Navigation

Bonapartlaşan “Başkan Baba” ve 8 Mart

Her gün 400 milletvekili talep eden, cumhurbaşkanlığı yetkilerinin sınırlarını takmayan (kurallar ya da kanunlar O’nun için geçerli değil), twitterdan karikatür paylaşanları yıllarca hapis cezasıyla yargılatan, Soma’da ölen madenci yakınlarına bile tekme tokat girişen, kendisine yönelen eleştirilere öfkelenip saldırganlaşan, sözleri ve tavırlarında kibirli, dünyaya tepeden bakan, öfkeli megaloman bir kişilik ortaya çıkmıştır. Megalomani sıradan insanlar arasında büyük bir risk değildir, ama devletin tepesine çıktığında, başta emekçiler olmak üzere tüm ülke için bir risk haline gelir. Tarih bunun trajik örnekleriyle doludur.

Konuşma yapmak için hiçbir vesileyi kaçırmayan, her zaman, her yerde, her konuda konuşan, 365 günde yaklaşık 400-500 defa nutuk atan Erdoğan’ın, geçtiğimiz 8 Mart’ta kadınlar üzerine konuşmaması tabii ki düşünülemezdi. “Yeni Türkiye”nin ve “Büyük Türkiye”nin kurucu önderi ve yüz yıllık duraksamadan sonra Osmanlı’yı yeniden diriltecek, İslam dünyasının liderliğine yürüyecek “kurtarıcı” olduğuna kendisini fena hâlde inandıran Erdoğan, “Başkan Baba” olmaya kendini hazırlıyor. Sözlerinin satır aralarından yansıyan ruh hali, ortalama bir burjuva liderin kibrinden ve üstünlük duygusundan daha fazlasıdır.

Kısa konuştuğuna pek şahit olamadığımız Erdoğan, 8 Mart’ta da her zamanki gibi yine uzun bir konuşma yaptı Haliç Kongre Merkezi’ndeki Dünya Kadınlar Günü Buluşması etkinliğinde. Darbe korkusu, devrilme korkusu, başarısızlık korkusu, suikast korkusu, hapis korkusu gibi korkularını ve endişelerini, agresif ruh halleriyle, bağırarak ve habire konuşarak yansıtan Erdoğan, Nazım Hikmet’in Taranta Babu’ya Mektuplar’ında Mussolini için yazdıklarını akla getiriyor:

Mussolini çok konuşuyor TARANTA-BABU!

Tek başına

Yapayalnız

Karanlıklara

bırakılmış bir çocuk gibi

bağıra bağıra 

kendi sesiyle uyanarak, 

korkuyla tutuşup 

korkuyla yanarak 

durup dinlenmeden konuşuyor. 

Mussolini çok konuşuyor TARANTA-BABU 

çok korktuğu için 

çok konuşuyor!

“Kadınlar Günü bir gün olmaz. Her gün Kadınlar Günü’dür benim için” diyen Erdoğan, kadınlara jest yapmaya çalışırken bile Bonapartlaşan bir siyasi liderin megalomanisini yansıtıyor. O’nun için her gün kadınlar günü olduğuna göre, kadınlar günü bir gün olamaz elbette!

Erdoğan, “Biliyorsunuz bazı konular, benim şahsi takibim altındadır. Meselâ sigara başta olmak üzere zararlı alışkanlıklarla ve bağımlılıkla mücadele bunlardan biridir. Bundan sonra kadına şiddeti de bizzat takip ettiğim konular arasına ilâve ediyorum. Bunu özellikle vurgulamak istiyorum. Bu doğrultuda bakanlığımız ve sivil toplum kuruluşlarımız tarafından yürütülen çalışmaları, bizzat kuracağım ekiple takip edeceğim. Eksiklerin hesabını soracağım, başarıları tebrik edeceğim” dedi. Bugüne kadar defalarca “Kadın erkek eşit değildir” diyen, hakkını arayan kadınlara “kız mıdır kadın mıdır belli değil” diye saldıran, geçtiğimiz yıllarda 8 Mart eylemlerinde devlet şiddetini kadınların üzerinden eksik etmeyen Erdoğan demagoji yapıyor. “Şahsi takibim altına aldım, eksiklerin hesabını soracağım, başarıları tebrik edeceğim” gibi sözler Erdoğan’ın “büyüklük kuruntusunu” yansıtıyor.

Erdoğan kadınların haklarını da insan hakkı olarak savunduklarını, insanın eşref-i mahlûkat olduğunu söylüyor. “Biz, dünya görüşleri, ideolojileri ne olursa olsun, bütün kadınların haklarını savunuruz. Sadece bazı kadınların hakları için mücadele edenler gibi değil, hepsinin hakkını savunuruz” derken elbette hiç utanıp sıkılmıyor. Erdoğan’ın Roboski’de evlatları ve eşleri katledilen kadınlara “tazminat ödedik, daha ne yapalım” dediğini, Berkin Elvan’ın annesini yuhalattığını nasıl unutabiliriz?

