Navigation

Bir Oportünistin “Marksizm ve Devlet” Sorununa Yaklaşımı (I-II)

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

1.bölüm

Marksist harekette oportünizm nitelemesi, ilkeli bir devrimci siyasetin yerine fırsatçı bir politik çizgiyi ikame edenler için kullanılıyor. İşçi hareketinde oportünizm, işçi-emekçi kitlelerin temel tarihsel çıkarlarını, kesimsel faydacılık ve kolay yoldan siyasal başarı kazanmak uğruna feda etmek anlamına geliyor. Sınıf mücadelesinde önemli karar anları geldiğinde, zor görünen devrimci yolu tutmayı göze alamayıp, düzen içi siyasal çözümler üretmeye çalışmak oportünizmin temel özelliğini oluşturuyor. Oportünizm bir eğik düzleme benziyor, bir kez bu yola girildiğinde dur durak olmuyor. Bu nedenle fırsatçı siyasetin Marksist harekete uzanan izdüşümleri de, zamanla derinleşen bir oportünizm üretiyor ve oportünist siyasetçiler giderek ince ve sinsi bir oportünizmde ustalaşıyorlar.

İster kaba ister ince çeşitlemelerinden olsun, oportünizm söz konusu olduğunda değişmeyen bir gerçeklik vardır. Oportünizm, gerek ulusal gerek enternasyonal düzeyde her zaman işçi hareketini devrimci yoldan saptırmış ve güçsüz düşürmüştür. Marksist harekette dünden bugüne çeşitli örneklerine tanık olduğumuz oportünist siyasetler incelendiğinde, tümünün ortak özelliğinin devrimci eleştiriye kulak asmamak olduğu görülecektir. Oportünistler kimi zaman köşeye sıkıştıklarında genel devrimci doğruları kabul edermiş gibi görünseler de, fiiliyatta siyasetlerini yine bildikleri oportünist tarzda yürütmeye devam etmektedirler. O yüzden de oportünizm genelde önlenemez yükselişler sergileyen bir niteliğe sahiptir. Oportünizm konusunda son derece kısa bir özet biçiminde sıralamaya çalıştığımız bu özellikleri daha anlaşılır kılacak olan, kuşkusuz bazı somut örneklerin verilebilmesidir. İşte bu bakımdan çarpıcı bir örnek olarak, oportünizmin Alan Woods liderliğindeki IMT (International Marxist Tendency: Enternasyonal Marksist Eğilim) özelinde tanık olduğumuz yükselişini ele alabiliriz.

Geçmiş tarihlere uzanan kökleri bir yana bırakılacak olursa, IMT, 80’li yıllarda İngiltere’de maden işçilerinin ünlü grevleri sırasında yürüttüğü çalışmalarla tanınan Troçkist Militant grubunun içinden çıkmış bir çevredir. Militant grubu 90’larda bir iç bölünme neticesinde iki parçaya ayrılmıştır; Ted Grant ve Alan Woods liderliğinde yapılanan parçası bugün enternasyonal düzeyde IMT adı altında varlık sürdürmektedir. Açık ki 2004 yılı IMT açısından, devrimci siyasetle bağdaşmayan eğilimlerin açılıp saçılarak dışa vurmaya başladığı esaslı bir dönüm noktası niteliği taşır. Bu yıl içinde Alan Woods’un, bilhassa Venezuela’da yaşanan gelişmelere, Chavez’e ve Chavezci rejime yaklaşım vesilesiyle sergilediği oportünizm ve reformizm artık gizlenemez biçimde açığa çıkmıştır. Militant grubunun tarihi kurucusu olan Ted Grant’ın 2006 yılında ölümüyle birlikte de, Alan Woods, Chavez’le dostluğu en başa alan ve Küba gibi bürokratik rejimlere de artık dostluk elini uzatan bir siyasetin liderlik koltuğuna gömülüvermiştir.

Bu noktada hemen en başta vurgulamamız gereken bir husus var. Biz bu konuya, uzun yıllar boyunca Troçkist hareket içinde yapılanmış olan çevrelerin artık bıktırırcasına yineleyip durdukları birtakım suçlamaların tekrarı temelinde yaklaşmıyoruz. Zira Marksist Tutum örneğinde olduğu üzere, gerek Stalinizm gerekse Troçkizm bağlamında geçmiş dönemlerde yaşanan deneyimlerin teorik ve pratik derslerinden köklenen ve kendini yeni bir tarihsel dönemde daha en baştan devrimci Marksizmin doğruları üzerinde inşa etmeye çalışan bir çevre açısından bu tür suçlamalar belirleyici bir önem taşımıyor. Çeşitli vesilelerle vurgulamaya çalıştığımız gibi, bizce Troçki’nin devrimci varlığı ile onun ölümünden sonra biçimlenen Troçkist hareket siyasi ve yapısal özellikleriyle birbirinden farklı bir nitelik içeriyor. Bu farklılık, günümüzde devrimci proleter temellerde gerçekleşecek siyasal yapılanma sorununu da doğrudan etkilemektedir.

Çok açıktır ki, kimi hatalı yaklaşımlarına karşın, Troçki Rus devrim sürecinde ve enternasyonal düzeyde önemli bir devrimci rol oynamış tarihsel liderlerden biridir. Ne var ki konu Troçkist hareket olduğunda durum biraz farklıdır ve bizce bu konuya titiz bir devrimci irdeleme temelinde yaklaşmak gereklidir. Zira Troçki’nin ölümünden sonra Troçkist hareket onun sahip çıktığı Leninist-Bolşevik çizgiden uzaklaşmış, kendi içinde küçük-burjuvaca çekişmeler temelinde parçalanmış ve neticede devrimci Marksizmin enternasyonal düzeyde temsilcisi olabilecek bir gelenek yaratamamıştır. İşte bu açıdan, günümüzde devrimci Marksizm temelinde yapılanmak isteyen siyasal çevrelerin, kendilerini Troçkist olarak nitelemesi ya da mevcut Troçkist geleneği olduğu gibi sahiplenerek onun parçalarından biri olması devrimci bir zorunlulukmuş gibi ortaya konamaz.

Bu gerçeklik, günümüzde yeni bir enternasyonalin inşa çabasının nitelik ve tarzını da doğrudan etkileyecek önemli bir faktördür. Ayrıca, Stalinist rejimlerin çöküşü hiç de Troçkistlerin iddia ettikleri gibi Troçkizmin tarihsel yükselişine yol açmamış, tersine Troçkistlerin zaaflarını büsbütün açığa vurmuştur. Bunu kabule yanaşmayan Troçkist çevrelerin, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra kendi hatalı yönleriyle yüzleşip hesaplaşmaktan kaçınmaları ise, işçi sınıfının devrimci enternasyonal mücadelesi bakımından büyük bir olumsuzluktur. Bu noktada zorunlu devrimci görevlerden kaçış, günümüzde enternasyonal düzeyde yeni ve sağlıklı siyasal sentezlerin oluşumunu da engelleyen başlıca etkenlerden birini oluşturuyor.

Böylece çeşitli Troçkist çevrelerin pratikteki tutumları, Troçkist hareketten gelmeyen fakat devrimci Marksizm temellerinde yeni sentezleri savunan çevreler açısından tamamen hayal kırıcı olmaktadır. Bizim tanık olduğumuz ölçüde, özellikle 2004 yılından itibaren pratikteki siyasal tutumlarıyla oportünizme demir atmakta kararlı olduğunu kanıtlayan IMT liderliği de bu duruma somut bir örnektir. IMT özelinde bizi esas ilgilendiren, gündemimize girdiği andan itibaren doğrudan sıkı bir eleştiriye tâbi tuttuğumuz, onay vermediğimiz ve neticede bizim tamamen dışımızda gelişen bu oportünizmdir. Bunun ötesinde, ister IMT ister bir başka Troçkist çevre söz konusu olsun, uzun yıllar boyunca Troçkist hareket içinde farklı çevreler arasında yürümüş olan çekişme ve suçlamalar bizi doğrudan siyasal bir taraf olma bağlamında hiç mi hiç ilgilendirmiyor.

Aşikâr olan bir gerçeklik var. Günümüz sosyalist siyaset kulvarında ulusal ve enternasyonal düzeyde çeşitli çevre ve örgütlerin açılım ve yorumlarının niteliği, devlet ve devrim gibi belirleyici konularda Marksist doğruların çarpıtılmadan ele alınıp alınmadığının test edilmesiyle belli oluyor. IMT liderliğinin ve Alan Woods’un bu sınavdan geçebildiğini söylemek ise kesinlikle mümkün değil. Tam tersine, Chavez gibi liderlere destek sunma ve onların takdirini toplama (!) sevdası yükseldikçe, oportünizm de kaçınılmaz bir yükseliş kaydediyor ve bu gidişat Woods’u Marksizmin temel ekseninden uzaklaştırdıkça uzaklaştırıyor.

