Navigation

Sermayenin Talebi: Annelik “Kariyeri”

Burjuva egemenliği her dönemde, kadınların yaşam biçimini ve sosyal hayattaki misyonunu kendi çıkarları doğrultusunda belirliyor. Sermaye düzeninde emekçi kadınlar için özgürlük yok! İşçi sınıfının kadınları örgütlü mücadeleye katıldıkları ölçüde düzenin zincirleri kırılacak, kadınlar özgürleşme yolunda yürümenin onurunu taşıyacak!

AKP’nin kadınları çok çocuk yapmaya özendirme çabaları devam ediyor. 2015 yılının doğan ilk bebeğini ve ailesini hastanede ziyaret eden Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu “Anneler dünyada, bir başkasının sahip olamayacağı annelik kariyerine sahip oluyorlar. Annelerin, annelik kariyerinin dışında bir başka kariyeri merkeze almamaları gerekir” diye konuşmuştu. Müezzinoğlu ayrıca, “her annenin doğal yapısı normal doğum üzerine yaratılmış. Normal doğumu merkeze almak lazım” dedi. Tayyip Erdoğan gibi sezeryan doğuma karşı olan Müezzinoğlu, daha önce de “bu işin fıtratı normal doğum” demişti.

Müezzinoğlu’nun “annelik kariyeri”ne ilişkin sözleri kamuoyunda tartışma konusu oldu. Eleştiriler daha ziyade “yaşam tarzına müdahale”, “AKP’nin kadına bakışı” ve “kadının toplumsal rolünün sınırlanması” çerçevesindeydi. AKP’den gelen daha fazla çocuk yapmayı özendirme ve yönlendirme vurgularının asıl sebebi sermaye sınıfının ihtiyaçlarıdır. Din, gelenek-görenek ya da AKP’nin kadına biçtiği toplumsal rol gibi ideolojik hususlar, AKP’nin, sermayenin orta ve uzun vadedeki ihtiyaçlarına dair öngörülerinden asla bağımsız değildir.

AKP için din, hem kitleleri uyutmak ve yönlendirmek, hem de “İslam birliği ve Osmanlıcılık” üzerinden bölgesel hegemonya mücadelesinde emperyal hesapları için kullandığı etkili bir ideolojik aygıttır. Gelenek-görenek ve muhafazakâr yaşam tarzına dair tüm göndermeler, AKP’nin kendi tabanını tahkim etmesine yarayan politik işlevler de üstlenmektedir. Ancak aslolan daima sermayenin ihtiyaçlarıdır.

Yapılan araştırmalar ve hesaplamalar, aile başına çocuk sayısı ortalamasının, dolayısıyla nüfus artış oranının düşme eğiliminde olduğunu, çalışan nüfusun yaş ortalamasının ise yükseldiğini gösteriyor. Türkiye kapitalizminin en önemli dinamiklerinden biri genç ve ucuz işgücüdür. Nüfus artış hızının yüksek olması, kapitalist piyasanın genişlemesine, ekonomik büyümeye olumlu katkı yapan önemli bir etkendir. AKP, burjuvazi adına, gelecekte Türkiye’de işsizliğin azalmasından, çalışan nüfusun yaş ortalamasının yükselmesinden, işgücü maliyetlerinin artmasından ve sermayenin büyüme temposunun yavaşlamasından çekiniyor. Bakanın sözlerinin tercümesi açıktır: Kadınlar anne olmakla övünsün ki bolca çocuk doğursun ama bu arada sezeryan doğum yaparak devletin sağlık giderlerini de kabartmasın! Elbette sezaryen yöntemiyle üç çocuktan daha fazla doğurmanın tehlikeli olduğu bilindiğinden, genellikle sezaryen doğuranlar fazla çocuk yapamaz. Az çocuk da sermayenin işine gelmez.

