Navigation

Suriyeli Göçmenler Bu Dünyaya Fazla Geldi!

Suriyeli halkların hayatta kalma savaşı, göç ettikleri topraklarda da son bulmuyor. Milyonlarca Suriyelinin sığındığı ülkelerde yaşam her açıdan eziyet haline geliyor. Ucuz ve ağır işçilik, taciz, tecavüz, aşağılanma, ırkçı saldırganlığa maruz kalma, sürgün, yoksul Suriyelilere yaşamı zindan ediyor.

Suriye’deki iç savaş yüzünden yaşadıkları toprakları terk ederek Türkiye, Ürdün, Lübnan, Irak ve Ermenistan gibi ülkelere sığınmak zorunda kalan Suriyeli mültecilerin yaşadıkları sorunların ardı arkası kesilmiyor. BM Dünya Gıda Programı (DGP), geçtiğimiz Aralık ayı başında 1 milyon 700 bin Suriyeliye gıda yardımını “kaynak yetersizliği” nedeniyle keseceğini açıklamıştı. Milyonlarca mülteci kışın ortasında, soğuktan korumayan çadırlarda yaşam savaşı veriyor. Hiçbir ülke yardım etmediği ve 64 milyon dolar bulunamadığı için gıda yardımı ile hayatta kalmaya çalışan 1 milyon 700 bin insan açlığa terk edilecekti. Neyse ki DGP’nin 72 saat süreyle dünya genelinde sosyal medya üzerinden yürüttüğü yardım kampanyasına 158 farklı ülkeden destek veren insanlar sayesinde, gıda yardımı için 80 milyon dolar toplandığı açıklandı. BM DGP, gereken paranın temin edildiğini ve askıya aldığı gıda yardımının devam edeceğini açıkladı.

Emperyalist hesapları ve kirli çıkarları için Suriye’de yürüyen savaşa milyar dolarlar akıtan kapitalist devletler, yerinden yurdundan ayrılmak zorunda kalmış, açlıkla boğuşan Suriyeli mültecilere gıda yardımı için 64 milyon dolar vermekten imtina ettiler. Eğer 158 ülkeden insanlar dayanışma göstermeseydi ve 64 milyon dolardan fazla para toplanamasaydı, bu kış binlerce mülteci aile dünyanın gözü önünde açlıktan ölecekti. İç savaşın ne zaman biteceği, mültecilerin evlerine dönüp dönemeyeceği, toplanan para tükendiğinde mültecilere ne olacağı halen belirsizliğini koruyor.

Suriye’de 2011 yılı Mart ayında başlayan protestoların kanlı bir iç savaşa dönüşmesinin baş sorumlusu olan emperyalist haydutlar, savaşın başlarında mültecilere çeşitli yardımlarda bulunarak onları Esad karşıtı saflarda konumlandırmaya çalışıyorlardı. Esad rejiminin kısa süre içinde yıkılacağını, bu işin bu kadar uzun sürmeyeceğini hesaplıyorlar ve mültecilere para, silah ve gıda yardımını eksik etmiyorlardı. Ancak hesaplar tutmadı. İç savaşın seyri, emperyalist güçlerin hiçbirinin istediği biçimde ilerlemedi. Artık milyonlarca mülteciyi beslemenin emperyalist devletlere bir getirisi yok. Bu yüzden de bu devletler şimdi kıllarını bile kıpırdatmak istemiyor. Kapitalist dünyanın nasıl da ikiyüzlü olduğu, kapitalist devletlerin alçaklıkta hiçbir sınır tanımadıkları bir kez daha ortaya çıkmıştır.

Suriyeli halkların hayatta kalma savaşı, göç ettikleri topraklarda da son bulmuyor. Milyonlarca Suriyelinin sığındığı ülkelerde yaşam her açıdan eziyet haline geliyor. Ucuz ve ağır işçilik, taciz, tecavüz, aşağılanma, ırkçı saldırganlığa maruz kalma, sürgün, yoksul Suriyelilere yaşamı zindan ediyor.