Devlet sorununda sergilenen oportünizm

Marksist harekette oportünist kayışlar dün de bugün de kendini en çarpıcı biçimde devlet sorununa yaklaşımda ele vermektedir. Alan Woods’un “Marksizm ve Devlet” adıyla IDOM’da (In Defence Of Marxism sitesi) üç bölüm halinde yayınlanan Aralık 2008 tarihli yazısı da işte bu açıdan ele alınmayı hak ediyor. Bu yazıda açıkça gözler önüne serildiği üzere, önce Marksizmin bazı genel doğruları kabul edilir görünmekte, ancak daha sonra çeşitli bahanelerle, ama-fakat-lâkinlerle bu doğruların altı oyulmaktadır. Woods’un yazısından aktaracağımız bazı satırlar eşliğinde bu durumu örneklemeye çalışacağız.

Önce çok kısaca Marksizmin dünden bugüne uzanan bazı temel doğrularından söz edelim. Bilindiği üzere, Marksizm devlet sorununu kapsamlı biçimde ve bilimsel temellerde açıklığa kavuşturmuştur. Devlet nihayetinde eli silahlı adamlardan oluşur ve devlet mekanizması egemen sınıfın diğer sınıfları ezme aracıdır. Burjuva egemenliği ancak işçi sınıfı tarafından yıkılabilir; çünkü işçi sınıfı, ekonomik varoluş koşulları nedeniyle bu tarihsel görevi başarma olanağına ve gücüne sahip yegâne sınıftır. Sınıflı toplumlar tarihinin ortaya koyduğu gibi, zor yeni topluma gebe her eski toplumun ebesidir. Yazısında Marksizmin devlet konusundaki bu tür genel doğrularından hareket ettiği izlenimi veren Woods, “işçi sınıfının toplumu dönüştürmek için harekete geçtiğinde, kaçınılmaz olarak mülk sahibi sınıfların direnciyle karşılaşacağını ya da bu direncin belli koşullar altında bir iç savaşa neden olacağını asla hiçbir zaman inkâr etmedik” der. İş bu kadarıyla kalsa ortada bir sorun olmayacaktır. Ancak iş bununla bitmemekte, tam tersine “asıl iş” ve oportünizmin hüneri işte bu noktadan sonra başlamaktadır.

Woods bu meyanda bir hüner sergilemeye girişirken, önce kendisine yine Marksizmin işaret ettiği genel bir doğruyu siper edinecektir. İlkin okuyucunun dikkati, itiraz etmeye gerek olmayacak bir hususa çekilir: “Ücretle geçinen sınıf yalnızca sayı olarak büyümemiştir, aynı zamanda mücadele etme potansiyeli olarak da büyümüştür. Modern koşullarda düzgünce örgütlenen bir genel grev, özellikle de dünyanın ekonomik olarak daha gelişmiş bölgelerinde yer alan bir ülkenin ekonomisini tamamen durma noktasına getirir. Sorunun bam teli örgütsel ve politik olarak işçi sınıfının hazırlık düzeyi ve onun önderliğidir.”

İyi de, buradan hareketle Woods’un varmak istediği yer neresidir? İşte asıl sorun budur! Zaten Woods da, “yukarıda anlattıklarımızdan ne tür genel sonuçlar çıkarabiliriz?” diyerek, okuyucuyu Marksizmden uzaklaştıracak bir yolculuğa çıkartacaktır. Woods bu noktada okuyucunun gözünü boyayabilecek iki gerekçe ileri sürer. Bunlardan birincisi, zamanla kentleşme düzeyinin artması ve endüstride ileri tekniklerin daha fazla kullanılmasıyla birlikte, devrimin başlangıcında işçi sınıfının kendini geçmişe oranla daha uygun bir pozisyonda bulacağı savıdır. Woods’un ikinci savı ise, güçlü bir devrimci partinin kendi programına işçi sınıfının desteğini ve silahlı kuvvetlerin tabanının sempatisini kazanmadaki başarısı arttıkça, egemen sınıf direncinin de daha çabuk kırılacağı ve daha az şiddet, daha az can kaybı olacağıdır. Böylece Woods, okuyucuyu ulaştırmak istediği noktaya taşır. Woods’un bu seyahatten muradı, günümüzde sosyalizme barışçıl geçişin, bir başka ifadeyle devrimin barışçıl yoldan ilerlemesinin geçmişe oranla daha mümkün olduğu görüşünü zihinlere nakşedebilmektir.

Bu yüzden, “Marksizm ve Devlet” başlıklı bir yazıyı Woods ağırlıklı olarak toplumun barışçıl yoldan dönüşümü konusuna hasretmiştir. Özellikle de İngiltere başta olmak üzere (ne tesadüf değil mi?!), çeşitli kapitalist ülkelerde işçilerin siyasal iktidarı barışçıl bir yoldan (siz parlamenter yoldan diye okuyun!) fethedebileceği düşüncesi sinsi bir biçimde empoze edilmeye çalışılır. Emperyalizm çağı öncesinde İngiltere ve Amerika’nın özgün koşullarından hareketle, Marx’ın sosyalizme “barışçıl geçiş” konusuna değindiği doğrudur. Fakat Woods bu konuyu, artık o koşulların ortadan kalkmış bulunduğu ve tamamen farklı özelliklere sahip günümüz dünyasına taşımaktadır. İnandırıcı olabilmesi için de, bugünün koşullarında geçerli görünen kimi gerekçeler ileri sürmeye ihtiyacı vardır. İşte bu nedenle yazısının kurgusunu, işçi sınıfının ve onun örgütlerinin büyüyen gücü üzerine oturtacaktır. Woods’a göre, özellikle 1945’ten sonra üretici güçlerin gelişmesiyle birlikte hemen her yerde işçi sınıfı devasa güçlenmiş ve sınıfsal denge nesnel olarak proletarya lehine dönmüştür. Marx’ın zamanında işçi sınıfı yalnızca Britanya’da toplumun çoğunluğunu oluştururken, günümüzde proletarya tüm ileri kapitalist ülkelerde toplumun belirleyici çoğunluğu haline gelmiştir. Keza vaktiyle toplumsal gericiliğin rezervuar kitlesini oluşturan köylülük, neredeyse yok olmuştur.

Woods nesnel bir hakikatten, yani işçi sınıfının büyümesinden tamamen keyfi ve spekülatif bir sonuç türetmekte ve günümüzde barışçıl geçiş olanağının arttığını iddia etmektedir. Oysa bu konu daha yıllar önce “Devlet ve Devrim”de Lenin tarafından ele alınmış, bambaşka ve elbet bilimsel ve devrimci bir tarzda yorumlanmıştır. Marx’ın, örneğin 1852 yılında burjuva devlet aygıtının parçalanması gereğini ifade etmesinin üzerinden uzun yıllar geçmiştir ve bu zaman zarfında proletarya alabildiğine büyümüştür. Peki, bu gerçeklikten Lenin’in çıkarttığı devrimci sonuç ne olmuştur? Hiç kuşku yok ki, dünya tarihinin proleter devrimini 1852’de olduğundan çok daha geniş bir ölçüde devlet makinesinin yıkılması ereğiyle tüm güçlerini toplamaya götürdüğünü vurgular Lenin.

Woods ise, zaman içinde gerçekleşen değişimin ileri kapitalist ülkelerde iktidarın barışçıl yoldan ele geçirilmesini (parlamenter geçişi!) mümkün kılan bir nesnel temel döşediğine inanmamızı arzular. Bir zamanların büyük oportünisti Kautsky’nin ruhuna rahmet okutmak istercesine, günümüzde işçi devriminin, devrimci zora başvurmayı gerektirmeden sosyalizme ilerleyebileceği yanılsamasını yerleştirmeye çalışır. Böylece devrim devrim olmaktan çıkartılıp parlamenter yoldan bir “işçi hükümeti” kurulmasına indirgenirken, işçi sınıfının en önemli devrimci görevi (eski devlet aygıtının kırılıp parçalanması) gündemden düşürülür. Şimdi gel de, bu önemli konudaki uyarılarıyla yıllar öncesinden bugüne seslenen Lenin’i bir kez daha hatırlama!

Lenin yine “Devlet ve Devrim”de önemli bir hususa işaret etmiştir. Sınıf mücadelesinin yerine sınıf uzlaşmasını geçiren sözde sosyalistler, sosyalist dönüşümü de sömürücü sınıf egemenliğinin alaşağı edilmesi biçiminde algılamamakta ve o tarzda savunmamaktadırlar. Onlar bu dönüşümü, egemen azınlığın, görevlerinin bilincine sahip çoğunluğa barışçıl bir boyun eğmesi biçiminde tasarlamaktadırlar. Oysa Lenin’in de vurguladığı gibi, 19. yüzyıl sonunda ve 20. yüzyıl başında İngiltere’de, Fransa’da, İtalya’da ve diğer bazı ülkelerde burjuva hükümetlere “sosyalist” katılma deneyi, her zaman emekçi sınıfların çıkarlarına ihanet sonucunu doğurmuştur. Ne var ki, anlaşılan bu tür tarihi deneyimlerin verdiği dersleri ve de Lenin’in uyarılarını unutmak Woods’un işine gelmektedir!