Normal doğumun “fıtrat” diye tanımlanması devlet hastanelerinde doğum yapacak emekçiler için uydurulmuş bir hikâyedir. “Uyanık tüccar” zihniyetli Erdoğan ve Müezzinoğlu gibi politikacılar emekçilere açıkça “sezeryan sizin neyinize, doğurun ama masraf çıkarmayın” diyemeyecekleri için “normal doğum fıtrattır” diyorlar. Mehmet Müezzinoğlu’nun sahibi olduğu özel hastanenin (Avcılar Hospital) web sitesinde “kadın hastalıkları ve doğum” sayfasında aynen şunlar yazıyor: “Normal doğumlar için doğumhanemiz 3 doğum salonu, 3 sancı odası ve bir müdahale odasından oluşmaktadır. (…) Sezaryen doğumlar için 4 ameliyat odasından oluşan ameliyathanemiz ile en steril ortamlarda hizmet sunmaktayız.”

Hastaneye “hospital” adı verilince devlet hastanesi değil, özel hastane olduğu hemen anlaşılıyor. Orta ve üst sınıflar hastaneyi değil, elbette “hospital”i tercih ediyor. “Hospital”lere giden burjuva kadınlar için sezaryen doğum tercihi yapılırken “fıtrat” ya da “yaratılış” kimsenin umurunda olmuyor. Nitekim Müezzinoğlu’nun sahibi olduğu özel hastanede (pardon “hospital”) normal doğum için 3 oda varken sezaryen doğumlar için 4 adet ameliyathane bulunuyor. Elbette bu hastanede çalışan doktorlar patronlarının sözlerine aldanıp üst sınıfın kadınlarına normal doğum önererek 4 tane sezaryen doğum ameliyathanesini boş bırakmıyordur.

Fazla nüfus, ucuz işgücü ve cepheye sürülebilir hazır kıtalar demektir

Bugün Ortadoğu’da emperyalist bir paylaşım savaşının yaşandığını, bu sürecin uzun yıllara yayılacağını ve Türkiye burjuvazisinin bölgede hegemonya mücadelesi yürüten güçlerden biri olduğunu unutmamak gerekir. Meclis’ten geçirdiği savaş tezkereleri AKP’nin, fırsatını bulduğu anda bölge ülkelerine ordu göndermeye teşne olduğunu gösteriyor. Savaşlar ve ardından yaşanan dönemler, kapitalizmin eksik nüfus sorunu yaşadığı dönemlerdir. Türkiye’de 1923-1950 arası dönemde nüfusu arttırmak için çok sayıda kanun çıkarılmıştı. 1. Dünya Savaşının yol açtığı kırım, Ermeniler başta olmak üzere Anadolu’daki Hıristiyan nüfusun tehcir ve soykırımı, nüfus mübadelesi ile Rumların gönderilmesi gibi sebeplerle azalan nüfusun derhal takviye edilmesi gerekiyordu. Hatta nüfusu arttırmak için ilk yasa teklifleri Birinci Meclis döneminde, henüz cumhuriyet kurulmadan tartışma gündemine girmişti. Birinci Meclis’e Canik (Samsun) milletvekili olarak katılan Hamdi Bey 19 Ekim 1920’de, Erzurum Milletvekili Salih Efendi ise 22 Şubat 1921’de “bekârlık kanunu” tekliflerini Meclis’e sunmuşlardı. Her iki teklifin ilk maddesine göre TBMM hükümetinin kontrolü dâhilinde bulunan yerlerde 25 yaşını doldurup da mazeretsiz olarak evlenmeyenlerin “bekârlık vergisi” ile mükellef olmaları öngörülmüştü. Bu teklifler Birinci Meclis döneminde yasalaşmadı. Ancak konu 1949’a kadar defalarca gündeme gelmişti. 1949’da gelir vergisi kanununun 90. maddesi ile “bekârlık vergisi”, “bekârlık zammı” adı altında dolaylı olarak yasalaşmış oldu.

İlerleyen yıllarda tarımda makineleşme başlayacak, kırsalda oluşan fazla nüfus kentlere göç ederek burjuvazinin ucuz işgücü ihtiyacını karşılayacaktı. 2000’lere gelindiğinde artık köyden kente göç süreci büyük ölçüde tamamlanmış, nüfusun yaklaşık %80’inin kentlerde yaşadığı bir demografik yapı oluşmuştu. Kente göç eden aileler de yavaş yavaş kent yaşamına adapte olmaya, ekonomik koşulların da basıncıyla çocuk sayısını azaltmaya başladılar. Önümüzdeki dönemde gerek çocuk sayısının gerekse de kente göç eden nüfus miktarının azalma eğilimine gireceği, sermayenin “eksik nüfus” sıkıntısı yaşayacağı açıktır.