Türkiye’deki burjuva politikacıların Suriyeli mültecilere yaklaşımında da hayırseverlikten eser bulmak mümkün değil. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçtiğimiz Ekim ayı başında Gaziantep’te mültecilerin yaşadığı çadır kentte yaptığı o ünlü konuşma Türkiyeli egemenlerin gerçek niyetlerini ele veriyordu. Bu konuşmada Erdoğan’ın “Kobane düştü düşüyor” demesiyle alevlenen Kürt kitlelerinin isyanı, o konuşmadaki diğer sözleri gölgede bırakmıştı. Oysaki konuşmanın tamamı incelenmeye değer özellikler taşıyordu.

Mültecilere, “dört yıldır sizleri burada misafir etmenin sevinci ve haklı gururu içerisindeyiz. (…) sizler bize asla yük değilsiniz. Siz bizim için şeref ve bereketsiniz” gibi laflarla “yüce gönüllülük” pozları kestikten sonra “bu zamana kadar sadece topraklarımızdaki misafirlerimiz için 4 milyar dolar harcadık. Topraklarımız dışında Irak ve Suriye’ye gönderdiğimiz yardımlar 500 milyon doları aştı” diye sesleniyordu. En utanmaz insanın bile “misafirim” dediği insanların yüzüne “sizin için şu kadar para harcadım” gibi laflar etmeye dili varmaz. Erdoğan’ın mültecileri “misafir” olarak görmediği açıktır. Amacı mültecilere önce “yüce gönüllü” gözükmek, ardından “bize borçlusunuz” mesajı vermekti.

Türkiye’deki egemenler de, Suriyeli mültecilerden savaşçı çeteler devşirerek kendi çıkarları doğrultusunda cepheye sürebilmek için uğraşıyor. Devletin resmi ağızları, Suriye yolunda durdurulan silah dolu tırları, Suriye’deki çetelere verilen destekleri inkâr etse de, Erdoğan’ın ağzından dökülen sözleri ve niyetleri gizlemenin imkânı yoktur. Türkiye’nin ve diğer kapitalist devletlerin yardımlarının “insaniyet namına” yapılmadığı ortadadır.

Türkiye’nin çeşitli şehirlerine sığınmak zorunda kalan Suriyeliler öncelikle işsizlik ve açlıkla yüz yüze kalıyorlar. İş bulabilen Suriyeliler, patronlar tarafından savaş ganimeti olarak değerlendiriliyor. Ortalama saat ücretleri 1 lira olan bu çaresiz işçiler, tüm kötü koşullara boyun eğmek zorunda bırakılıyor. Dünyanın en yoksul ve kötü koşullara sahip ülkelerinden biri olarak bilinen Bangladeşli işçilerden bile ucuza çalıştırılan Suriyeliler için, tekstil ve hazır giyim patronlarından şu açıklamalar yapılıyor: “Maliyetlerimizi düşürüyorlar. Bir süre sonra onlar da yetmez ve Bangladeş’ten de işçi getirilir.” En düşük ücretlere çalışan, sigorta talep edemeyen, yemek ve yol parası isteyemeyen Suriyeli işçiler için çalışırken ölmek de sıradanlaşıyor. Muhammed Aşur ve Hasan Esad’ın galvaniz fabrikasındaki patlamada öldüğü gibi, Samir Muhammed adındaki 16 yaşındaki Suriyeli çocuk işçinin can verdiği gibi nice yoksul Suriyeli sessizce ölüp gidiyor. Savaştan kaçıyor, iş kazalarına yakalanıyorlar.