Erdoğan konuşmasında, 2013 yılında türban yasaklarını tamamen kaldırdıklarını da hatırlatıyor. Kemalist statükonun mirası olan kamu kurumlarındaki türban yasağını, siyasi istismar konusu haline getirmek için iktidarda olduğu 11 yıl boyunca kaldırmayan Erdoğan, 11 yıllık gecikmenin hesabını vermek yerine aynı konudaki istismarını sürdürüyor.

Erdoğan’ın temsil ettiği cinsiyetçi anlayışın izlerini, AKP kadrolarında da gözlemliyoruz. Bu yıl 8 Mart’ta gündeme giren bir başka mesele de AKP’nin 2012 yılında Türk Dil Kurumu’nun başına getirdiği Prof. Dr. Mustafa Sinan Kaçalin’in, TDK sözlüğündeki cinsiyetçi ifadeleri savunması oldu. Sözlükte yazan cinsiyetçi tanımlamalar, iktidarın kadına bakışını yeterince ortaya koyuyor. TDK sözlüğünde “müsait” kelimesinin ikincil anlamı “flört etmeye hazır olan, kolayca flört edebilen (kadın)”; “serbest” kelimesinin karşılığında “ağırbaşlı olmayan, hoppa (kadın)” olarak tanımlanıyor. Sözlükte “kötü adam”, “filmlerde izleyiciye sevimsiz gelen, filmin kahramanıyla çekişme durumunda olan ve sonunda çoğu kez yenilen kimse, kötülük yapan erkek karakter” olarak tanımlanırken, “kötü kadın” kelimesinin karşılığı “orospu” olarak tanımlanıyor. “Mal” kelimesi bile TDK bürokratlarına yine “orospu” kelimesini çağrıştırıyor. TDK Başkanı bu tanımlamaları “Herkes uyarıda bulunabilir. Bizim tespitimiz doğruysa o da kalır” diyerek savundu.

Sağlık Bakanı Müezzinoğlu, “Ama avukat olacağım diye, doktor olacağım diye, mühendis olacağım diye anneliği itersen o zaman yanlış yapmış olursun. Kendine de haksızlık yapmış olursun. Topluma da haksızlık yapmış olursun. Analığa da haksızlık yapmış olursun. Dolayısıyla ana demek bir kariyer sahibi olmaktan vazgeçmek demek değildir” sözleriyle, kadınlara önerdiği “annelik kariyerini” 8 Mart vesilesiyle tekrar savundu. Müezzinoğlu’nun muhafazakâr tabanın nabzına şerbet vermeye çalıştığı ortadadır.

AKP, nüfus artış hızının düşmemesi ve önümüzdeki yıllarda da kapitalizmin genç-ucuz işgücü ihtiyacının karşılanması için kadınları daha fazla çocuk yapmaya teşvik ediyor. AKP’nin kadınları çalışma yaşamının dışına itmeye ve eve kapatmaya çalıştığına dair Kemalist yorumlar gerçeklerle bağdaşmamaktadır. AKP’nin muhafazakâr ve cinsiyetçi yaklaşımları, kapitalist kimliklerinin önüne geçmez. Kadın işgücü sermaye için vazgeçilmezdir. Dolayısıyla AKP’li siyasetçilerin vurguları kadınların çalışmaması değil, daha fazla çocuk yapması yönündedir. Bu yüzden AKP, kadın işçinin çocuk yapmasının sermayeye yükleyeceği “doğum ve emzirme izni” gibi maliyetleri azaltmaya çalışıyor. Nitekim sermayedarlar için 2010 yılında çıkarılan bir teşvikle, istihdam edilen kadınların sigorta primlerini devlet üstlenmişti.

“Başta kurucu başkanımız ve bugünkü Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın kadına bakışı, anaya bakışı, eşe bakışı hepimiz için güzel bir örnektir” diyen Müezzinoğlu gibi AKP kadroları Erdoğan’ı pohpohlayarak şişiriyorlar. Türk tipi başkanlık sistemi getirmeyi ve “Başkan Baba” olmayı arzu eden Erdoğan’a biat ettiklerini her fırsatta vurgulamaya çalışan bu kadrolar, siyasi geleceklerini güvence altına almaya çalışırken Erdoğan’ın megaloman eğilimlerini besliyorlar.

Güç zehirlenmesi ve megalomani

Kişinin kendisine gerçekle uyuşmayan üstün nitelikler yakıştırması, “büyüklük kuruntusu” ya da “büyüklük taslama hastalığı” olan megalomani, önemli bir psikolojik bozukluk sayılıyor. Ruh sağlığı uzmanları megalomaniyi, narsistik karakterin bir parçası olarak tanımlıyorlar.

Narsisizm, kişinin kendisini özel görmesinden kaynaklanan bir kişilik bozukluğudur. Bu kişiler her zaman en iyiyi, en mükemmeli istediklerine inanırlar. Para, güç ve başarı onlar için her şeyden önemlidir. Hep kendileri için çalışırlar ve başkalarının haklarına saygı duymazlar.