Geçmişten bugüne bazı kapitalist ülkelerde nüfus artışının yavaşlamasının burjuvazi açısından doğurduğu sorunlar dönem dönem yaşanmaktadır. Kapitalist devletler bu sorunu çözmek için çeşitli politikalar izliyorlar. Başka ülkelerden göçmen işçi kabul etmek; evlenmeyi ve çocuk yapmayı özendirmek için sosyal yardımlar içeren teşvik paketleri çıkarmak; çalışan kadınların çocuklarının bakımını sağlayacak kreş ve diğer sosyal hizmetler sunmak; çok çocuklu ailelere vergi indirimi gibi teşvikler sunmak, bebek ve çocuk ölüm oranlarını azaltmak için sağlık tedbirleri almak bunlardan bazılarıdır.

Türkiye’de de AKP’nin “uyanık tüccar” kafalı burjuva siyasetçileri, nüfus yapısını sermayenin ihtiyaçlarına göre düzenlemeye, yani nüfusu arttırarak genç-ucuz işgücünü ve yedek işsiz ordusunu hiç eksiltmeden sermayenin büyümesini daimi kılmaya uğraşıyorlar. Ama bunu burjuvazi açısından bedavaya getirmeye ya da mümkün olan en düşük bedeli ödeyerek doğum oranlarını arttırmaya çalışıyorlar. Bu yüzden kadınları “en güzel kariyer annelik” gibi laflarla kandırıp, çocuk yapmanın ve yetiştirmenin tüm maliyetini emekçi ailelere yüklemeye uğraşıyorlar.

Kapitalist sistemde düşük ücretlere, uzayan iş saatlerine ve sefalete mahkûm edilen emekçi aileler çocuklarını geçindirebilmek, onların temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için türlü zorluklara katlanıyorlar. Çocuklarının sağlıklı beslenmesini, sağlıklı konutlarda yaşamasını, iyi bir eğitim almasını, sosyal güvencelerinin olmasını istemek tüm emekçilerin hakkıdır. Çocuklarına bu koşulları sağlayamayacağı endişesi taşıyan, taşeron çalışma, güvencesiz çalışma, iş kazaları, işsizlik ve düşük ücretler gibi sorunlarla boğuşan emekçi kitlelere “en az 3 çocuk yapın” diye telkinlerde bulunmak, “annelik kariyerinden” bahsedip “gaz vermeye” çalışmak, emekçi sınıflarla dalga geçmek, insanları aptal yerine koymaya kalkışmaktır.

Burjuvazinin kendi çıkarları için kadınları kullanmak istemesi mide bulandırıcıdır. Genç nüfus mu lazım? Kadınlar doğursun, annelikte “kariyer” yapsın! Çocuklar mı yetiştirilecek? Kreş masrafına ne gerek var; çocukları kadınlar yetiştirsin! Düşük ücretlerle geçinmek mi lazım? Üç kuruş parayla evi kadınlar çevirsin, mutfakta tencere kaynasın! Burjuvazi Batılılaşmak mı istiyor? Kadınlar başını açsın! Burjuvazi yüzünü Ortadoğu’ya mı çevirdi? Kadınlar başını kapasın! Acil vasıflı işgücü mü lazım? Kadınlar çalışsın! Kriz geldi, işten çıkarmalar mı olacak? Önce kadınlar işten çıkartılsın! Kadın çalışacaksa daha ucuza çalışsın! Okuyacaksa şu mesleklerde işgücü lazım, kadınlar o işlerde vasıf kazansın! Kızını dövmeyen dizini dövsün! Ayrılan eş öldürülsün!...

Burjuva egemenliği her dönemde, kadınların yaşam biçimini ve sosyal hayattaki misyonunu kendi çıkarları doğrultusunda belirliyor. Sermaye düzeninde emekçi kadınlar için özgürlük yok! İşçi sınıfının kadınları örgütlü mücadeleye katıldıkları ölçüde düzenin zincirleri kırılacak, kadınlar özgürleşme yolunda yürümenin onurunu taşıyacak!