Suriyeli mültecilere ırkçı saldırganlık

Geçtiğimiz Aralık ayında Antalya Valisi Muammer Türker’in basına verdiği demeçler de devletin mültecilere ne kadar “misafirperver” yaklaştığının kanıtıdır. Ekim ayında MGK Genel Sekreterliği’nden Antalya Valiliği’ne atanan Türker, 1500 Suriyeliye Antalya’yı terk etmeleri için tebligat yapıldığını açıkladı. Şecaat arz ederken sirkatin söyleyen vali, “Tebligatlar yapılıyor buradan çıkmaları notasında ama bizim üreticilerimizden de çok ciddi talepler geliyor. Yani ucuz işgücü, dürüst namuslu çalışan insanlar falan diye. Biz açıkçası böyle infiale yol açacak, hatta bizim de Türkiye’nin genel makro politikalarına, Suriyelilerle ilgili politikalarına ters düşecek bir uygulama içerisine fiiliyatta çok girmek istemiyoruz. Yeter ki düzgün dursunlar, işlerini yapsınlar. Yani dilencilik gibi, çeşitli asayişi ilgilendiren olaylara karışmasınlar. Biz elimizden geldiği kadar onlarla da birlikte yaşamanın yollarını arıyoruz ama prensip olarak Suriyelilerin Antalya’da kalıcı olmaması planlanıyor. Antalya’nın özelliğinden dolayı, sadece Antalya’ya sağlanmış bir imtiyaz bu” diye demeç verdi basına.

Antalya’daki Suriyelilerin ağırlıklı olarak tarım ve inşaat sektörlerinde, asgari ücretin altında ücretlerle çalıştırıldığını bildiklerini de anlatan Vali Türker, Antalya’dan kovdukları Suriyelilerin nereye gidebileceklerini de şöyle açıklıyor: “Mesela kamplar var. Kamplara gidiyorlar. Kamplar müsait olmadığı zaman Antalya’ya nasıl geldiyse, bir başka şehre de kendi iradeleriyle gidebilirler. Kamplarda yalnız özellikle son olaylardan sonra ciddi bir kapasite daralması oldu.”

Türkiye’nin “geçici sorun” varsayımıyla hareket ettiğini belirten Vali, “Yani Suriye’deki kriz bittiğinde bunlar ya gidecekler ya da yerleşecek olan varsa da Türkiye’nin temel sistemine tâbi olacaklar diye şu anda bir ara dönem uygulanıyor” diye ekliyor. Bu devlet adamının sarf ettiği sözlerin tercümesi açıktır: Suriyeli mülteciler tarımda ve inşaatta asgari ücretin altında ucuz işçi olarak düzgünce çalışıp uslu dursunlar! Nitekim Antalya’daki patronlar da Suriyelilerin varlığından memnunlar; talep ediyorlar. Lakin aç kalanlar dilencilik yapıp görüntüyü bozmamalı! Ne de olsa Antalya’ya turist geliyor. Milyonlarca turist Suriyelilerin Türkiye’deki sefil halini görmemeli! Biz onları kovuyoruz; onlar kendi iradeleriyle ve imkânlarıyla gitsinler, bize masraf çıkarmasınlar. Suriye’de kriz bittiğinde de işimize yaramayan mülteciler gitsin, ucuz işgücü olarak kullanabileceklerimiz yerleşip kölelik koşullarına boyun eğerek yaşasınlar…

Emniyet ve jandarmanın Suriyelilerin Antalya’daki potansiyellerini, varlıklarını, ne iş yaptıklarını tespit ettiğini de anlatan Vali, mültecileri fişlediklerini de itiraf etmiş oluyor. Ülkeye giren mültecilerin kayıt altına alınması başka şeydir; onların “yerlerini, ne iş yaptıklarını, potansiyellerini tespit etmek” başka şey. Valilikten önce MGK Genel Sekreterliği yapmış olmak mesleki bir deformasyona yol açmış olacak ki, insanları fişlemek gibi uygulamalar bu zata gayet “doğal” geliyor. Suriyeli mültecilerden hangisinin dilenci, hangisinin ucuz işçi, hangisinin savaşçı olma potansiyeli taşıdığı (eğit-donat çerçevesinde) tespit edilsin; kimlerin Arap, kimlerin Kürt, kimlerin Sünni, kimlerin Nusayri olduğunun fişleri tutulsun ki, devlet kimden nasıl faydalanabileceğini, kimi nereye süreceğini bilsin!

