Navigation

İt Dalaşı, Seçimler ve Bağımsız Sınıf Tutumu

17 Aralıktaki yolsuzluk operasyonuyla başlayan siyasi kriz olgunlaşarak devam ediyor. Kavganın tarafları yeni hamlelerle hasarlarını asgariye indirmeye, karşı tarafa azami hasarı vermeye ve mevzilerini güçlendirmeye çalışıyorlar. Gün geçmiyor ki flaş bir gelişme olmasın. Ülke medyası kadar uluslararası medya da bu heyecanlı hikâyeye dâhil olmuş durumda. BBC’den tutun, New York Times’a, Washington Post’a, Wall Street Journal’a kadar dünyanın en büyük ve kilit medya organlarının başköşelerinde bu konuya yer veriliyor, Türkiye hakkında değerlendirmeler yapılıyor.

Marksist Tutum’un geçen sayısındaki değerlendirmede de vurgulandığı üzere, bir yandan yolsuzluk boyutu bir yandan da cemaat ile Erdoğan şürekâsı arasında bir iktidar kavgası boyutu içermekle birlikte, süreç bunlardan ibaret değildir. Yaşanan kapışmanın ve gelişmelerin asıl dinamiği uluslararası düzeydedir. Türkiye’nin dünya ve bölge içindeki konumunun ve politikalarının ne olacağı ile ilgili hususlar asıl belirleyici niteliktedir. Özetleyecek olursak: Esasen Erdoğan’ın temsil ettiği ve Batılı büyük emperyalist güçlerin politikalarıyla yer yer inatçı bir zıtlaşmaya varan, hırsı çapından büyük “maceracı” türde bir alt-emperyalist yöneliş, özellikle Batılı büyük emperyalist merkezlerde biriken memnuniyetsizliği bir kırılma noktasına taşıdı. Bununla da bağlantılı olarak Erdoğan ekibinin içeride çeşitli büyük sermaye kesimlerini dahi baskılamaya yönelen otoriterleşmesi bu sermaye kesimlerinin Erdoğan’dan kurtulma çabalarını arttırmıştır. Bu hem Batılı büyük emperyalist güçler açısından hem de içteki çeşitli büyük sermaye grupları açısından aciliyet kazanmıştı, çünkü Erdoğan Türkiye’yi bir on yıl kadar daha, üstelik bir “başkan baba” olarak yönetmeye hazırlanmaktaydı. Yeni bir Putin, bölge ve dünya dengeleri açısından da Türkiye’nin iç dengeleri açısından da kabul edilebilir bir şey değildi.

Sonuç olarak tam da Erdoğan’ın başkanlık ya da cumhurbaşkanlığı planlarını somutta hayata geçireceği seçimlerin ve olası halk oylamalarının yapılacağı kritik 2014 yılına girilirken süreç başlatıldı. AKP döneminde ayyuka çıkmış yolsuzluklar konu edilerek ve ilgili adli ve polisiye süreçleri yürütebilmek üzere Gülen Cemaati sahaya sürülerek politik operasyona girişildi. Bu gelişmeler somut olarak ilk planda önümüzde uzanan 1-1,5 yıllık süreçteki bir dizi seçimle bağlantılıdır. Tüm aktörler önümüzdeki seçimlere odaklanmış durumdadırlar ve hamleler öncelikle ve dolaysız olarak seçimler bağlamında gerçekleştirilmektedir.

Daha önce de dikkat çektiğimiz üzere, seçimler ve bu bağlamdaki diğer gelişmeler Türkiye’nin sonraki seyri açısından kritik bir süreci ifade etmektedir. Sınıf bilinçli işçiler bu önemli sürecin politik niteliğini iyi kavramak ve doğru tutumlarla işçi sınıfının bağımsız sınıf siyasetinin yol göstericisi olmak durumundadırlar. Bu zorlu süreçte doğru bir teoriye dayanan sağlam sınıf pusulasının önemi daha da artmaktadır.