Aşırı öfke, aşırı gururlu tavırlar, hep kendi çıkarlarını düşünmek, çıkarları için insanları kullanmak, sahip olmak istedikleri güç, para, başarı ile ilgili gerçek dışı hayal kurma, eleştiriye tahammülsüzlük, kıskançlık, hasetlik, empati yoksunluğu, her konuda haklı çıkmaya çalışmak, utanmazlık, sürekli dikkat çekmeye çalışmak gibi bozuk kişilik özellikleri Narsisizmin belirtileri arasındadır. Megalomaniyi Narsisizmden ayıran husus ise megalomanın güç tutkusudur. Megaloman kişi kibirlidir. Kendisine gerçeklikle bağdaşmayan üstün nitelikler yakıştırır. Kendisine yapılan eleştirilere katlanamayıp aşırı tepki gösterir. Büyük işler başarması gerektiğine inanır. Kanun ve kurallar diğer insanlar içindir, o bu kurallardan muaftır. Etrafındaki kişiler tarafından pohpohlanmaya ihtiyaç duyar. Elde ettiği başarılar, ulaştığı mevki ve makamlar onu “ne oldum delisi” haline getirir.

Tarihte karşılaştığımız diktatörlerin ortak özelliği, kendi yaptıkları her şeyin doğru olduğuna inanmaları, kendilerini çok beğenmeleri, kendilerine karşı kumpaslar kurulduğuna dair paranoyalar geliştirmeleri, başkalarına eziyet edebilecek sadist duygular taşımalarıdır. Kendi çıkarları ve gereksinimlerini her şeyden fazla önemseyen bu tür kişilikler, gösteriş ve reklâm için büyük paralar harcamaktan kendilerine saraylar inşa ettirmeye kadar pek çok kişilik bozukluğu sergilerler.

Elbette diktatörlerin ortaya çıkmalarının sebebi, bazı insanların bozuk kişilik özellikleri taşıması ve bunlardan bazılarının “tesadüfen” devletin dümenini ele geçirmeleri değildir. Öncelikle, egemen sınıfın ya da onun belirli bir kesiminin siyasi çıkarları, iktidar gücünü tek elde merkezileştirmeyi gerektirmelidir. Ekonomik ve sosyal yapı, tarihsel-toplumsal miras ve gelenekler ve elbette sınıflar mücadelesinin seyri, diktatörlerin ortaya çıkabilmesinin ve başarıya ulaşabilmelerinin koşuludur. Kişileri ön plana çıkaran nesnel süreçlerdir. Ancak ön plana çıkan kişiler, kendi karakteristikleriyle olayların gidişatına damgalarını vururlar.

Türkiye, yıkılan bir imparatorluğun bakiyesi üzerine kuruldu. Türkiye’de kapitalist sınıf cumhuriyetin kuruluşundan bu yana, bir yandan Osmanlı’nın geçmişteki gücüne öykündü, öte yandan gelişmiş Batılı kapitalist ülkelere özendi. Duygu dünyaları derin aşağılık kompleksleriyle sakatlanan nesiller yetiştirildi. Ekonomik ve siyasi çalkantıların, krizlerin ve istikrarsızlıkların ardı arkası kesilmedi.

Ortadoğu’da emperyalist hegemonya mücadelesinin kızıştığı bir tarihsel dönemde, Türkiye’nin dümenini ele geçiren AKP, siyasi istikrar, ekonomik büyüme vaatleri ve bölgesel güç olma hayalleriyle, burjuvazinin bir bölümünün günübirlik çıkarlarını, yani iktidar olanaklarını kullanarak zenginleşmeyi bir araya getirdi. AKP’nin en büyük kozu kitleleri kandırmakta mahir, demagoji ve popülizmle onların ortalama bilincine hitap edebilen bir lidere sahip olmasıydı. İşçi sınıfının örgütsüzlüğü, burjuva muhalefet partilerinin ise krizler ve istikrarsızlıklarla anımsanan eski dönemi temsil etmesi AKP’yi uzun yıllar boyunca alternatifsiz kıldı. Uzun iktidar yılları, AKP’nin devletin her düzeyinde kadrolaşmasını ve güçler ayrılığını adım adım işlevsiz hale getirmesini sağladı. İktidar gücünün AKP’de merkezileşmesiyle Erdoğan’ın AKP içerisinde tek adam haline gelmesi paralel bir süreç olarak işledi. Bu sürece, siyasi gücü sürekli artan Erdoğan’ın güç zehirlenmesi yaşaması ve içindeki megalomaninin giderek yükselmesi eşlik etti.

İşte tüm bunların sonucunda, her gün 400 milletvekili talep eden, cumhurbaşkanlığı yetkilerinin sınırlarını takmayan (kurallar ya da kanunlar O’nun için geçerli değil), twitterdan karikatür paylaşanları yıllarca hapis cezasıyla yargılatan, Soma’da ölen madenci yakınlarına bile tekme tokat girişen, kendisine yönelen eleştirilere öfkelenip saldırganlaşan, sözleri ve tavırlarında kibirli, dünyaya tepeden bakan, öfkeli megaloman bir kişilik ortaya çıkmıştır. Megalomani sıradan insanlar arasında büyük bir risk değildir, ama devletin tepesine çıktığında, başta emekçiler olmak üzere tüm ülke için bir risk haline gelir. Tarih bunun trajik örnekleriyle doludur.