Lenin “Devlet ve Devrim”de, işçi sınıfının devrimci iktidarının kurulabilmesi için üstesinden gelinmesi gereken olmazsa olmaz bir göreve, vaktiyle Marx ve Engels’in açıklığa kavuşturmuş olduğu tarihi bir göreve de dikkat çeker. Belirttiği üzere, devrimci zora dayanan devrim olmaksızın burjuva devlet yerine proleter devleti geçirmek tamamen olanaksızdır. Marx’ın Fransa’da iç savaş deneyiminin çözümlenmesinden yola çıkarak ifade ettiği gibi, işçi devriminden önceki bütün devrimler devlet makinesini olduğu gibi alarak yetkinleştirmişler ve güçlendirmişlerdir, oysaki onu kırmak ve parçalamak gerekir. İşte geçmişteki ve günümüzdeki bilumum oportünistlerin unutmaya ya da açıkça yok sayamadıklarında çarpıtmaya yeminli oldukları tarihsel ders budur.

Woods’a göre, Fransa ve diğer ülkelerde köylülüğün yok olması, geçmişte Bonapartist ve faşist gericiliğin rezervuarı kitlenin zayıflaması bakımından son derece önemlidir. Tek başına bu gerçekliğin gericiliğin gündemden düşmesi sonucunu getiremeyeceğini belirterek, haklı eleştirilere karşı önlemini alır Woods. Ama diğer yandan ise, uzun bir süredir çeşitli çözümlemelerine serpiştirdiği üzere Avrupa’da faşizm yolunun kapalı olduğunu vurgulamaya pek meraklıdır. Günümüzdeki durumun iki dünya savaşı arasındaki dönemden tamamen farklı olduğunu söyler: “O dönem faşistler, öğrenciler de dâhil olmak üzere köylülükte ve küçük-burjuvazide kitlesel rezervlere sahiptiler. Bütün bunlar şimdi değişmiştir. Köylülüğün yok olmasıyla ve beyaz yakalıların –öğretmenler, memurlar, banka çalışanları vb.– büyük bir kesiminin proletaryaya daha yakın olmasıyla işçi sınıfı bin kat daha güçlüdür. Bu şartlar altında burjuvazi açık bir diktatörlük için hamle yapmadan önce iki kere düşünmek zorundadır. Eğer emek hareketi gerçek sosyalist politikalarla donanırsa bu tür bir hamle burjuva egemenliğinin tamamen yıkılmasına neden olabilir.” Belli ki, oportünizmin yaratmaya çalıştığı dünyada nesnel hakikatlerle kasıtlı öznel yorumlar iç içe geçirilmiştir. Bir yandan gerçekçi analizler yapıldığı izlenimi verilirken, diğer yandan işçi sınıfının bilinci, sınıfın büyümüş olması nedeniyle neredeyse kendiliğinden gerçekleşecek bir “kolay devrim” vaadiyle bulandırılmaktadır.

Kendi eksiğini başkasının suçuyla örtme

Woods’a göre bu “kolay” ya da “barışçı” devrimin olasılıktan gerçekliğe dönüşememesinin nedeni, işçi hareketini tamamen güçsüz düşüren siyasetlerin tutumudur. Bu yüzden şöyle der: “Sendika ve reformist liderler ellerindeki devasa gücü toplumu değiştirmek için kullanmaya hazır olsalar toplumun barışçıl bir yoldan dönüşümü tamamen mümkün olurdu. İşçi liderleri bunu yapmazlarsa kan gövdeyi götürebilir ve bu da tamamen reformist liderlerin sorumluluğundadır. … Sendika liderlerinin, Stalinistlerin ve reformistlerin desteği olmadan kapitalist sistemin bir an bile yaşama şansı yoktur.” Sendika bürokratlarının, Stalinistlerin, reformistlerin işçi sınıfı mücadelesine büyük zararlar verdiklerini işçiler nezdinde sergilemek ve bu can yakıcı gerçekler konusunda işçileri bilinçlendirmek kuşkusuz devrimci bir görevdir. Kapitalist sistemin sadece açık baskı ve eli silahlı adamlar sayesinde ayakta durmadığı, işçi sınıfının bilincini bulandıran bürokratların, reformistlerin kapitalist düzene yaşam olanağı sağladığı son derece aşikârdır.

İşte Woods kendi siyasi tarzına damgasını basan sinsi oportünizmini bu gibi genel doğruların ardına saklamaktadır. Evet, işçi sınıfı kapitalizmin tarihi boyunca sendika bürokratlarının ve reformist liderlerin ihanetlerinin bedelini nice can ve kan kaybıyla ödemiştir. Ne var ki, bu gerçekliğin ifadesi günümüzde barışçıl geçişin daha güçlü bir olasılık olduğu yolunda hiçbir nesnel dayanak oluşturamaz. Bu tür yaklaşımlar yalnızca malûmun ilanından ibaret kalırlar. İşçi hareketini devrimci yolundan saptıran sendika bürokratlarının veya sözde sosyalist liderlerin tarihsel rollerini, kapitalist düzenin işçi hareketini ezmesine yardımcı olma yönünde oynayacakları çok açıktır. O nedenle, bu düzen yanlısı güruhun başka yönde davranabilecekleri kurgusuyla, okuyucunun beynine barışçıl geçiş düşü zerk etmek asla masumane bir tutum olarak kabul edilemez.

Aslında bu tutum, Alan Woods ya da aynı siyasal kulvarda hareket eden benzeri sosyalist liderlerin yıllardır zihinlere yerleştirdikleri sakat bir yaklaşım tarzının tezahürüdür. Bu tarz-ı siyasetin başlıca yamukluğu, işin gerçeğinde ancak ve ancak devrimci bir önderliğin üstlenebileceği görevleri hep bir başkasından beklemektir. Fırsatçı siyasetçiler, işçi sınıfını başarısızlıklara ve nice kayıplara sürükleyeceği daha baştan belli olan kişi ya da çevreleri suçlamakla yetinip, devrimci görevlerin yükünden kurtulmaya çalışırlar. İşlerine geldiğinde mangalda kül bırakmayıp, nasıl anlı şanlı bir gelenek ya da enternasyonal örgütlülük yarattıklarıyla böbürlenenler, sıra günümüzün temel devrimci görevlerini gerçekleştirmeye geldiğinde suçu hep başkalarında aramaktadırlar. Bu zihniyet Woods’un satırlarında şu şekilde dile gelir: “İşin doğrusu, bu görevi başaracak bir devrimci parti olsaydı son 70 yıl boyunca Almanya, İngiltere, İspanya, İtalya ve Fransa’da işçiler iktidarı birçok kez alabilirlerdi. Birçok devrimci fırsat reformizm ve Stalinizmin ihanetleri sonucu kaçırılmıştır. Önderliğin bu suçlarını işçi sınıfı kanıyla ödemek zorunda kalabilir.”

Günümüzde barışçıl geçişin geçmişe oranla daha mümkün olduğu yolundaki görüşün bir diğer problemli yönü ise, kapitalist gelişmenin yarattığı sonuçların mekanik determinist tarzda yorumlanmasıdır. Evet, zaman içinde işçi sınıfı büyümüş ve mücadele potansiyeli artmıştır. Fakat potansiyel ile realiteyi karıştırmak devrimci mücadelede yıkıcı sonuçlar doğuracak bir siyasal körlük anlamına gelir. Zira mücadele potansiyeli, ancak sağlam bir örgütlülük, doğru bir önderlik ve devrimci taktikler sayesinde kuvveden fiile çıkartılabilir. Oysa günümüzün temel sorunu, zaten bu bağlamda henüz üstesinden gelinememiş olan kahredici zafiyettir. Bunun yanı sıra, dünden bugüne geçen zaman içinde burjuvazi boş durmamış ve kapitalist devletin baskı aygıtlarını fazlasıyla tahkim etmiştir. Öte yandan burjuvazi, ideolojik alanda da işçi sınıfının bilincini karartacak ve böylece onu mücadeleden alıkoyacak nice ince yöntem ve araç geliştirmiştir. Çürüyen kapitalizmin giderek kitleleri genel bir akıl tutulmasına maruz bıraktığı açık değil midir? Kapitalist devletlerin, işçi sınıfı ve emekçiler üzerinde geçmişe oranla çok daha acımasız bir baskı aygıtı oluşturduğu inkâr edilebilir mi?