Siyasal güçlerin hareket tarzı ve işçi sınıfı

Şimdi sahne önünde Erdoğan şürekâsı ile Gülen Cemaati arasında bir kapışma kıran kırana yürümekte. İşçi sınıfı açısından daha baştan net olmak gerek. Bu her iki güç de burjuva güçlerdir ve aralarındaki mücadele bir iktidar mücadelesidir. Her iki güç de işçi sınıfının düşmanıdır, her ikisi de işçileri sömürmek, maddi ve manevi baskı altında tutmak ve gerektiğinde savaşlara sürmek için birbiriyle yarışmaktadır. Her ikisi de özgürlükçü olmayıp, baskıcıdır. Sermaye gericiliğinin bu iki büyük siyasi gücü işçi sınıfının hedef tahtasından başka yeri hak etmiyor. Şu anda medya üzerinden yürüyen propaganda savaşında her iki taraf da geniş emekçi yığınların beynini bulandırmaya, onları kendi yanlarına çekmeye çalışıyor. Kendi taraflarını haklı ve temiz, karşı tarafı haksız ve kirli gösterme gayreti içindeler. Gerçekte ne yolsuzluklar bakımından ne de komplolar tezgâhlama açısından herhangi biri ak paktır. Bunlar işçi sınıfının gaspedilmiş emeği üzerinde sefahat şatoları inşa eden, onun kanıyla beslenen ve ona sadece lütufmuş gibi kırıntılar bahşeden sermayenin değişik öbekleşmeleridir yalnızca.

Ama sahnenin ön planındakilerden ibaret değildir kavgadaki güçler. Şimdi Gülen Cemaati, TÜSİAD ve CHP, hükümetin karşısında aynı cephede yer alıyorlar. Ve bu cephenin de uluslararası planda asıl olarak Amerikan emperyalizmi tarafından arkalandığı, uzun sözü gerektirmeyecek kadar açık bir olgudur. En az o kadar açık bir olgu da bu güçlerin hepsinin de keza işçi sınıfının düşmanı olduğudur.

Bunun karşısında ise hükümet yer alıyor hiç kuşkusuz. Onunla kader birliği etmiş sermaye grupları ve dini cemaat örgütlenmeleri onun etrafındaki cepheyi oluşturuyorlar. Bu cephenin arkasında uluslararası planda aktif ve etkili bir güç şu ana kadar görünmüş değil. Söz gelimi bir Çin ya da Rusya’nın hükümet yanında “topa girdiği” söylenemez. Hiç şüphesiz hükümetin asıl politik sermayesi geniş kitlelerin şimdiye dek sürmüş oy desteğidir. AKP, başta alternatifsizlik olmak üzere bir dizi faktörün bileşimi sonucunda emekçi yığınların gözünü 10 yılı aşkın bir süredir boyamayı başarmış durumdadır. Zaten AKP’nin olağan seçim yarışıyla alt edilmesi diğer burjuva güçlere pek olası görünmediği için, olağanüstü araçlara başvurma anlamına gelen yolsuzluk soruşturmaları, gizli ses ve görüntü kayıtlarına dayanan yıpratma kampanyaları, uluslararası planda küçük düşürücü polisiye operasyonlar vb. yürütülmektedir. Ve elbette AKP’nin de eli armut toplamamakta, o da aynı araçlarla mukabele etmektedir. Dolayısıyla her türlü kirli yöntemin devreye sokulduğu, tamamen kirli bir politik süreç önümüzde uzanmaktadır.

