Navigation

Roboski Katliamı “Kaçınılmaz Hata”ymış!

Kürt halkına dönük zulmün simgelerinden biri olan Roboski katliamının üzerinden iki yıl geçti. Yitirdikleri evlatlarının parçalarını bile bir araya toplayamayan yoksul Kürt analarına, acıların en büyüğü reva görüldü. Katliamın sorumlularının ortaya çıkarılması için devletin mahkemelerinde çile çeken aileler, bir kez daha yıkıldı. Nice katliamın altına imza atan devlet, diğerlerinde olduğu gibi Roboski’de de kendini akladı. Genelkurmay Askeri Savcılığı, çoğu çocuk 34 silahsız sivilin uçaklarla bombalanarak hunharca katledildiği Roboski katliamı soruşturmasında, takipsizlik kararı verdi. Soruşturmada adı geçen şüpheli askerler Tümgeneral İlhan Bölük, Korgeneral Yıldırım Güvenç, Topçu Kurmay Kıdemli Albay Aygün Eker, Tuğgeneral Halil Erkek ve Tuğgeneral Ali Rıza Kuğu hakkında kovuşturmaya gerek olmadığına, şüphelilerin “kaçınılamayacak” bir hataya düştüklerine karar veren savcılık, “TSK personeli TBMM ve bakanlar kurulu kararları çerçevesinde, kanunun emrini icra kapsamında kendilerine verilen görev gereklerini yerine getirdiklerini, görevi yerine getirirken kaçınılmaz hataya düştükleri dolayısıyla eylemleri hakkında kamu davası açılmasını gerektiren sebep bulunmadığı anlaşıldığından kovuşturmaya yer olmadığına karar verildi” diye buyurdu. Kararda hava harekâtına Genelkurmay Başkanı’nca onay verildiği de belirtildi.

Katliamda oğlu Serhat Encü’yü yitiren acılı anne Halime Encü, askeri savcılığın kararı üzerine, “Hiç mi vicdanları yok! Bu devlete, bu adalete lanet olsun” diyerek acısını haykırdı. Bombalarla katledilen Cemal Encü’nün annesi Hazal Encü’nün söyledikleri de hissettiklerini özetliyor: “Bu sabah 34 kez daha bizi katlettiler.”

Burjuva devletin sınırsız zalimliği

Çoğu çocuklardan oluşan 34 insanın 4 savaş uçağından atılan bombalarla katledilmesini takip eden ilk saatlerde, hükümet ve egemenlerin medyası hiçbir açıklama yapmamıştı. Ardından medyanın faşist kalemşorları öldürülenlerin “kaçakçı” olduğunu ilan ederek katliamı meşrulaştırmaya çalışmıştı. Dönemin İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, bu kaçakçılığın ardında PKK olduğunu, terörün bu tür işlerden beslendiğini söyleyerek katledilenleri arsızca karalamaya yeltenmişti. Sınır köylerindeki kaçakçılar “büyük paralar” kazanıyormuş ve “terörizme hizmet” ediyormuş gibi bir algı yaratılmak istendi. Oysa sınırdaki köylüler 1 seferde 50-100 TL kazanabilmek için soğukta 6-7 saat yürüyor, katır sırtında mazot ve sigara gibi mallar taşıyorlardı. Bu küçük çaplı sınır ticareti aslında hep vardı: “Bu topraklarda, geleneksel sınır kaçakçılığının tarihi kahır ve acıyla bezelidir. Bu tarih, yoksul köylülerin ve sınır kentlerindeki işsizlerin umutsuzluğunu, çıkışsızlığını, patlayan mayınlarda parçalanarak ölmelerini, sakat kalmalarını, geride kalanların ise acı çekmesini yazıyor. Ortak bir coğrafyada yaşayan insanlar arasına sınırlar çeken, geleneksel ticaret yollarını kapatan ve onları ‘kaçakçı’ durumuna düşüren burjuva ulus-devletlerdir. Giriştiği emperyalist paylaşım savaşında yenik düşen Osmanlı İmparatorluğu parçalandığında, Ortadoğu’da yeni devletler ortaya çıktı ve bu devletlerin sınırları yapay bir şekilde çizildi. Kürt halkının üzerinde yaşadığı topraklar, emperyalist güçlerin de müdahaleleriyle dört ayrı devlet tarafından paylaşıldı ve o güne kadar bir arada ve yan yana yaşayan insanlar sınırlarla birbirinden kopartıldı. Kürtlerle birlikte, Arapları ve Süryanileri de saymak gerekiyor. Yani ortaya çıkan ulus-devletlerin yapay sınırları, hem halkları hem de akrabaları birbirinden ayırdı, böldü. Bugün kaçakçılık olgusunun geliştiği topraklar esas olarak Türkiye, Suriye, Irak ve İran sınırlarıdır ve bu sınırların her iki tarafında da aynı halklara mensup ve çoğu birbiriyle akraba insanlar yaşamaktadır.” (Utku Kızılok, Sınırların Yarattığı Tutsaklık ve “Kaçakçılık”, MT, Şubat 2012).