Gerçek durum buyken, Woods, “devrimci bir programın silahlı kuvvetler tabanında daha çok destek bulacağı” gerekçesini öne çıkartarak, okuyucuya Venezuela örneğini kendi yorumladığı tarzda hatırlatmak istemektedir. Bu siyaset, burjuva ordunun içinden çıkan ve küçük subaylar nezdinde önemli desteğe sahip bulunan Chavez liderliğindeki Venezuela’da, devrimin Chavez’le birlikte ve eski devlet aygıtı kırılıp parçalanmaksızın ilerleyebileceği düşünü yaratmıştır. Woods ve IMT liderliğinin Venezuela’daki devrimci sürece yaklaşımında açıkça örneklendiği üzere, devlet aygıtını yıkacak Marksist devrim anlayışı bulandırılmış ve yerine “devletin kötü bürokratlardan temizlenmesi” gibi tamamen oportünist ve reformist bir anlayış ikame edilmiştir. Devlet sorununa Marksist tarzda yaklaşılmadığını gözler önüne seren bu örnek, IMT çevresinin genelde devlet ve sosyalizm ilişkisi konusunda öteden beri sorunlu yönlere sahip bulunduğunu hatırlatıyor.

Daha önce çeşitli kereler dile getirmeye ve vurgulamaya çalıştığımız bir husus var. Devlet sorununun Marksist kavranışının bulandırılması konusunda (örneğin devletçilikle sosyalizmin birbirine karıştırılması) sabıkalı olan yalnızca Stalinist çevreler değildir; kimi Troçkist çevrelerin de bu konudaki yaklaşımları tamamen sakattır. Unutulmamalı ki, sınıfsız toplumun ilk basamağı olan sosyalizm aslında devletsiz bir toplumsal düzeni ifade eder. Bu Marksist kavrayışın dışına taşıp, güçlü bir devletle bürokratik bir planlamayı çiftleştirerek icat edilen “sosyalizm” anlayışları ise eninde sonunda Stalinizm benzeri ulusal kalkınmacı-devletçi bürokratik rejimleri savunmaya varır. Nitekim vaktiyle Sovyetler Birliği’ndeki Stalinist bürokratik rejimi haklı temellerde eleştiren Troçki’nin mirasçısı olduğunu iddia eden Woods’un, bugün Küba’daki bürokratik rejimi savunuyor olması yeterince düşündürücü değil midir?

Bu noktada sözü tek bir yazı kapsamında fazlaca uzatmak mümkün olmadığından, burada IMT’nin bu tür oportünist yaklaşımlarına çeşitli vesilelerle eleştiriler yöneltmiş olduğumuzu hatırlatmakla yetinelim. Diğer konulardaki eleştiri ve görüş farklılıklarımız bir yana, IMT liderliğinin Venezuela siyasetine ilişkin eleştirilerimiz 2003 yılından itibaren, yani henüz yolun başındayken açık ve net biçimde ifade edildi. Chavez’in siyasal rolünün abartılması ve Venezuela’daki proleter devrimci unsurların Bolivarcı hareket içinde eritilmek istenmesi gibi noktalarda gereken erken uyarılar yapıldı.

Fakat IMT liderliği bu tür eleştirilere rağmen bildiği yolda ilerlemeyi sürdürdü. Alan Woods, Venezuela’da kitlelerin Chavez’i desteklediği bahanesinin ardına sığınarak, Chavez’i giderek daha da fazla öne çıkartan ve ona “tarih yapan kişi” olarak övgüler yağdıran bir siyasal çizgi inşa etti. Oysa Venezuela’da ciddi bir devrimci durum mevcuttu ve Chavez devrimci mücadele içindeki işçi-emekçi kitlelerin siyasal iktidarı fethetmek üzere ilerleyebilmelerinin önüne dikilmiş bir engeldi. Gerçeklik buyken, IMT liderliği neredeyse bütünüyle devlet başkanı Chavez’in propagandasına endeksli bir “Hands off Venezuela” kampanyası başlattı. Gerçekte Venezuela’da yaşanan henüz “devrimci bir durum” iken, Alan Woods’un yazılarında bu, gerçekleşmiş bir “devrim” olarak yansıtılıyordu. Woods’a göre Chavez “tarih yapan kişi”, Venezuela’da yaşanan ise “Venezuela devrimi” idi!

Asla doğru bulmadığımız ve bize yabancı bu siyasi çizgi, oportünizmin ve reformizmin günün can yakıcı gerçeklerinden kaçışının hem vesilesi hem de açık bir ifadesidir. Bugün Venezuela’da ve diğer Latin Amerika ülkelerinde toplumu devrimci dönüşüme uğratabilecek yegâne unsur, devrimci işçi sınıfının örgütlü hareketidir. Günümüzün somut koşullarında Venezuela’da (ya da benzer devrimci durumların yaşandığı diğer Latin Amerika ülkelerinde) işçi sınıfı henüz bu önderlik konumundan uzak bulunuyor ve kitleler Chavez’i destekliyorlarsa, devrimci bir örgütlülük Chavez’in övülmesiyle değil, yetersizliğinin gösterilmesiyle ilerletilebilir ancak! Çok açık ki, Chavez kitleler tarafından bir El Libertador (kurtarıcı) olarak görüldüğü ölçüde, devrimin ilerlemesinin önünü tıkayan bir faktör olmayı sürdürecektir.

Latin Amerika ülkelerindeki devrimci durumlar kuşkusuz önemlidir, ama bu süreçlerden devrimci işçi iktidarının kurulması maksadıyla yararlanabilecek siyasal tutumlar geliştirilmelidir. Üstelik Latin Amerika bir başka gezegende değildir, içinde yaşadığımız kapitalist dünya cangılının bir parçasıdır. Amerikan emperyalizminin Ortadoğu’yu kana buladığı bu dönem yalnızca bölge açısından değil, dünya açısından derin bir sistem krizi ve yeni bir emperyalist paylaşım dönemidir. Dünyanın kanlı paylaşım savaşlarının içine çekildiği böyle bir dönemde, komünistler dünyada sanki tatlı reform rüzgârları esiyormuş gibi bir rehavet içinde olamazlar. Ne var ki, Woods önderliğindeki IMT liderliğinin bir kez daha kanıtladığı üzere, reformistlerin ve oportünistlerin siyasi meşrebi başkadır. Onlar, işçi sınıfının mücadele tarihinin geçmiş dönemlerinde olduğu gibi bugün de gerçekleri ve Marksizmin yaşayan doğrularını kendi çıkarları doğrultusunda çarpıtmaktan geri durmayacaklar!

2.bölüm

Marksizmin çarpıtılması

Marksist zeminde hareket ettiklerini iddia eden oportünistler, bu iddialarını inandırıcı kılabilmek için devrimci mücadelenin bazı temel doğrularını kendi siyaset kapılarından içeri alırmış gibi yapıyorlar. İşin aslında ise bunları bir hayli hünerli biçimde bacalarından kovalıyorlar. Alan Woods da “Marksizm ve Devlet” başlıklı yazısında bir yandan sınıf mücadelesinin sert doğasını, örneğin iç savaş gerçeğini göze alırmış gibi görünürken, diğer yandan bir bütün olarak kendi “barışçıl geçiş” düşünü empoze eden bir kurgu eşliğinde yol alıyor. Nitekim şöyle diyor Woods: “İşçileri daima iç savaş ve şiddet hayaletiyle korkutmaya çalışan burjuvaların ve reformistlerin ve ‘kanlı devrim’ heveslerini ilan etmekte hiç fırsat kaçırmayan, böyle yapmakla da burjuvalara ve reformistlere büyük bir hizmet sunan sektlerin aksine, bizler toplumun barışçıl bir dönüşümünü savunmakta ve şiddetin bütün suçunu egemen sınıfın ve reformist liderlerin sırtına yüklemekte ısrar ediyoruz.

Woods yazısında buna benzer çeşitli gerekçeler ileri sürerek, aslında işçilerin çoğunun şiddet ve kan olasılığından fena halde korktuğunu hafızalara nakşetmeye çalışmaktadır. Böylece o, ezilen kitlelerin bıçak kemiğe dayandığında tarih boyunca korkusuzca isyan ettikleri gerçeğinin üzerinden atlamakta ve tamamen kendi aydınca hafifliği ve korkuları üzerinden siyaset yapmaktadır. Onun devrimci ayaklanma konusunda kitlelerin ürkekliği bahanesini onca öne çıkarmaktan muradı, işçi sınıfının ve yoksul insanların kurtuluşu uğrunda her türlü zorluğu ve devrimci zoru göze alan gerçek Marksistleri “aşırı-sol” unsurlar olarak gösterebilmektir.

