Navigation

Alevi Emekçilerin CHP Yanılgısı ve Seçimler

Gazi katliamının üzerinden 19 yıl geçti. 12 Mart 1995’te kontrgerilla eliyle tertiplenen bu saldırıda 22 Alevi emekçi katledildi, yüzlercesi yaralandı. Bu katliam sonrasında her zaman olduğu gibi tetikçi katiller korundu. Şehirden şehre sürülen davalar tiyatroya dönüştürüldü. Gazi katliamı, bu topraklarda hüküm süren zalim burjuva devletin Alevilere yönelik kanlı provokasyonlarından sadece bir tanesiydi. Egemenlerin Alevilere yönelik kirli tezgâhlarını, bunların siyasi sonuçlarını ve düzen partilerinin ikiyüzlü politikalarını ele almaksızın Alevi kitlelerin ruh halini ve düşürüldükleri siyasi tuzakları anlamak mümkün değildir.

Tarihten bugüne Alevilerin bitmeyen çilesi

Günümüzden tam 500 yıl önce Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim, İran’daki Safevi devletine karşı sefere çıktı. Anadolu’nun doğusunda yaşayan başta Türkmen boyları olmak üzere pek çok topluluk Safevilerle aynı inancı paylaşıyordu. Safevilerin lideri Şah İsmail kendi mezhebini yayarak Anadolu’daki etkisini arttırmaya çalışırken, Osmanlı Devleti bu etkiyi kırmak üzere Alevilere ve Aleviliğe ilişkin akla hayale gelmeyecek bir iftira kampanyası sürdürüyordu. Nitekim Yavuz Sultan Selim ordusuyla Safevilerle savaşa giderken yol üzerindeki Alevi topluluklarını katletti. Bazı tarihsel kaynaklar öldürülen ya da hapsedilenlerin sayısının 40 bini bulduğunu belirtmektedir. Böylelikle Anadolu’daki Safevi etkisi ve bu toplulukların ayaklanma ihtimalleri kanla boğulmuştur. Kısacası, padişahlarla şahların hâkimiyet kavgası uğruna Sünni topluluklar Alevilere karşı kışkırtılmış, karalama ve iftiralarla mezhepsel düşmanlık tohumları ekilmişti.

Osmanlı dönemi boyunca Aleviler, devlet baskısı ve katliam tehdidiyle yaşadılar. Kimliklerini gizlemek zorunda kalan Aleviler devlet memurluklarından bile dışlanmışlardı. Osmanlı’nın son döneminde İttihat ve Terakki, o güne dek “kızılbaş” diye anılan toplulukları “Alevi” olarak adlandırdı. İmparatorlukların parçalandığı ve yerine ulus-devletlerin kurulduğu bir çağda Anadolu’yu Türkleştirmeyi ve İslamlaştırmayı hedefleyen İttihat ve Terakki, bu amacına ulaşmak için Anadolu’daki bazı toplulukları yok etmenin, bazı toplulukları ise asimile etmenin hesaplarını yapmaya koyuldu. Bu hesaplara göre Anadolu, Rumlar, Ermeniler ve Süryaniler gibi Hıristiyan topluluklardan arındırılmalı, Aleviler ise Sünnileştirilmeliydi. Aleviliğin “Türk Müslümanlığı” olduğu ileri sürülerek Aleviler “İslamlaştırılmak” ve gerek gayrimüslimlere gerekse de Kürtlere karşı kullanılmak istendi. İlerleyen yıllar, Kürtlere ve Alevilere ilişkin çabaların amacına tam olarak ulaşamadığını gösterecekti.

“Milli Mücadele” boyunca Kemalist liderlik, Alevilerde, Osmanlı döneminde çektikleri acılardan kurtulacakları umudunu uyandırdı. Bektaşiler ve Kürt olmayan Aleviler, Hacı Bektaş Dergâhını ziyaret eden Mustafa Kemal’e tam destek verdiler. M. Kemal’in saltanat ve hilafeti eleştirmesi, halk egemenliği ve eşit yurttaşlıktan bahsetmesi Alevi dedeleri tarafından sempatiyle karşılandı. Mustafa Kemal’in de Alevi ve hatta mehdi olduğu söylentileri dolaşıyordu. İlk kurulan mecliste Alevi vekiller de yer aldı. Hatta Hacıbektaş Dergâhı Postnişini Cemalettin Çelebi meclis başkan vekilliğine getirildi. Yeni kurulacak rejim Alevilere örf, adet ve inançlarına göre yaşama ve kendi din görevlilerini seçebilmeyi vaat etmişti. Benzer sözler Dersim aşiretlerinin lideri Seyit Rıza’ya da verilmişti.