Emperyalist devletlerin çizdiği sınırlar Kürt halkını parçalara ayırdı. Halk bu sınırlara asla alışamadı. Sınırın iki yakasındaki Kürt köyleri arasında sosyal ilişkiler devam etti. Sınırın öte yakasındaki köylerde akrabaları yaşayan yoksul köylülerin en önemli geçim kaynağı sınır ticaretidir. Devlet, kayıt dışı olarak yürütülen bu küçük çaplı sınır ticaretinin varlığını her zaman biliyor ve göz yumuyordu. Ne yoksul köylülerin pasaport alacak hali var, ne de dağ sıralarının arasına sınır kapısı koymak mümkün. Köylüler, katliam günü bölgedeki askeri karakolun, köylülerin mal almaya gittiklerini bildiklerini anlatıyorlar. Kaçağa giden çoğu çocuk 35 kişinin dönüş yolu kapatılmıştı. Askeriyeden izli mermiler sıkılıyor, aydınlatmalar atılıyordu. Yukarıdan Heronlar uçuyordu. Köylüler yolun açılmasını beklediler. Sonunda savaş uçakları geldi ve 5 saat yolun açılmasını bekleyen 35 kişinin tepesine bombalar yağdırdı. Köylüler uçaklarla vurulan çocuklarının ve akrabalarının yanına koştuklarında parçalanmış cesetlerle karşılaştılar. Kimi cesetler yanıp kavrulmuş, tanınmayacak hale gelmişti. Parçalanan katırların iç organlarıyla insan parçaları iç içeydi. Ağır yaralı olanlar için ambulans istendi ama asker müsaade etmedi. Katliamda yaralananlardan sadece biri kurtulabildi. Öldürülenlerin çoğu, parçaları bulunamadığı için eksik gömüldü.

Geride kalanların kâbusu, 28 Aralık 2011!

“Biz terörist değiliz. Biz halkız, biz Kürdüz! Bütün bölge teröristse, bu Başbakan’ın ayıbıdır. Bizim bir dilimiz var, o da Kürtçe. Biz Kürtçe konuşuyoruz. Biz TC bayrağı altında yaşıyoruz. Biz TC kimlik numarası taşıyoruz. Bizim çocuklarımızı paramparça ettiler. 34 fidanımızı paramparça ettiler. 19’u çocuk! Bu çocuklar silah getirmedi, bu çocuklar terör getirmedi, bu çocuklar mafya değil! Bu çocuklar ne getirdi? İki bidon mazot veya iki torba şeker veya da bir yük sigara. Burada satıyor, 50-55 TL alıyorlar. En fazla kazanan 100 TL kazanıyor. 100 TL için biz bombayı hak etmedik. Bütün Türkiye duysun, herkes bilsin. Bizim çocuklarımız hak etmedi. Herkes gelsin, burada bizim sefaletimizi görsün. Biz yaylaya gitmiyoruz, koyun beslemiyoruz, inek beslemiyoruz. Bizim geleceğimiz yok!” Bu sözler gencecik Yüksel Ürek’in babasına ait.

Katliamda ölenlerin Roboski belgeselinde anlattıkları, devletin vahşetini sergiliyor. Yavrusunun açık kalan gözlerini kapamaya çalışan, başını gövdesinde bulamayan babalar, yeterince sarıp koklayamadığına yanan, erken gideceğini bilemeyen analar, ölüm getiren sefalete isyan eden ailelerin gözünde hep o son fotoğraf var. Ceset parçaları! Muhammed Encü’nün babası, bombalanan yere gittiklerinde yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Kepçe istedik, dedik dağ yıkılmış, cenazeler bu dağın altında kalmıştır. El feneri yoktu, telefonu tutarak görmeye, aramaya çalıştık. Ağacın altında bir şeyler vardı. Bir cenaze vardı. Çektim kumun içine çıkardım, baktım kafasının yarısı yok. Bazı gençler şok geçirmişti, dedim ki bakmayın buraya… Ben daha sınırdayken telefon ettik 112’ye. Dedim ki yaralılar vardır, ambulans gelsin. Ambulanslarımızı yol ayrımında 45 dakika asker durdurdu. Sağ kalanlar da gebersin gitsin istediler.” Şervan Encü’nün babası ise oğlunu bulduğunda kolunun kopmuş olduğunu, başının bedeninde olmadığını, oğlunu ayakkabılarından tanıdığını anlatıyor. Zalimlik, namussuzluk, alçaklık, vahşet demek hafif kalıyor.