Gerçekten de Woods, hemen her önemli siyasal sorunda kendi meşrebince iyice sağdan vurabilmek için önce “aşırı-sollar” diye niteleyip durduğu bir saldırı hedefi yaratır. Fakat bu gibi nitelemelerle somutta hangi siyasi çevrelerin kastedildiği, gerçekte kimin ne dediği gibi konular tam anlamıyla muğlâk bırakılır. Böylece Woods gibi bir siyasetçinin gözüne “ultra-sol” görünen tüm çevreler, kuşkusuz öncelikle de devrimci Marksizmi savunmaktan başka “günahı” olmayan komünistler oportünizmin saldırısına maruz kalmış olurlar. İşte bu oportünizmin sinsi saldırı yöntemidir. Nitekim Woods, Latin Amerika’daki devrimci süreçlere IMT liderliğinin reformist yaklaşımını eleştiren tüm sol çevreleri aynı çuvala sokmuş ve günümüzde gerçek bir proleter devrimin gereklerini savunan devrimci Marksist yaklaşımları “aşırı-sol” gösterebilecek tarzda açılım ve yorumlar geliştirmiştir.

Hiçbir yanlış anlamaya fırsat vermemek için altını belirtik biçimde çizmek gerekirse, kuşkusuz ki Marksizm ölümü değil yaşamı, insanlığın kurtuluşunu, özgürlüğü savunan ve burjuva hümanizminden fersah fersah daha üstün ve derin biçimde insan sevgisi içeren bir dünya görüşüdür. Bu bakımdan enternasyonalist komünistler asla durduk yere şiddeti, kan dökmeyi vb. savunmayacaklardır. Burjuvazinin karalamalarına aldanılmamalıdır, Marksizm şiddete tapan bir dünya görüşü değildir. Egemen sınıflar şiddete başvurmadıkça şiddete başvurmamak elbette Marksizmin temel bir yaklaşımıdır.

Ne var ki Marksist dünya görüşü boş bir ütopya olmayıp her açıdan kapitalizmin gerçekler dünyasından hareket ettiğine göre, kapitalist devletlerin acımasız baskı güçleri karşısında enternasyonalist komünistler işçi sınıfını “barışçıl geçiş” düşleriyle aldatmazlar! Kapitalist sömürü düzeninin devrimci zora gerek kalmaksızın kolay biçimde yıkılabilmesi için küçük-burjuvaca iç geçiren Bay Dühring’e Engels’in yönelttiği eleştiri hatırlanmalıdır. Engels bu temelde “Anti-Dühring”te, zorun tarihte oynadığı devrimci rolün göz ardı edilemeyeceğini belirtir. Keza Lenin de, Marx ve Engels’in açtığı devrimci yoldan ilerleyerek, sömürüsüz bir dünya kurabilmek için devrimci zora dayanan devrim fikrinin işçi-emekçi kitlelere benimsetilmesi gerekliliğine değinir. Lenin bu gibi noktalarda, örneğin kurulacak bir “Halk Bankası” aracılığıyla işçilere karşılıksız kredi vererek sınıf mücadelesinin barışçı biçimde hallolacağını sanan Proudhon gibi küçük-burjuva sosyalistlere Marx’ın yöneltmiş olduğu sert eleştirileri hatırlatır.

Görüldüğü üzere Marksist önderler bir işçi devriminin başarılabilmesi için devrimci zorun gerekliliği konusunda yalnızca devrimci kadroların eğitimini yeterli görmemekte, işçi-emekçi-kitlelerin de bu doğrultuda bilinçlendirilmesi görevinden açıkça söz etmektedirler. Woods ise, devrimci Marksist önderlerin devrimci zor konusundaki açık ifadeleri karşısında köşeye sıkıştığında, böyle şeylerin ancak kadroların eğitimi amacıyla söylenebileceğini belirterek kaçmaya çalışacaktır. Fakat sıra kadroların devrimci eğitimine geldiğinde de bu kez başka bahanelerle dümeni yine kendi barışçıl geçiş kurgularına kırıverecektir. Ayrıca Alan Woods’un göstermek istediğinin aksine, Marksizmin kurucularının devrimin barışçıl gelişiminden söz ettikleri bir durum aslında son derece istisnaidir ve o da emperyalizm öncesi döneme ilişkindir. Bu konuyu burada tekrar ve biraz daha etraflıca hatırlatmak gerekirse, Marx, kendi yaşadığı dönemin İngiltere’sinin (ve bir ölçüde de Amerika’nın) sahip olduğu bazı değişik özellikler nedeniyle bu iki ülkede sosyalizme barışçıl geçiş ihtimalinden söz etmiştir.

Daha sonra Lenin’in de “Çocukluk Hastalığı” adlı kitabında değineceği üzere, “katıksız bir kapitalist ülke modeli” olan İngiltere özelinde Marx’ı barışçıl geçiş olasılığı üzerinde düşünmeye sevk eden nesnel nedenler mevcuttu. O tarihlerde İngiltere, özgün tarihsel koşullara sahip ilginç bir ülkeydi. İngiltere büyük bir ordu bulundurmak yerine, Avrupa üzerindeki egemenliğini bir “ada gücü” olarak deniz gücüne ve “böl ve yönet” politikasına dayanarak sürdürebilmekteydi. Bu nedenle Kara Avrupa’sı ülkelerine oranla İngiltere’de militarizm daha zayıf, bürokrasisi daha cılızdı. Ayrıca İngiltere, ülkenin geleneksel siyasi özgürlüğünün bir sonucu olarak, yine Kara Avrupa’sına nazaran kültür düzeyi yüksek ve nüfusun içinde yoğun bir ağırlığı olan, üstelik sendikalarda iyi örgütlenmiş bir işçi sınıfına sahipti. İşte bu özgün durum nedeniyle, İngiltere’de proleter devrim kapitalist devlet mekanizmasını yok etme görevinin üstesinden belki de devrimci zora gerek kalmaksızın daha kolay biçimde gelebilecekti.

Kuşkusuz Marx ve Engels’in İngiltere’de barışçıl geçiş olasılığına dair tüm bu değerlendirmeleri geçmiş tarihlerdeki nesnel durumu yansıtan koşullu bir niteliğe sahiptirler. Yılların ilerleyişi içinde nesnel koşulların değişmesiyle birlikte bu tür değerlendirmeler de geçerliliklerini yitirmişlerdir. Nitekim zamanla tüm kapitalist ülkelerde kapitalist devlet mekanizması ve devlet bürokrasisi çeşitli yönlerden tahkim edilirken, emperyalizm çağında militarizmin yükselişine paralel olarak askeri kast da güçlenmiştir. Bu gidişat İngiltere açısından da geçerlidir. Zaten Lenin de “Devlet ve Devrim”de, emperyalizm çağında koşulların değiştiğini, İngiltere ve Amerika’da da militarizmin ve bürokrasinin artık Kara Avrupa’sı ülkelerinden pek bir farkının kalmadığını belirtmiştir. O nedenle diğer ülkelerde olduğu gibi bu iki ülkede de proleter devrimin temel şartı, gerektiği noktada devrimci zor kullanarak kapitalist devlet mekanizmasının kırılması ve proletarya diktatörlüğünün kurulması haline gelmiştir.

Ne var ki Woods gibilerin tarzı bellidir. Önce yine Marksizmin bazı genel doğrularından söz edilecektir. Fakat hemen ardından, Marksizmin bu genel doğruların tekrarından ibaret olamayacağı belirtilerek oportünist bir yoldan yürünecektir. Woods’un bu tarzının çarpıcı örneklerinden birini de, eski devlet aygıtının parçalanması yolundaki devrimci görevlerle kendisi gibi sosyalistlerin icadı olan “barışçıl geçiş” düşünün art arda sıralanması sayesinde yaratılan kafa karışıklığı oluşturur. Bu meyanda önce şöyle der Woods: “Marx’ın açıkladığı üzere işçi sınıfı kendini basitçe var olan devlet iktidarı üzerine dayandıramaz, aksine onu yıkmak ve parçalamak zorundadır. Bu bir Marksist için ABC’dir.” Doğru ve gayet güzel; ne var ki işin arkası hiç de güzel gelmeyecektir. Woods kendi yazılarında sıkça örneklediği üzere, “fakat alfabede ABC’den sonra gelen harfler vardır” diyerek yine bir oportünistin sanatını icra etmeye koyulur. Neticede, vaktiyle Engels’in “Komünizmin İlkeleri”nde ifade etmiş olduğu bir değerlendirme okuyucuya, Woods’un oportünist siyasetini güya haklı çıkartacak yorumlar eşliğinde sunulur.

