirecektir ki, Türkiye burjuvazisi henüz buna hazır değildir. Ayrıca Rusya’nın Yunanistan ve Kıbrıs’la olan ilişkilerinde izlediği geleneksel politikalar, geçmişte PKK ile geliştirdiği ilişkiler gibi bir dizi husus, Türkiye açısından ciddi önemdedir. Bu konularda Rusya gibi güçlü bir hasmı karşısına almayı istememektedir. Ek olarak, son dönemde Rusya ile gelişen ekonomik ilişkileri (Rusya, Almanya’dan sonra Türkiye’nin ikinci büyük ekonomik ortağı haline gelmiştir), sermaye yatırımlarını ve tüm bunların yarattığı olumlu havayı da sayabiliriz. Sonuç olarak Türkiye’nin çıkarları, ABD’nin çıkarlarının aksine, Rusya ile dalaşmayı değil dengeli bir politika izlemeyi gerektirmektedir. Bu siyaset ABD’nin planları açısından çok da işlevli değildir, fakat bölgede Türkiye’ye biçilen rolü üstlenebilecek bir başka ülke de yoktur.

Gelinen noktada, bahsi geçen “normalleşme” süreci tıkanmış gibi gözükse de, kapalı kapılar ardında yapılan anlaşmalar ve verilen sözler bilinmediğinden tam bir öngörüde bulunmak zordur. Bir yandan Rusya, diğer yandan Türkiye, Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki sorunu çözen taraf olmak istemektedir. Çünkü bunu yapabilen, aynı zamanda kendi çözümünü de kabul ettirmiş olacak ve nüfuzunu arttırabilecektir. Dolayısıyla mesele henüz sonlanmış değildir.

Kendileri yönetseler bütün halklar bir olur

Ancak işin bunlardan çok daha önemli bir boyutu, hiç tartışılmadan orta yerde durmaktadır. Utanmadan kendisine “barış elçisi” gibi şaşaalı sıfatlar biçen ve ilişkileri normalleştirmekten bahseden Türkiye burjuvazisi, sıra Ermeni soykırımının kabulü meselesine gelince bir anda değişmekte ve kırmızıçizgilerini çekivermektedir. Yüzlerce yıl bir arada yaşadığı, kaynaştığı, iç içe geçtiği, kültürünü aldığı bir halkın, üstelik de Anadolu’nun kadim halklarından birisinin, yani Ermenilerin 1 milyona yakınını katleden Türk egemenlerinin, daha bu tarihsel ayıbı kabul dahi etmeden, hesabını vermeden kendilerine “barış elçisi” demeleri ve ilişkileri normalleştirmekten bahsetmeleri düpedüz ikiyüzlülüktür.

Kuşkusuz işin bu yanı Türkiye burjuvazisinin umurunda değildir. Ama hem yaşanan onca acının bir çırpıda unutulmasını, silinip gitmesini, hem de bu tür tarihsel sorunların devletlerarası güç çekişmelerinde bir koz olarak kullanılmasının son bulmasını beklemek saflıktır. Ermenistan’la ilişkilerin “normalleşmesi”, yani sınır kapılarının açılması, ekonomik ve toplumsal ilişkilerin gelişmesi, iki ülke emekçilerinin de çıkarınadır. Ama bu yeterli değildir. Halkların kardeşliğine giden yoldaki önemli engellerden birinin kalkması için Türk egemen sınıfı geçmişteki günahlarının hesabını vermelidir.

Benzer bir konu da Dağlık Karabağ sorunudur. Burjuva basına, “Ermenistan ile sınır kapısının açılmasına engel” olarak yansıyan bu sorunda da, emperyalistlerin ve kapitalist devletlerin gerçekleri çarpıtan yaklaşımları sözkonusudur. Mesele, “Ermenistan 1993’te Dağlık Karabağ’ı işgal ettiği için sınır kapıları kapatıldı ve işgal bitmeden kapılar açılamaz” şeklinde gündeme getirilmiştir. Oysa ne Ermenistan’ın Dağlık Karabağ’ı işgali söz konusudur ne de sınırların kapatılması sadece bu hususla ilgilidir.

Konunun tarihsel arka planına kısa bir göz gezdirmek bile, işin özünü anlamaya yeterli olacaktır. Dağlık Karabağ olarak adlandırılan bölge, daha 1923 yılında özerklik kazanmış ve bu durumu 1989’da Azerbaycan tarafından özerkliğin reddine kadar devam etmiştir. Bölgeye özerkliğin verilmesinin sebebi, Azerbaycan sınırları içinde olmasına rağmen Ermeni nüfusunun %70 civarında olmasıydı. Ancak 1989 yılında, SSCB’nin dağılma sürecinde, Azerbaycan bağımsızlığını ilan etti ve hemen ardından da Dağlık Karabağ’ın özerkliğini kaldırdığını açıkladı. Bunun üzerine başlayan etnik çatışmalar, 1991’de Ermenistan’ın bu bölgeyle sınırları arasında kalan koridorda yer alan 6 beldeyi işgal etmesiyle Azerbaycan’la Ermenistan arasında bir savaşa dönüşmüş ve savaş 1993’te sona ermiştir. Bu süreçte her iki taraftan da çok sayıda insan hayatını kaybetmiş, yüzbinlerce Azeri topraklarını terk etmek zorunda kalmış ve karşılıklı etnik temizlik operasyonlarına girişilmiştir. Ancak Ermenistan asıl olarak Dağlık Karabağ’ı değil, Dağlık Karabağ’ın etrafında yer alan bir tampon bölgeyi işgal etmiştir. Bu işgal sürecinde Rusya da, bağımsızlığını ilan etmiş olmasına karşın kendi cenahında yer alan Ermenistan’a yardım etmiştir. Türkiye ise Dağlık Karabağ’ın değil, geçiş koridorlarının işgal edilmesini gerekçe göstererek 1993’te Ermenistan’la sınır kapılarını kapatmıştır.