İşçi sınıfının böylesi bir süreçte bu sömürgen ve kirli güçlerin hiçbirisiyle işinin olmaması gerektiği açıktır. Dahası, bu sürecin kendisi kimin galip geleceğinden bağımsız olarak, baskıların artmasını ve şu ya da bu biçimde rejimin otoriterleşme eğiliminin güçlenmesini beraberinde getirmektedir. Taraflar karşılarındaki güçleri alt etmek için daha fazla güce ihtiyaç duymakta, bu ihtiyaç tüm iplerin bir elde toplanması eğilimini kışkırtmaktadır. Bunu şimdi yapanın AKP olması kimseyi aldatmamalıdır. Karşı taraf da aynı eğilimleri taşımakta ve fakat sadece elinde hükümet gücü olmadığı için somut değişiklikler yapamamaktadır. Ama her türlü anti-demokratik, özgürlük düşmanı yöntemleri kullanma konusunda bu cephenin elinin temiz, alnının ak olduğunu kim söyleyebilir? Kim iktidara gelirse tüm ipleri kendi elinde toplamak için mümkün olan her şeyi yapacaktır. Söz gelimi AKP alaşağı edildiğinde, onun yerini alacak güçler AKP’nin kalıntılarını “temizlemek” için aynı araç ve yöntemleri kullanacaklardır.

CHP ve Cemaat güçlerinin bir biçimde AKP’yi alt ettiği bir Türkiye’yi düşünelim. AKP’nin gitmesine en son üzülmesi gereken işçi sınıfı olurdu elbette. Ama bunun, Türkiye işçi sınıfı açısından ve örneğin ülkenin en yakıcı siyasal sorununu oluşturan Kürt sorunu açısından daha olumlu bir ortam anlamına geleceğini kim söyleyebilir? Doğru yaklaşım, bunların hepsinin birbirinden kötü olduğunu net biçimde görmek ve ona göre tutum almaktır.

Bu tür otoriterleşme süreçlerinde asıl darbeyi emekçi kitlelerin ve demokratik muhalefet dinamiklerinin aldığını unutmamalıyız. Grev hakkının, sendikalaşmanın vb. daha da tırpanlandığı düzenlemeler bu tür süreçlerin doğal parçası olarak önümüze gelirler. Emperyal emeller doğrultusunda hava yollarına yüklenen önem dolayısıyla THY’de yaşananlar henüz tazeliğini korumaktadır.

Bu süreçte sanki bazı olumlu ve demokratik gelişmeler oluyormuş gibi görmek ya da böyle bir beklenti içinde olmak yanlıştır. Uzun süredir tutuklu olan çeşitli kişi ve çevrelerin salıverilmeye başlanması, bazı davalarda yeniden yargılama süreçlerinin başlatılması girişimleri vb. özellikle iyi anlaşılmalı, doğru değerlendirilmelidir. Yukarıda genel hatlarıyla ortaya koyduğumuz güçler dizilişi içinde, hükümet, karşı cephenin genişlememesi için kendince bir taktik çizgi izlemektedir. Burada iki önemli gücü karşı cephenin saflarına kaptırmamak için taktik manevralar yapmaktadır. Bu güçler Kürt hareketi ve ordudur. Hükümet, hem uzun süredir Kürt hareketi ve diğer demokratik ve sosyalist güçler tarafından mücadeleyle talep edilen tutuklu Kürt vekillerin serbest bırakılmasını sağlamış, hem de Kemalist-statükocu güçlerin bazı unsurlarını salıverdirmiştir. Birçok baskıcı, anti-demokratik uygulama da kaşla göz arasında tümüyle Cemaatin üzerine yıkılmıştır bu arada. Siyasal konularda uzun zamandır sessiz olan ordu da hükümetin bu yaklaşımına dayanarak devreye girmiş ve hem ordu mensuplarının yeniden yargılanması hem de onlara karşı bir “komplo” yapılmışsa bunun cezalandırılması talebini dillendirmiştir.