Engels soru-cevap tarzında kaleme aldığı bu yazısında, “özel mülkiyetin kaldırılmasını barışçıl yöntemlerle gerçekleştirmek olanaklı olacak mıdır?” sorusunu sormuş ve şu yanıtı vermiştir: “Bunun olabilmesi istenilen bir şeydir ve buna karşı direnecek en son kişiler elbette komünistler olurdu. Komünistler komplonun hiçbir türlüsünün, hiçbir yarar sağlamadığı gibi, hatta zararlı olduğunu çok iyi biliyorlar. Devrimlerin kasten ve keyfi olarak yapılmadıklarını, bunların her yerde ve her zaman belirli partilerin ve koskoca sınıfların irade ve önderliklerinden tamamıyla bağımsız koşulların zorunlu sonuçları olduklarını çok iyi biliyorlar.” Kendi “barışçıl geçiş” kurgusuna Engels’in bu satırlarını dayanak göstermek isteyen Woods, işçi sınıfının zamansız ve hazırlıksız bir ayaklanmaya kalkışması durumunda sürükleneceği tehlike konusunda yapılan haklı uyarının ardına gizlenir. Bu tür atraksiyonlarla okuyucunun gözü boyanmaya çalışılırken, devrimci ayaklanma görevi el çabukluğuyla yok ediliverilir!

Engels’in “Komünizmin İlkeleri” adlı yazısında bir bütün olarak okuyucuya vermek istediği mesaj, Woods’un sihirbazlığı neticesinde bir oportünistin barışçı geçiş hayallerini destekleyen kısır bir boyuta indirgenmiştir. Şöyle der Woods: “Daha en başından itibaren, yalnızca proletaryanın olgunlaşmamış ayaklanmalara ve maceralara çekilme tehlikesini değil, aynı zamanda bu sorunun beceriksizce ortaya konmasının Komünizmin düşmanlarına hediye edilmiş bir propaganda aracı olacağını da düşünen bilimsel sosyalizmin kurucuları, şiddet sorununa nasıl yaklaşacakları konusunda çok dikkatli olmuşlardır.” Ancak devrimci Marksizmi lâyıkıyla öğrenmek isteyen biri, Woods’un “Komünizmin İlkeleri”ni kendi meşrebince yorumlayış tarzına değil, takip eden satırlarda Engels’in söylediklerine dikkat kesilmelidir: “Ama” der Engels, komünistler “proletaryanın gelişmesinin, hemen her uygar ülkede zorla bastırıldığını ve komünistlerin muhaliflerinin, böylece, bütün güçleriyle, bir devrimi hazırlamakta olduklarını görüyorlar. Ezilen proletarya, sonuçta bir devrime zorlanacak olursa, biz komünistler, nasıl şimdi sözle yapıyorsak, o zaman fiilen de proleterlerin davasını savunacağız”.

Oportünistlerin Marksizmin açılımlarını kendi niyetleri doğrultusunda kırparak veya çarpıtarak sunmaları yıllardır bilinen siyasal gerçekleri değiştiremez. Proletaryanın öncüsünü, mücadele kaçkını sinik ve pasifist eğilimlere karşı bağışık kılacak devrimci tarzda eğitme konusunda Marx ve Engels’in göstermiş oldukları hassasiyet aşikârdır. Otorite konusunda yaşamdan kopuk biçimde gevezelik eden ve bu küçük-burjuvaca hafifliği bir siyasal tarz haline getiren “otorite-karşıtları”nı eleştirirken Engels şöyle der: “Bu baylar hiç devrim görmüşler midir? Devrim, elbette ki, en otoriter olan şeydir; bu, nüfusun bir bölümünün kendi iradesini, nüfusun öteki bölümüne tüfeklerle, süngülerle ve toplarla –akla gelebilecek bütün otoriter araçlarla– dayattığı bir eylemdir; ve eğer muzaffer olan taraf yok yere yenik düşmek istemiyorsa, bu egemenliğini, silahlarının gericiler üzerinde yarattığı terör ile sürdürmelidir. Paris Komünü, silahlı halkın otoritesini burjuvaziye karşı kullanmamış olsaydı, bir gün olsun dayanabilir miydi? Tersine, Paris Komününü bundan yeterince yararlanmamış olmakla suçlamamız gerekmiyor mu?”

İşte bir devrimci Marksist, tarihsel-sosyal-siyasal gerçekleri açıklarken böyle konuşur. İşçi hareketine uzanan oportünist aydın ise, hem işine geldiğinde kendini devrimci göstermekten vazgeçmeyecek hem de devrimin katı yasaları karşısında kapıldığı korkuyu gözlerden gizlemek için bu zaafını kitlelere mal edecektir. Bu tür bir sosyalist, kapitalist düzenin yoksul emekçi kitlelere hayatın hemen her kesitinde zaten zorbalık, gözyaşı ve acı sunmakta olduğu gerçeğini görmezden gelecek ve onlara gerçek bir devrimci siyaset yerine kendi aydın dünyasına özgü “barışçı düşler” önerecektir. İşçileri devrimci mücadelenin zor ama zorunlu yönleri temelinde eğitmekten köşe bucak kaçacak ve bunun yerine onları nazenin bebeler gibi reformist-oportünist lapalarla beslemeye yeltenecektir.

Gerçek bir Marksist “Marksizm ve Devlet” sorununu ele alan bir yazıda, işçi devriminin asla savsaklanamayacak en temel görevinin kapitalist devlet mekanizmasını kırıp parçalamak olduğunu ve bu yüzden de örgütlü proletaryanın devrimci zorun gerekliliği düşüncesiyle beslenmesi gerektiğini hiçbir kuşku uyandırmayacak biçimde ifade eder. Kapitalist devlet mekanizması, hele ki günümüz dünyasında işçi-emekçi kitleler açısından geçmişe oranla misliyle dayanılmaz bir zor ve baskı aygıtına dönüşmüştür. Dolayısıyla böyle bir aygıtı tarihin çöplüğüne gönderecek olan proleter devrimin nasıl da egemen sınıfın şiddetiyle yüz yüze geleceği ve bu nedenle örgütlü işçilerin de o şiddeti püskürtecek tarzda devrimci zor uygulamak zorunda kalacağı aşikârdır. Gerçeklik buyken Woods yazısında okuyucunun dikkatini döne dolaşa “barışçıl geçiş” mevzuuna çekip durmaktadır. Bu bağlamda sıra yine buna gelmiştir ve konu elbet İngiltere’de geçmektedir!

Önce şu sözlerle peşrevini çeker Woods: “Marx ve Engels, belli koşullar altında, ki zamanında bu koşulların sadece İngiltere’de mevcut olduğuna inanmalarına rağmen, iktidarın proletaryaya barışçıl yollarla geçmesi olasılığını göz ardı etmediler.” Ve takiben Woods, Engels’in 1886’da Kapital’e yazdığı Önsöz’den bazı satırları aktarır. Engels bu yazısında Marx’ın teorisiyle ilgili şöyle demektedir: “Kuşkusuz, teorisinin tümü, İngiltere’nin ekonomik tarihinin ve koşullarının bir ömür boyu incelenmesinin sonucu olan ve bu çalışmasıyla, hiç değilse Avrupa’da, İngiltere’nin barışçı ve yasal yollarla kaçınılmaz toplumsal devrimin tümüyle etkilenebileceği biricik ülke olacağı sonucuna varan bir adamın sesine, böyle bir anda, kulak vermek gerekir.”

Böylece tüm entelektüel enerjisini kullanarak, aslında Marx ve Engels’in özellikle İngiltere için barışçıl geçiş olasılığına nasıl da ağırlık vermiş olduklarını (!) kanıtlamaya çalışmaktadır Woods. O bu bağlamda kendi Lenin’ini de yaratacak ve emperyalizm çağında barışçıl geçiş fikrinin artık bir düşten ibaret olacağını sık sık vurgulamış olan Lenin’i bakın okuyucuya nasıl bambaşka şekilde sunacaktır: “Lenin 1920’de, İngiltere’de proletarya ve onun örgütlerinin muazzam gücü nedeniyle, sendikaların ve İşçi Partisinin Marksistler tarafından idare edilmesi şartıyla, sosyalist dönüşümün barışçıl bir şekilde gerçekleştirilmesinin, hem de parlamento yoluyla, tümüyle mümkün olduğunu ileri sürebiliyordu.” Woods bu suretle Lenin’in diyalektik yaklaşımını örneklediğini iddia ederken, aslında kendi “barış ve huzur içinde yaşam” düşlerine Lenin’i alet edivermiştir. Devrimci Lenin, parlamenter yoldan dönüşümü savunan Woods’un destekçisi düzeyine indirgenmiştir!

Lenin’i savunur görünerek inkâr etmek

İşin gerçeğini hatırlayalım. Lenin, gerek “Dönek Kautsky”de gerekse 1920’lerde kaleme aldığı yazılarında, devrimci zor gereğini olur olmaz bahanelerle göz ardı etmeye çalışan Kautsky tarzı “barışçıl dönüşüm” siyasetini açıkça eleştirmiştir. Kautsky diktatörlük olgusunu tanımlarken, bu kavramın egemen özelliğini, yani devrimci zor gerçeğini tüm gücüyle okurdan saklamaya çalışır. Bu noktada tartışılması gereken temel sorunun, barışçıl devrim ile zora dayanan devrim arasındaki karşıtlık olduğuna dikkat çeker Lenin ve kendi görüşünü açıkça ifade eder: “Gerici zor ile devrimci zoru ayırt eden koşulları çözümlemeksizin, genel olarak ‘zor’dan söz etmek, devrimden vazgeçen bir hamkafa olarak ortaya çıkmak ya da yalnızca kendini ve başkalarını yanıltmacalarla aldatmak demektir.” Lenin’in ne dediği gayet açıktır, ama bu devrimci doğruları hatırlamak kuşkusuz Woods gibilerin işine gelmeyecektir.