Ne var ki, Kemalist rejimin 1925 yılında tekke, zaviye ve dergâhları kapatmasıyla getirilen yasaklardan ve baskılardan Alevi-Bektaşi toplumu da fazlasıyla nasibini aldı. Rejim İslamı modernize etmek, Türkleştirmek ve tamamen devlet güdümü ve denetimi altına alarak kullanabilmek istiyordu. Sonuçta, yeni bir biçim verdiği Sünniliği devletin resmi dini ve rejimin dayanağı haline getirdi.

Yeni rejimin devlet kurumları aracılığıyla Sünniliğin dizginlerini eline alması, Alevi kitleler arasında ikircikli bir tutuma yol açmıştı: “Bir taraftan, Sünniliğin dizginlenmesi Aleviler üzerindeki baskıların da hafifleyerek onlara yaşam hakkının tanınması anlamına geliyordu, ki bu durum rejime ve daha da önemlisi rejimin liderine karşı bir sempati doğuruyordu. Diğer taraftan, Alevilerin temel taleplerinin hiçbirinin karşılanmaması, rejime karşı Alevi kitleler arasındaki hoşnutsuzluğu sürekli besleyip büyütüyordu. Türk egemen sınıfı, bu ikircikli ruh halini (hoşnutsuz statükoculuk), zaman zaman gerçekleştirdiği Alevi katliamlarıyla sürekli diri tutmayı, Alevi kitleleri ölümü göstererek sıtmaya razı etmeyi başarmıştır.” (Oktay Baran, Aleviler, CHP ve Statükoculuk, MT, Temmuz 2010)

Cumhuriyet kurulduktan sonra bastırılan Kürt ayaklanmalarından biri de 1937 Dersim ayaklanmasıydı. Dersim ayaklanmasında Kürt-Zaza kimliğinin yanı sıra Alevi kimliği de önemli bir yer tutuyordu. Devlet ayaklanmayı bastırmakla yetinmemişti. Ayaklanmanın bastırılmasının ardından Alevi inancına sahip Dersim halkı bir soykırımla karşı karşıya kaldı. Bu acımasız soykırım Alevi kitlelerin tepkisine yol açtı. Bu katliam da Alevilerin toplumsal hafızasına unutulmayacak bir şekilde kazınmıştır.

Alevilerin “eşit yurttaşlık” statüsü kâğıt üzerinde kalmış, inançları baskı altına alınmıştır. Yaşanan hayal kırıklığına rağmen, M. Kemal’in Alevi olduğu gibi rivayetler, Kürt olmayan Alevi kesimlerin M. Kemal’e toz kondurmamasını sağlamıştır.

Rejime yönelik hoşnutsuzlukları nedeniyle CHP’ye tepki duyan Aleviler, 1946 ve 1950 seçimlerinde ekseriyetle Demokrat Parti’ye (DP) oy vermişlerdir. Alevilerin yoğun yaşadığı kentlerde DP seçimi kazanmıştır. DP hükümetinin ilerleyen yıllarda muhafazakâr Sünni kesimlere yakınlaşması Alevileri DP’den uzaklaştırmıştır. Kemalist CHP’nin “şeriat gelecek” söylemleri Alevileri CHP’nin kuyruğuna takmıştır.

Kırsal kesimde daha içe kapalı yaşayan Alevi köylüsü, Türkiye kapitalizminin hızla geliştiği 60’lı yıllarda kentlere göç etmeye ve işçileşmeye başladı. Aleviler içindeki sınıfsal ayrışma siyasi tercihlerde de yansımasını buldu. Bir kısım Alevi, Alevi partisi olarak kurulan Türkiye Birlik Partisi’ni desteklerken, bir kısmı halen CHP’yi destekliyordu. Alevi işçilerin bir kısmı ise Türkiye İşçi Partisi’ni desteklemeye başlamıştı. Aleviler TİP sayesinde solla tanışacak, ilerleyen yıllarda Alevi gençler giderek artan oranda sosyalist hareket içerisinde yer alacaktı.

Bülent Ecevit liderliğinde “ortanın solu” demagojisiyle yeniden kitlelere pazarlanan CHP, işçi sınıfının ve Alevi kitlelerin büyük bir kısmını kandırmayı başaracaktı. Ama CHP dahil düzen partilerinin hiçbiri Alevilerin dinsel inançlarını özgürce yaşamalarının önünü açmıyordu.