Bu özet bilgiden de anlaşılacağı üzere, sorunu yaratanlar halkların kendileri değil, egemen sınıfların çıkar çatışmalarıdır. Bugün de aynı çıkar çatışmaları ve planlar yüzünden sorunlara halkların yararına çözümler getirilememekte ve aksine halklar arasında husumet tohumları yeşertilmeye çalışılmaktadır. İster ABD ve Rusya gibi emperyalist güçler olsun, isterse de Türkiye, Azerbaycan veya Ermenistan gibi kapitalist devletler, hepsinin de asıl derdi mevcut sorun üzerinden kendi çıkarlarını hâkim kılmaktır. Her bir güç, meseleyi kendi lehine çarpıtmakta ve milliyetçi-şoven yaklaşımlarına payanda etmektedir. Yoksa halkların kendilerine bırakılsa sınırların açılması da, ulusal yahut etnik sorunların çözümü de son derece kolay meselelerdir.

Emperyalist planların hayata geçmesi, zaten varolan sorunlara yeni sorunlar ekleyecektir. Bu planlar, halkların kendi kaderlerini tayin etmesine dayalı çözümler içermediklerinden, getirilen her çözüm son tahlilde suni ve tepeden kalmaya mahkûmdur ve geçici olacaktır. Ayrıca emperyalist-kapitalistlerin arasındaki çıkar çatışmalarının sonu da olmadığından, her daim yeni sorunlar kışkırtılacak ve halklar birbirine düşürülmeye çalışılacaktır. Yıllarca özerk olarak varolmuş ve sonra da bağımsızlığını ilan etmiş Dağlık Karabağ’ın, Ermenistan dâhil hiçbir ülke tarafından tanınmamış olması buna örnektir. Güya sorunun çözümü amacıyla taraflar bir araya gelmekte, ABD, Rusya, Fransa gibi emperyalist güçler işin içine burunlarını sokmakta, ama halkların talepleri kaale alınmamaktadır. Benzer biçimde, Gürcistan sınırları içindeki Abhazya, Osetya ve Acaristan’ın durumları da farklı değildir. Hepsinden önemlisi, Ermenistan’ı Dağlık Karabağ’ı işgal etmekle suçlayan ve sınırları dışındaki halkların hakları konusunda pek “demokrat” olan Türkiye burjuvazisi, sıra kendi iç meselesi olarak gördüğü Kürt sorununa geldiğinde bir anda en âlâ sömürgeci güce taş çıkartacak denli gaddarlaşmaktadır.

Bu gerçekler apaçık ortadayken, halkı kendi yanlarına çekmek için icraatlarına türlü kılıflar uyduran burjuva devletler, gerçek niyetlerini sürekli olarak halktan gizlemektedirler. Perde arkasında gizli anlaşmalar yapıyor, insanların hayatı üzerinden oyunlar oynamaya devam ediyorlar. Gürcistan ile Rusya arasındaki birkaç günlük savaşın bilânçosu hâlâ hatırlardayken, masum insanların hayatını zerre kadar önemsemediklerini göstermek istercesine, Gürcistan’da askeri tatbikatlar yapıyor, birbirlerini kışkırtıyor, darbeler tezgâhlıyorlar. Diplomatik görüşmelerin içerikleri bir sır gibi saklanıyor.

Tüm bu düzmece “barış” gösterilerinin ve parodilerinin ortaya koyduğu bir olgu da, diplomatik yöntemlerin ne kadar etkisiz kaldığı ve emperyalist-kapitalist güçlerin planlarını hayata geçirmek noktasında giderek daha sık askeri güce başvurmak zorunda kaldıklarıdır. Başta ABD ve Rusya gibi emperyalist güçler olmak üzere, ne AB’nin ne Türkiye’nin ne de bir başka devletin sorunları çözmek için başlattıkları diplomatik girişimler sonuç veriyor. Her seferinde, önce askeri güçlerin devreye girmesiyle fiili bir durum yaratılıp ardından ona uygun politikalar geliştirilmek zorunda kalınıyor. Kafkaslar’ın yanı sıra Irak’ta, Afganistan’da ve son olarak da Pakistan’da yaşanan süreçler buna örnektir.

Tarihin sürekli gösterdiği gibi, emperyalist planların hayata geçmesi son derece acılı ve kanlı süreçlerin yaşanması anlamına geliyor. Egemenler “demokrasi” ve “barış” gibi kavramları örtü olarak kullanmaya çalışsalar da, Ortadoğu’da ve diğer paylaşım alanlarında yaşananlar gerçeklerin görülmesi bakımından yeterlidir. Oysa bölge halklarının barışa, huzura ve müreffeh bir yaşama fazlasıyla ihtiyacı vardır. Kafkasya’nın son 200 yılı büyük altüst oluşlarla, savaşlarla, katliamlar ve soykırımlarla, kitlesel ve zorunlu göçlerle, yoksulluk ve açlıkla, büyük acılarla doludur. Emekçi sınıflar kendi kaderlerini ellerine almadıkça da bu durum değişmeyecektir.



[*] Aslında Güney Kafkasya demek daha doğrudur, çünkü bahsi geçen 3 ülke bu coğrafyada yer almaktadır. Kuzey Kafkasya ise tamamen Rusya Federasyonu sınırları içerisindedir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 51, Haziran 2009