Valinin açıklamaları üzerinden henüz birkaç gün geçmişti ki, emniyet ve jandarmanın “tespit” çalışmalarının ve valiliğin defetme tebligatlarının sonuçlarından biri yaşandı. Antalya’nın Manavgat ilçesindeki bir köye mevsimlik tarım işçisi olarak çalışmaya gelen 80 kadar Kobanêli mülteci işçi, gece geç saatlerde tekbir getiren yüzlerce kişilik faşist bir güruhun saldırısına uğradı. Kobanêli mülteci işçilerin çadır ve barakaları yakıldı. Bazıları yaralanan mülteci işçiler, gece karanlığında bahçelerin arasına kaçarak canlarını kurtarabildi. Yaralılarını kendi çabalarıyla tedavi etmeye çalışan Kobanêli işçiler eşyalarını yükleyip Suruç’a gitmek zorunda kaldılar. Böylelikle Suriyeli mülteciler Kürt ise ve Valinin emri üzerine “kendi iradeleri ile” Antalya’yı terk etmezler ise başlarına neler gelebileceğini de öğrenmiş olduk.

Antalya’da yaşananların münferit vaka olduğu söylenemez. Valinin uygulamaları ya da çadırları yakan, Kürtlere saldıran faşist güruhun yaptıkları devletin politikasıyla çelişseydi, her konuya el atan Erdoğan mutlaka burada yaşananlara da müdahale ederdi. Yaşananların sessizlikle geçiştirilmesi, faşist saldırganlarla ilgili hiçbir işlemin yapılmaması, ortada devlet politikası ile çelişen bir durumun olmadığını gösteriyor.

Manavgat’ta yaşanan ırkçı saldırı ilk vaka değildir. Suriyeli mültecilere yönelik sayısız ırkçı saldırı yaşandı. Saldırıların nedeni kimi zaman “ev kirasını ödememek”, kimi zaman “kızlara laf atılması”, kimi zaman da “şehir suyuna zehir karıştırmak” olarak lanse ediliyor. Burjuva medyanın ırkçı dili “sayesinde” Suriyelilere yönelik saldırılar, emekçi kitleler nezdinde giderek sıradan ve meşru hâle getiriliyor. Irkçı medya adeta kitlelerin zihnine kodlar gönderiyor. Sıkça kullanılan “gerginlik” kelimesi, kentlerde Suriyelilerin gerginliğe yol açtığı, sorunların kaynağı haline geldiği algısını yaratıyor. Gaziantep’te yaşanan ve 4 gün süren saldırıların nedeni bir Suriyelinin ev sahibini öldürmesi olarak yansıtılmıştı. Ancak, ırkçı saldırıların Suriyeli bir kadına tecavüz edilmesinin ardından geliştiği ortaya çıkmıştı.

Bursa’nın Mudanya Belediyesi ırkçılığın bir başka örneğini sergiledi: “Vatandaştan gelen şikâyetler” bahanesiyle kentte parklarda yaşam mücadelesi veren Suriyeli mülteciler zabıta zoruyla ilçe dışına atıldı. Mudanya Belediyesi’nin internet sitesinde yer alan haberde, “Mudanya ve Güzelyalı Mahallesi’nde son zamanlarda sayıları sürekli artan, Suriye’deki iç savaştan kaçarak ülkemize sığınan Suriyeliler, Mudanya Belediyesi Zabıta Müdürlüğü ekiplerince ilçe dışına gönderildi” dendi. Güzelyalı sahilinde kalan mültecilerin “yataklarını gelişi güzel serdikleri, çocukların sokaklarda araçları durdurarak dilencilik yaptıkları, kamuya ait mallara zarar verdikleri” ileri sürüldü. Aynı görüntülerin Mudanya Belediye Sarayı karşısında bulunan İsmet İnönü Bulvarında da yaşandığı ve ilçe halkının yoğun şikâyetleri karşısında zabıta müdürlüğü ekiplerince Suriyelilerin ilçe dışına çıkarıldığı söylendi.