70’li yılların ikinci yarısında devletin toplumu sindirme stratejisinin önemli bir ayağını, Alevi-Sünni çatışmalarını provoke etmek oluşturuyordu. 1978-80 döneminde faşist terör tırmandı. Devletin bilgisi dâhilinde MHP tarafından provoke edilen Sünni kitleler kullanılarak Alevilere yönelik katliamlar gerçekleştirildi. Devrim kâbusları gören zalim egemenler, mezhepsel çatışmaları körükleyerek işçi ve emekçi kitleleri bölmeyi, örgütlü işçi sınıfı mücadelesini bastırmakta kullanabilecekleri faşist bir kitle hareketi örgütleyebilmeyi amaçlıyordu. Maraş’ta ve Çorum’da gerçekleştirilen katliamlarda burjuva düzenin faşist canileri kadın çocuk demeden yüzlerce insanı hunharca öldürdü. Alevi kitleler karşılarındaki faşist canilerin Sünni kesimden devşirildiğini görüyordu. Faşist hareket, yüzyıllar önce şahlarla padişahların kendi hâkimiyet kavgaları uğruna kışkırttıkları mezhepsel düşmanlıklardan yararlanıyordu. Alevileri katledenler egemenler tarafından kullanıldıklarını anlayamıyor; din ve Allah adına savaştıklarını sanıyordu. Aleviler ise zaten inançları yüzünden Sünniler tarafından dışlanmış, akla hayale sığmaz iftiralar ve hakaretlerle aşağılanmış durumdaydı. Aleviler de Sünni ve dindar kesimlere tepki duyuyor, Sünnilere karşı derin bir güvensizlik besliyordu.

Hükümetteki CHP, Alevilere dönük kıyımlardan önceden haberdar olmasına ve uyarılmış olmasına rağmen hiçbir önlem almamış, faşist canilere göz yummuştu. Üstelik CHP, canilerin yargılanması konusunda da hiçbir ciddi çaba göstermemişti. Bu durum Alevilerde tepki yaratmış olsa da faşist hareketin ve merkez sağ partilerin tabanının Sünni muhafazakâr kitlelere dayanıyor oluşu, Alevileri yine CHP’nin kucağına itiyordu. CHP’nin ikiyüzlülüğünü gören Aleviler bile CHP’yi ehven-i şer kabul ediyordu. Faşist katliamlar amacına ulaşmış, pek çok kentte sıkıyönetim ilan edilmişti. Sıkıyönetim uygulamalarını yerleştiren CHP, 12 Eylül faşist darbesinin yolunu da açmış oluyordu.

2 Temmuz 1993’te devlet güçlerinin kirli tezgâhı bu kez Sivas’ta kurulacaktı. Kontrgerillanın organize ettiği gerici güruh Pir Sultan Abdal şenliklerine saldırtıldı. Egemen güçlerin amacı yine “şeriat geliyor” paranoyasını körüklemekti. 35 Alevi aydın ve sanatçı Madımak Oteli’nde yanarak can verdi. DYP-SHP koalisyon hükümeti baştaydı. Tıpkı Ecevit’in Maraş ve Çorum katliamlarına göz yumması gibi, hükümet ortağı Kemalist SHP yine Alevi katliamına seyirci kalmıştı. Açılan davalar boyunca da SHP ve yeniden kurulan CHP gerçek sorumluları ortaya çıkarmak üzere hiçbir çaba göstermedi. Bilakis katliamın karanlıkta kalması, bu durumdan siyasi rant elde etmek isteyen Kemalist politikacıların işine geliyordu. Kemalistlere egemen olan “devlete zeval gelmesin” anlayışı, gerçeklerin utanmazca gizlenmesinin başlıca sebebiydi.

Sivas katliamı egemenlerin arzu etmediği sonuçlara da yol açtı. Aleviler politikleşmeye ve kendi örgütleri etrafında toparlanarak demokratik taleplerini formüle etmeye başladılar. Alevi örgütleri yüz binlerin katıldığı Alevi mitingleri düzenlediler ve demokratik taleplerini haykırdılar.

Ancak rejimin Kürt halkına karşı yürüttüğü kirli savaşın önemli bir boyutu olan psikolojik savaş Alevileri de etkiledi. Devlet büyük şehirlerde bir arada yaşadıkları mahallelerde Kürtlerle Alevileri birbirine düşmanlaştıracak çeşitli oyunlar oynadı. Bu politika, Türk Alevilerde Kürt ulusal hareketine karşı milliyetçi önyargıları geliştirdi. CHP de bu önyargıları alabildiğine besledi.