Alan Woods, Lenin’in açılımlarını ya da Rus devrim sürecinin Marksist analizini kendi oportünist siyasetini parlatma gayesiyle tahrif etmekle meşguldür. Venezuela’da Chavez’in devrimci edalarla iktidar koltuğuna kurulması neticesinde kesintiye uğrayan devrimci süreci, Woods, 1917 Şubatından Ekimine ilerleyen Rus devrim sürecine benzetmektedir. Woods’un bu yersiz ve yakışıksız benzetmeyle amaçladığı, Venezuela devriminin hâlâ ilerlemekte olduğu ve devletin kötü bürokratlardan temizlenmesi durumunda da başarıya ulaşacağı yanılsamasını yaratmaktır. Bu yanılsamanın temellerini döşemek maksadıyla, “Rusya’da Ekim Devrimi birçoklarının düşündüğünün aksine barışçıl bir olaydır” diyerek konuya giriş yapar. Woods’un bu bağlamda başvuracağı hile, Çarlık rejimini yıkarak mevcut devlet mekanizmasını parçalayan 1917 Şubat devriminden sonra gelişen ve bu arada iktidarın barışçı biçimde sovyetlere geçme olasılığını da içeren süreci sanki bütünüyle “barışçıl bir olay”mış gibi göstermesi olacaktır.

İşin aslı hatırlanacak olursa, 1917 Rus devrim süreci içinde Şubat devrimi neticesinde burjuva nitelikli geçici bir hükümet kurulmuştur. Fakat burjuvazi henüz iktidar olabilmiş ve kendi bürokratik devlet aygıtını yaratabilmiş değildir. Bunun yanı sıra muazzam bir kitle gücüne dayanan ve gerçek bir iktidar potansiyeli taşıyan işçi, köylü ve asker sovyetleri mevcuttur. Devrim çeşitli gelgitleriyle sıcağı sıcağına yaşanmaktadır ve 1917 Ekimine ilerleyen süreçte iktidarın sovyetler tarafından barışçı biçimde ele geçirilmesi imkânı doğmaktadır. Ne var ki henüz Bolşevik temsilciler sovyetlerde çoğunluk sağlayamadığından bu imkân gerçekliğe dönüşememektedir. Kısacası o tarihlerde Rusya’da bir ikili iktidar (bir başka deyişle ikili iktidarsızlık) durumu yaşanmaktadır.

Devrimin Lenin ve Troçki gibi önde gelen liderleri, iktidarın sovyetlere geçmesi için işçi-emekçi kitleleri seferber etme amacını “bütün iktidar sovyetlere” sloganıyla somutlarlar. Bu süreçte iktidarın barışçıl biçimde sovyetlere geçme şansı değerlendirilememiş ve Eylül ayında koşullar olgunlaştığında Lenin artık devrimci ayaklanmanın zamanının gelmiş olduğunu son derece net biçimde açıklamıştır. Ayaklanmanın organize edilmesini sağlayacak Bolşevik Parti taktikleri, sovyetlerde örgütlü işçi-emekçi kitlelere benimsetilmeye çalışılır. Neticede, eski devlet aygıtı zaten Şubat devrimiyle parçalanmış olduğundan, burjuvazi henüz iktidar olacak güce kavuşamadığından ve de Bolşeviklerin devrimci siyaseti sovyetlerde çoğunluğu sağladığından Ekim devrimi ayaklanması çok fazla kan dökmeden başarıya ulaştırılır.

İşte Woods’un “barışçıl bir olay” diyerek kendi reformist düşlerine dayanak yapmaya çalıştığı Ekim Devriminin içyüzü budur. Rusya’da söz konusu koşullar nedeniyle iktidarın sovyetler tarafından barışçı biçimde ele geçirilmesi konusuyla, günümüzde Venezuela’da yaşanan süreci bir tutmak ve ikincisinin mevcut devlet aygıtını kırıp parçalama görevini “barışçı devrim olasılığı” bahanesiyle yok etmeye çalışmak tamamen kötü niyetli bir sihirbazlıktır!

Ne var ki Alan Woods, devrimci kadrolar yetiştirmeye çalışan bir siyasal lider gibi değil de sanki etrafına topladığı çoluk-çocuğu kandırmaya çalışan biri gibi konuşmaktadır. Ve kendisini haklı gösterebilmek amacıyla da, düpedüz kendi icadı olan hileleri geçmişte yaşanmış kimi olaylara benzetmeye teşebbüs etmektedir. Bu yüzden Woods, “yeterli güçteki bir kitle hareketinin belli koşullar altında iç savaşsız iktidarı devralacağı değerlendirmesi IMT’nin icadı değildir” diyecek ve vaktiyle Troçki’nin Dewey Komisyonuna verdiği ifadede geçen bazı yanıtları kendi emellerine alet edecektir. Oysa konu o kadar farklıdır ki! Troçki, Stalinist egemen bürokrasinin iktidarı altında artık bir işçi devleti olmaktan tamamen çıkmış Sovyetler Birliği’nin sınıf karakteri hakkında hatalı değerlendirmelere sahiptir. O nedenle de SSCB’de tüm iktisadi ve siyasal gücün tekrar işçi sınıfının eline geçebilmesi için politik bir devrimi yeterli görmekte ve bu noktalardan hareketle Dewey Komisyonunun bir sorusuna, Sovyet bürokrasisinin şiddete başvurmadan yıkılabileceği yolunda yanıt vermektedir. Alan Woods’un, kendisine kulak verenleri kandırmak üzere Troçki’nin sözlerini istismar ettiği yeterince açık değil midir?

Şayet Woods’un örneklediği oportünizmin önlenemez yükselişi konusunda daha fazla kanıt gerekiyorsa, onun “Lenin ve devrimci bozgunculuk” konusunu yine kendi emelleri doğrultusunda mıncıklamasına da bakılabilir. Önce 1914 yılındaki durum hakkında Lenin’in değerlendirmelerinden hatırlatmalar yapar Woods. Dediği gibi, II. Enternasyonal’de yaşanan ayrışma tamamen yeni koşullar yaratmıştır. Sosyal Demokrasinin eşi benzeri görülmemiş ihanetinin verdiği dersler ışığında, Marksizmin küçük ve yalıtık güçlerini uluslararası alanda yeniden eğitmek ve yeniden toparlamak şart hale gelmiştir. İşte böyle bir dönemde bu devasa görevin üstesinden gelebilmek ve uluslararası planda devrimci kadrolar yetiştirebilmek amacıyla, Lenin devrimci enternasyonalizmin temel ilkelerine yoğun bir vurgu yapmaktadır.

Yürüyen emperyalist savaş koşullarında devrimci proletaryanın yeni bir enternasyonal örgütünün yaratılabilmesi için kadroların “devrimci bozgunculuk” taktikleri temelinde eğitilmesi şarttır. Oportünistler ve sosyal-şovenler marifetiyle yurtseverliğin her türlüsü işçi sınıfını zehirleyecek milliyetçiliğe dönüştürülmektedir. Çeşitli ülkelerden işçiler ortak bir mücadelede kardeşleştirilecek yerde, “kendi” burjuvalarının çıkarları doğrultusunda birbirlerine boğazlatılmaktadırlar. Bu yüzden emperyalist savaş alevlerinin içinden Almanya’da Karl Liebknecht’in yükseltmiş olduğu, “esas düşman içeridedir, silahını kendi burjuvana çevir” haykırışı işçi-emekçi kitleleri uyanmaya davet eden son derece önemli ve doğru bir çağrıdır.

Lenin bu devrimci yaklaşıma önem vermiş ve bunu enternasyonal mücadele arenasında egemen kılmaya çalışmıştır. Onun birbiriyle savaşan emperyalist ülkeler nezdinde savunduğu “devrimci bozgunculuk” taktiği, kitleleri devrimci bir iktidar kurabilmek üzere “emperyalist savaşı iç savaşa çevirmeye” ve “kendi burjuvazisinin yenilgisini istemeye” çağırır. Günümüzde de devrimci proletarya emperyalist savaşa tutuşmuş ülkelerde bu devrimci taktikleri uygulamayı öğrenmeli ve kuşkusuz devrimci siyasal liderler de ulusal ve enternasyonal düzeyde bu devrimci taktikleri özümsemiş kadrolar yetiştirmelidir.