Maraş ve Gaziantep’te Suriyeli sığınmacılara yönelik yapılan ırkçı saldırıların ardından Hatay’ın İskenderun, Antakya, Harbiye ve Samandağ ilçelerinde de benzer saldırılar için zemin hazırlandı. Bu ilçelerde Suriyeli sığınmacılar kenti terk etmeleri için çeşitli gruplar tarafından tehdit edildi. Samandağ ilçesinde ise 50 kişilik gruplar halinde Suriyeli avına çıkıldı. İlçelerde Suriyeli sığınmacıların hırsızlık yaptığını propaganda eden kimi gruplar yüzünden bu ilçelerde yaşayan Suriyeli mülteciler sokağa çıkamaz hale geldi. Suriyeli mülteciler, ya kalabalık gruplar halinde sokağa çıkabiliyorlar ya da hiç dışarı çıkmayarak çocukları aracılığıyla ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyorlar.

Akçakale’de Suriyelilerin kaldığı çadır kentte çıkan yangında 7 yaşındaki Sudra El-Hammut’un ölmesini ve iki ablasının yaralanmasını protesto eden 600 Suriyeli sığınmacı da sınır dışı edildi. Daha önce çıkan yangınlarda da çoğunluğu çocuk 6 kişinin öldüğü çadır kentte kalan Suriyeli sığınmacılar, sorunlarının çözülmemesini idari bina önünde eylem yaparak protesto etmişlerdi. Sığınmacılar, idare binasını ve görevlileri taşlamışlardı. Urfa’dan asker ve polislerin takviye olarak gönderildiği çadır kentte, olaylar 3,5 saat devam etmişti. Olayları tırmandırdıkları, taş attıkları ve çadır kente zarar verdikleri iddia edilen sığınmacılar, polis ve askerler tarafından kaldıkları çadırlardan tek tek dışarı çıkarıldı, ardından 20’şer ve 30’ar kişilik gruplar halinde otobüslere bindirilerek sınır dışı edilmek üzere Akçakale Sınır Kapısına götürüldü. “Olaylara karıştığı” iddia edilen 600 Suriyeli sınır dışı edildi. Çadır kentteki mahalle ve sokaklara barikat kuran polis, kalan sığınmacıların sokak dışına çıkmalarına da izin vermedi.

Burjuva propagandanın etkisi altında kalan Türkiyeli işçi-emekçiler de sefaletlerinin asıl müsebbibini değil Suriyeli yoksulları suçluyorlar. İzmir örneğinde olduğu gibi: İzmir’in Bornova ilçesinde bulunan Ayakkabıcılar Sitesi’nde yaklaşık 200 işçi, “Patronlar Ucuz İşgücünü Sever”, “Kölece Çalışmaya, Kölece Yaşama Hayır”, “Kundura İşçisi Köle Değildir” pankartları taşıyarak, “Suriyeli İşçi İstemiyoruz” sloganı ile sanayi alanında Suriyeli işçi çalıştırılmasına tepki göstermişlerdi. Sınıf bilincinden ve örgütlülükten yoksun durumdaki işçilerin burjuvazinin ırkçı politikalarına nasıl alet edilebildiğinin acı örneklerini yaşıyoruz. Örgütsüzlük ve bilinçsizlik yüzünden kendisini sömüren patronlara ve burjuva düzene karşı mücadele edemeyecek kadar çaresiz duruma düşen işçiler, kendilerinden daha çaresiz haldeki göçmen işçileri “rakip” ve “düşman” olarak algılayacak kadar zavallı duruma düşürülebiliyorlar. Tüm yaşananlar, işçilerin sınıf çıkarları temelinde örgütlenmesinin ve enternasyonalist bir bilinçle donanarak ırkçılığa karşı durmasının hayati önemini ortaya koyuyor. İşçiler ya burjuvazi tarafından kışkırtılacak, ırkçı saldırganlığa alet olup kendi kardeşlerine karşı kullanılacak, sömürü ve sefalete mahkûm olacak; ya da kendi sınıfının safında, kendi bayrağı altında dünyanın tüm ezilenleriyle birlikte kendi kurtuluşu için savaşacak!