AKP, CHP ve Aleviler

AKP’nin iktidara geldiği 2000’li yıllar boyunca Kemalist statüko ciddi güç kaybına uğradı. AKP 2009 yılında muhalefeti zayıflatmak ve toplumsal tabanını genişletmek amacıyla bir dizi Alevi Çalıştayı gerçekleştirdi. Bu çalıştaylar Alevilerin demokratik taleplerini karşılamayı değil, Alevileri devletin dini aygıtına entegre etmeyi ve asimile etmeyi hedefliyordu. Alevilerin sağ burjuva kesimleriyle yürütülen çalıştaylardan; Aleviliği resmileştirme, devletin merkezi kontrolü altında sağlanacak olanaklar ve arpalıklardan faydalandırma, kısacası Alevileri satın almaya çalışma dışında bir şey çıkmadı. Çalıştaylardan çıkan öneriler, her şeyin satın alınabileceğine inanan AKP’nin katıksız kapitalist zihniyetini yansıtıyordu. Alevi dedelerinin mali giderlerinin karşılanması, ekonomik durumlarının düzeltilmesi, belediyelerin cemevleri için ücretsiz arsa tahsis etmesi gibi önerilerle, Aleviliği maddi olarak devlete yaslanır duruma düşürmeyi amaçlıyordu. Alevi dedelere Aleviliği öğretmeyi teklif eden AKP, dedeleri seminerlere katıp “inanç önderi” sertifikası vermeyi, sertifikalı dedeleri de maaşlı eleman olarak cemevlerine atamayı planladı. Cami imamlarının Cuma vaazlarına burnunu sokan, ne konuşacaklarını belirleyen hükümet, Alevi inancını da kendi çıkarları için kullanmaya niyetlendi. Ancak Suriye ve Mısır’daki gelişmeler, AKP’nin Sünni kimliğini daha da sivriltmesine, sözde Alevi açılımını ise tümden rafa kaldırmasına yol açtı.

Bu süreçte Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başına getirilmesi ise, Alevilerin CHP yanılgısını tazeleyen bir başka gelişme oldu. Ancak sonuç yine hüsrandır. Alevi, dürüst ve halktan yana lider diye pazarlanan Kılıçdaroğlu, Alevilerin demokratik taleplerini sahiplenme doğrultusunda hiçbir ciddi adım atmadı. Alevi örgütleri zorunlu din derslerinin kaldırılmasını talep ediyor. CHP ise din dersinin seçmeli olmasını ve din eğitiminde devlet sultasının devamını savunuyor. Aleviler, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın lağvedilmesini ve devletin inançlara burnunu sokmamasını, inançlara eşit mesafede durmasını istiyor. CHP ise devletin, dini kontrolü altında tutmasını ve kullanmasını sağlayan Diyanet İşlerini Başkanlığı’nın kaldırılmasını asla savunmuyor. CHP politikalarının Alevilerin taleplerini kesinlikle karşılamadığı bu kadar bariz olmasına rağmen Alevilerin çoğunluğu CHP ile ilgili geleneksel yanılsamalarından bir türlü kurtulamıyor.

Kuşkusuz AKP’nin izlediği politikalar da Alevilerin korkularını arttırarak bu yanılsamaları besliyor. Sünni kitleleri kendine çekmeye çalışan AKP, Alevileri de CHP’ye doğru itiyor. Özellikle Gezi direnişinden bu yana dozu arttırılan kutuplaştırma politikası bu durumu iyice körüklüyor. CHP de, Gezi protestolarına sahip çıkan bir söylemle AKP’ye dönük tepkileri kendi potasına akıtmaya çalışıyor. 17 Aralık operasyonları ile rüşvet ve yolsuzluk skandallarının patlak vermesinin ardından daha da derinleşen burjuva kamplaşmadan nemalanan CHP, yine kolay yoldan Alevi emekçilerin oylarını almanın hesabını yapıyor. Korkuları, kaygıları ve AKP’ye duydukları tepkileri ile hareket eden örgütsüz durumdaki Alevi emekçiler yine CHP’nin kuyruğuna takılmak isteniyor. Tarih boyunca gerçekleşen onca katliamın derin izleri ve travmatik etkilerini yaşayan Aleviler yine CHP tuzağına düşürülmeye çalışılıyor.

Oysa ki, Alevi emekçiler CHP’ye mahkûm değildir. Gericiler güçlenmesin, oylar bölünmesin gibi söylemlerle CHP’yi ehven-i şer olarak desteklemeye davet edilen Alevi emekçiler, bu oyuna artık bir son vermeli ve şerlerin arasında en iyisini seçme kaderini reddetmelidirler. Tüm emekçilerin olduğu gibi Alevi emekçilerin de çıkarları, düzen güçlerine karşı mücadeleden geçiyor. Bu doğrultuda yürüyen mücadelenin zeminini güçlendirmek ve ehven-i şer aldatmacasına artık dur demenin vaktinin geldiğini göstermek için, içine girdiğimiz seçimler dönemi önemli fırsatlar sunuyor. Bu çerçevede, başta Kürt halkı olmak üzere ezilen kesimlerin demokrat-ilerici temsilcileriyle sosyalist hareketin ve demokrat aydınların güçbirliğini temsil eden Halkların Demokratik Partisi Alevilerin tüm demokratik taleplerini de kucaklamaktadır. Alevi emekçilerin bu seçeneğe yönelmesi, CHP de dahil olmak üzere tüm düzen güçlerine kuvvetli bir yanıt olacaktır.