Ne var ki, Woods’un “Marksizm ve Devlet” yazısında bu konuya değinmesinin nedeni bu tür devrimci görevleri vurgulama ihtiyacı değildir; onun niyeti tamamen farklıdır. 1914 yılı civarında yer alan kimi önemli olaylar eşliğinde Lenin’in yaklaşımlarından hatırlatmalar yapan Woods, lafını dönüp dolaştırıp Lenin’in devrimci değerlendirmelerini gözden düşürecek bir noktaya getirecektir. Lenin’i kastederek, “onun ara sıra abartmış olduğu tartışılabilir” diyecek ve böylece dilinin altında sakladığı baklasını ağzından çıkartacaktır. Woods Lenin’in “devrimci bozgunculuk” siyasetini savunmuş olmasını, “çubuğu düzeltebilmek için diğer yöne doğru fazlaca eğmesine” bağlar. Lenin’in sadece ne yazdığını değil, aynı zamanda ne için yazdığını anlamaksızın kafamızın karışacağı “uyarısını” yapar ve böylece emperyalist savaş karşısında savunulması gereken “devrimci bozgunculuk” taktiğini, çubuğu düzelteyim derken biraz öteki uca savrulma olarak gösterir. İşte Woods’un “Marksizm” temelinde “kadro” yetiştirme tarzı böyledir!

Woods amacına ulaşabilirse, onun başında olduğu enternasyonal örgütün kadroları ve çevre unsurları Lenin’i öyle bir “güzel” anlayacaklardır ki(!), devrimci taktikler artık onlara tamamen aşırı-sol görünecektir. Ve onlar Woods’un öğrettiği üzere, devrim adına pespaye bir reformculuğu savunmayı içlerine sindireceklerdir. Bununla da kalmayacak, Venezuela devlet başkanı Chavez ile dostluğunun ilerlemesiyle başını alıp giden Woods oportünist liderlik basamaklarında şahikaya ulaşırken, onun çömezleri bu Chavez yandaşlığında hiçbir kusur bulamayacaklardır. Ve de Woods’un Venezuela yaklaşımını eleştiren devrimcileri “ultra-sol” olmakla suçlayacaklardır.

Woods oportünizmde kıvraklaşmış kalemini, Chavez gibi devlet adamlarıyla dostluğun verdiği keyifle oynatırken yazısı şu türden “veciz” yaklaşımlarla süslenecektir: “Ultra sol ve sekter gruplar bir satırını anlamaksızın Lenin’in kelimelerini sürekli tekrarlar. … Şovenizmle savaşmak, Sosyal Demokrasi ve özellikle de onun sol kanadı ile (Kautsky ve ‘merkez’) hiçbir uzlaşmanın mümkün olmadığına vurgu yapmak için Lenin kuşku götürmez bir biçimde abartılı bazı formüller kullandı. Bu tür abartmalar, onun örneğin Troçki’nin tutumunu tamamen yanlış biçimde ‘merkezcilik’ olarak nitelemesine yol açtı. Lenin’in bu dönemdeki tutumunun tek taraflı yorumlanmasından sonu gelmez kafa karışıklıkları doğdu.

Lenin’in “devrimci bozgunculuk” açılımını devrimci mücadelenin gerekli taktikleri bağlamında değil de, yalnızca kadroların bazı çarpılmış yaklaşımlarını düzeltebilmek amacıyla abartılı biçimde ortaya koyduğunu iddia eder Woods. Onun bu sayede elde etmek istediği iki sonuç vardır. Birincisi, bir dönem II. Enternasyonal’in oportünist “merkez”i ile işbirliği yapan Troçki’nin tutumunu aklamak ve Lenin’in bu konuda ona yönelttiği eleştiriyi haksız göstermektir. İkincisi ise, “devrimci bozgunculuk” taktiğinin bir abartmadan ibaret olduğuna ve zaten Lenin’in de 1917 Martından sonra bundan vazgeçtiğine okuyucuyu inandırabilmektir. “Lenin 1917 Martından sonra Rusya’ya döndüğünde kendi tutumunu temelden değiştirdi” der Alan Woods. Devamla, “1917 Mart sonrası Lenin’in pozisyonu daha önce öne sürmüş olduğu sloganlarla çok az benzerlik taşımaktaydı” diye buyurur ve böylece sadede gelir. Onun satırlarından öğrendiğimize göre, “aslında ‘devrimci bozgunculuk’ sloganlarının kitleleri Ekim devrimine hazırlamakta hiçbir rolü olmamıştır”!

Woods, bu noktada yine bir el çabukluğu marifet sayesinde konuyu çarpıtır ve devrimci taktiklerin kitlelere sabırla, onların anlayacağı bir dille ve onları mücadeleye çekebilecek sözcüklerle propaganda edilmesi gereğinin ardına sığınarak mevzi alır. Bu pozisyonu aldıktan sonra da devrimci kadroların iç savaş olasılığını, devrimci zorun rolünü ve ayaklanma sanatını öğrenecek şekilde eğitimi ve devrimci taktiklerin yine aynı doğrultuda en eksiksiz biçimde formüle edilmesi görevini çöpe atıverir. Bu tutum Woods’un başkalarını eleştirirken pek beğenip yazılarında sıkça yinelediği tabirle, bebeği yıkarken yıkama suyuyla birlikte bebeği de fırlatıp atmaya benzemektedir. Yani Woods açısından tam bir “ele verir talkımı kendi yutar salkımı” durumu!

Kuşkusuz devrimci taktik ve sloganların kitlelere sabırsız, zamansız ve özensiz biçimde, kısacası devrimci lafazanlığa, sekterliğe varacak tarzda sunulması tamamen yanlıştır. Kitle çalışması sabırlı ve özenli olmayı gerektiren bir siyasal sanattır. Bu bakımdan, Komintern’in temellerinin atıldığı dönemde Lenin genç Komünist Partileri sekterlik tuzağına düşmekten kurtarmak için az uğraşmamıştır. Lenin önderliğindeki Komünist Enternasyonal’in, kitlelerin kazanılması amacıyla birleşik cephe, sendikalarda ve çeşitli kitle örgütlerinde çalışma, burjuva parlamentolarına katılma gibi taktikleri gündeme getirmesi de boşuna değildir. İşte Woods yazısında bu Marksist yaklaşımları sözde kabul eder görünür, ama öte yandan yine inceden inceye bildiğini okur. “Kitleyi kazanmak” gibi reddedilemeyecek bir genel doğrunun ardına sığınarak, devrimci kadro eğitimi ve devrimci taktik üretimi bağlamında Lenin’in savunmuş olduğu sloganları ve açılımları (bu devrimci mirası) “kurnazca” inkâra koyulur.

Woods’un bu noktada sergilediği “kurnazlık”, kitleleri kazanmaya çalışma taktiğini devrimci özünden yoksun kılınmış biçimde gündeme taşımak ve onu diğer devrimci taktiklerle oportünist tarzda karşı karşıya getirmektir. Bu yüzden, Komintern’de yürümüş önemli tartışmalar içinde Lenin sanki tek boyutlu olarak “kitlelere” vurgusunu yapıp duran bir siyasi lidermiş gibi gösterilir. Lenin tarafından gündeme getirilen ve koşullar olgunlaştığında savunulan “devrimci hücum” taktiği Woods tarafından neredeyse bütünüyle “aşırı- sol” bir taktikmiş gibi sunulur. Woods “kitleyi kazanma” konusuna içeriğinden bağımsız olarak öyle “sihirli” bir güç yükler ki, böylece Venezuela gibi devrimci durumların yaşandığı ülkelerde kitle kuyrukçusu reformist çizgi mübah gösterilir! Oysa altını çizerek belirtmek gerekirse, “kitleyi kazanma” hedefi asla içeriğinin ne olduğundan bağımsız şekilde bir anlam ifade edemez. Unutulmamalı ki, reformist ve oportünist siyasetler de kitleyi kendi hedefleri doğrultusunda kazanmaya çalışırlar. Kısacası kitle çalışmasında asıl önemli olan, kitleleri hangi düşünceler ve kapitalizme karşı ne tip bir mücadele anlayışı temelinde kazandığındır.

İşte Venezuela ya da günümüzde yaygınlaşan emperyalist savaş örnekleri temelinde IMT liderliğinin oportünist ve reformist yaklaşımını devrimci tarzda eleştirenlerin, Woods’un “sekter”, “ultra-sol” gibi suçlamalarına maruz kalmalarının ardında yatan gerçekler özetle böyledir. Son söz olarak vurgulamak gerekirse, IMT liderliğinin oportünizmi Alan Woods öncülüğünde önlenemez yükselişini sürdürürken, olan bu enternasyonal örgütlenmeyi devrimci sanarak inanan genç kadrolara oluyor. Yazımızın başlangıcında belirttiğimiz üzere, oportünizm dur durak bilmiyor ve IMT her gün biraz daha umutsuz bir biçimde oportünizmin ve reformizmin o uğursuz bataklığına gömülmeyi sürdürüyor.