Esas soyguncu, hırsız, rüşvetçi olan devlet; “kaçakçı” diyerek karalamaya çalıştığı köylülerin katlini haklı göstermeye, halkın ne büyük bir yoksulluk ve çaresizlik içinde olduğunu yok saymaya çabalıyor. Katledilen Nadir Alma’nın babası anlatıyor: “Bu dağ başında yaşadığımız için bir gelirimiz yok. Ne fabrika var, ne başka iş. Sonbahara kadar hep kaçağa gidilip geliniyordu. Kendim de kaç defa gittim. Dedelerimizden beri gidilir. Daha doğrusu biz hayatımızı bu hudut ticareti üzerinden devam ettiririz. Türklerin ‘Kuzey Irak’ dedikleri hududun öte yakasındaki insanlar bizim akrabalarımız. Mesela kız kardeşim, halam, yeğenlerim hep o tarafta yaşıyor. Yabancı değiliz ki birbirimize. Gece gündüz karşılıklı gider geliriz. Biz birbirimizin hısımları, akrabalarıyız. Kaç senedir Şırnak Valisi, kaymakamı, askeriye, hepsi gidip geldiğimizi biliyorlar. Çocuklarımızı bu yolla zengin olalım, arabalar alalım, marketler açalım diye göndermiyorduk. Sadece aç kalmayalım, hayatımızı devam ettirebilelim diye gönderiyorduk.”

Acı ve öfkesini haykıran Aslan Encü’nün annesi yaşadıklarına isyan ediyor: “Aslan iki bidon mazot getirdi, sadece iki defa gitti. Aslan’ımın parçalarını göremedim. Vallahi billahi oğlum gömüldükten 5 gün sonra eli bulundu. Ben o elini insanlara gösterecektim. İmam ve köylüler onun kolunu benden sakladılar, o eli oğlumun mezarına koymuşlar. Vallahi ben o kolu devletin karşısına çıkaracaktım. 34 şehitten biri de Hamza Encü’ydü. Onun da bir bacağı ve ayağı kalmıştı. Devletin bunu bize yapmaya ne hakkı vardı? İki bidon mazotun cezası iki gün hapistir; dört uçakla parçalamak değil. Bunların hepsi fakir çocuklarıydı, çoban çocuklarıydı. Mağdur çocuklarıydı. Devlet bu sefer de göz yumsaydı, evlerine dönselerdi ne olurdu? İnsan dört uçağı dört devletin üstüne kaldırmaz! Bir tanesi için bile Allah’tan korkmaz mı?”

Devlet hem katletmiş, hem geride tanık bırakmamak için yaralıların ölmesini bile sağlamıştı. Cemal Encü’nün annesi, yaralı oğlunun ve diğer yaralıların ölüme terk edildiğini söylüyor. Evladının o vahşetten sağ kurtulma ihtimali olduğunu bilerek yaşayan acılı anne, onun son halini aklından çıkaramıyor:“Oğlum 3 saat boyunca soğuk karın üzerinde sağdı. Babası gittiğinde bedeni daha sıcaktı. Bazılarını torbaya, bazılarını semere sardılar. Oğlumu bir semere sarmışlardı. O semer hep rüyama giriyor. Oğlum ölmezdi. Ne ambulans, ne helikopter, yaralıları kurtarmak için hiçbir şey yapılmadı. Yaralıların on üçü de ölmezdi.”

Salih Ürek’in annesi, oğlu son kez kapıdan çıkarken eliyle meyve yedirdiğini anımsıyor ve anlatıyor: “3-4 aydır hudut serbestti. Asker yola gitmiyordu, bizi hep görüyordu. Kimseyi öldürmüyordu, tutuklamıyordu. Yakaladıkları zaman yüklerini alırlardı, başka sorun olmazdı.” Anlatılanların çoğu, 34 Kürt yoksulunun, kaçağa gittikleri için öldürülmediklerinin kanıtıdır. Bu katliamın devletin Kürt halkına karşı yürüttüğü savaşın bir parçası olduğu ortadadır.

***

Roboskili ailelerin anlattıkları, kirli tarihin berrak belgeleridir. Bu gerçekleri gizlemeye uğraşan bazı devlet yetkilileri, bu köylülerin sadece yoksul köylüler olmadığını ispat etmek için “nasıl oluyor da mayına basmadan gidip gelebiliyor bu köylüler” diyordu. Katliamda 11 yakınını yitiren Encü ailesi ise bugüne kadar pek çok kişinin askeriyenin mayınları yüzünden öldüğünü açıklıyor.

Hükümet “teröristlerle” köylülerin ayırt edilemediğini iddia ediyordu. İnsan Hakları Komisyonu’ndaki milletvekilleri, katliamdan 4 ay sonra Heron görüntülerini incelediler. Vekiller her şeyin açık ve net olduğunu, görüntülerden “kaçakçıların” rahatlıkla seçilebildiğini, 34 insanın göz göre göre katledildiğini ifade ettiler. Başbakan Erdoğan uzun ve detaylı incelemelerin ardından failin “kader” olduğunu açıkladı. Ölenlerin yakınları katliamın sorumlularının bulunmasını ve hesap vermesini beklerken, hükümet ölenlerin yakınlarına 123 bin lira tazminat verip olayı kapatmaya kalkışarak acılı ailelere hakaret ve zulmediyordu. Aileler hükümete şöyle seslendi: “Tazminat konusunun söylenmesi bile bizim yaramızı her gün daha çok açmaya başladı. Biz bunu en son söylenecek söz olarak görüyoruz. Failler bulunmadığı sürece Başbakan’ın dile getirdiği tazminatı kesinlikle almayacağız.” 13 yaşındaki oğlunu kaybeden Felek Encü, “Suriye ve Filistin için insanlık isteyenler acaba biz Kürtler için ne zaman insanlık isteyecek? Tazminatı kabul etmeyeceğiz. Bizi para ile satın alamazsınız” diyordu. Adaletten başka bir şey talep etmeyen acılı aileler, hukuki süreci ısrarla takip ediyorlar. Katliamdan yaralı olarak kurtulan Servet Encü, ailesiyle birlikte adaletin bir türlü uğramadığı toprakları terk ederek Irak Kürdistan’ına göç etti.

Katliamdan bu yana Roboskili acılı ailelerin başına gelmeyen kalmadı. Katliamı protesto ettiklerinde gözaltına alındılar, tutuklandılar, evleri basıldı, kolluk kuvvetlerinin saldırılarına maruz kaldılar. Mahkemelere giderken defalarca aramalardan geçirildiler. Jandarma, ailelerin taşıdıkları “Uludere’ye Adalet” pankartının yasak olduğunu, provokasyon yaptıklarını söyledi. Katliamın 500. gününde yakınlarının mezarına karanfil bıraktılar diye 50 bin TL idari para cezası ve haklarında 7 yıl hapis istemiyle dava açıldı. Uludere Adliyesi, katliamda ölen Nadir Alma’nın ailesine elden tebligat verdi. 2003 yılındaki kaçakçılık davasından dolayı Nadir Alma, 8 bin 403 lira cezaya mahkûm edilmişti. Alma öldüğü halde dava düşmemişti. Tebligatta cezanın faiziyle birlikte ödenmesi isteniyordu. Aslında devlet aileleri yıldırarak adalet arayışından vazgeçirmeye çalışıyor. Katliamcı devletin, öldürdüğü insanları borçlu çıkarması, hatta hapisle cezalandırması ilk değildir.

Fakat son da olmayacaktır. Yoksul emekçilere sefalet, kahır, katliamlar yaşatan kapitalist düzen son bulmadıkça, bu kan durmayacaktır. Emperyalist savaşlarla, faili “meçhullerle”, haksız savaşlarla, soykırımlarla, suikastlarla egemenler can almaya devam edecek. Bu kirli, kokuşmuş düzene, ezilen halkların, emekçilerin kapitalizme karşı mücadelesi son verecek. Katliamcı burjuvaziyi tarihe gömecek olan devrimci işçi sınıfı, halkların kardeşçe bir arada yaşayacağı, sömürüsüz, özgürlük dolu bir dünya yaratacak!

Kaynak: 
Marksist Tutum, Şubat 2014, no: 107