Hükümetin bu taktik çizgisi sonuçlarını vermekte gecikmemiştir. Kürt hareketi hükümetin destekçisi bir konumda olmamış, karşı cepheye de iltihak etmemiştir. Öte yandan özellikle hassas bir konumu olan ordu da en azından şimdilik saha dışında tutulabilmiştir. Dahası ordunun ötesinde Kemalist-statükocu cenahta da, tabir caizse bir bölünme yaratılmıştır. Bir bölüm bu kapışmada hükümet karşısında yer almaya öncelik ve ağırlık verirken, diğer bir bölüm asıl olarak Cemaat karşısında yer almaya öncelik ve ağırlık vermektedir.

İçlerinde tek tük bazı bireylere hukuki süreçlerde haksızlıklar yapıldığı doğru olsa da, darbe tezgâhları içinde olduklarına dair en küçük bir şüphemiz olmayan Kemalist-statükocu güçleri bir kenara koyacak olursak, Kürt hareketi bağlamında şunu söyleyebiliriz. Milletvekillerinin salıverilmesi Kürt hareketinin de ifade ettiği gibi büyük önem taşımamaktadır. Asıl önemli olacak olan Kürt sorunu bağlamında gerçekten ciddi bazı adımların atılmasıdır. Hükümetin ÖYM’leri (Özel Yetkili Mahkemeler) kaldıracağını ve TMK’yı (Terörle Mücadele Kanunu) “ayıklayıp” kalan hususları ceza yasası içine alacağını söylemesinin anlamını önümüzdeki günlerde göreceğiz. Ama buradan aman aman bir “özgürlük paketi” çıkacağını ummak doğru değildir. AKP her zaman yaptığını yapacaktır. İsim değiştirilerek, yer yer belki küçük bazı olumlu değişiklikler, ama yer yer de eskisinden daha kötü ve baskıcı düzenlemeler gündeme getirilecektir. Olumlu değişiklikler davulla zurnayla ilan edilip, diğer yönler hasıraltı edilmeye çalışılacaktır.

Türkiye’nin alt-emperyalist bir ülke konumuna geldiğini ısrarla vurguluyoruz. Bugün yaşananları yerli yerine oturtmak, doğru anlamak ve devrimci doğrultuda doğru tutumlar geliştirmek istiyorsak bu gerçeği iyi kavramalıyız. Türkiye bu Ortadoğu coğrafyasında bu aşamaya gelmiş bir bölge gücü olarak artan ölçüde diğer ülkelerin iç işlerine karışmakta, çatışmalı süreçlerin artan ölçüde tarafı ve müdahili olmakta ve bunun sonucunda daha militaristleşmekte, baskı aygıtlarını daha fazla geliştirip rafine etmektedir. Bugün yaşanan internet sansürü ve baskılarını basitçe AKP’nin özel sıkışmışlığının bir ürünü olarak görmek yüzeysel bir değerlendirme olur. Keza daha itaatkâr ve kanaatkâr bir işçi sınıfı yaratmak için izlenen muhafazakâr politikaları da aynı gözle görmek gerekir. Türkiye burjuvazisi dünya ölçeğinde yükselen yeni bir güç olmak istiyorsa baskıcı politikalar bunun doğal bir sonucudur.

Dahası içteki devlet krizi ve belirsizliğin dünya ölçeğinde ekonomik konjonktürdeki önemli değişimlerle üst üste gelmesi nedeniyle, son haftalarda ülkede fiilen bir devalüasyon yaşanmıştır. Çoğu tüketim ürününün ve ara ürünlerin ithalata bağlı olduğu düşünüldüğünde ve dahası enerjinin dışa bağımlı olduğu göz önüne alındığında, bu durum hayat pahalılığında ciddi bir artışı beraberinde getirmektedir. Eğer gelişmeler aynı istikamette devam ederse, döviz cinsinden borçları olan tüm firmaların borçları giderek ödenemez hale gelecek ve iflaslar sökün edecektir. Bunun işçi sınıfı için anlamı açıktır. İşsizlik, reel ücretlerin daha da düşürülmesi, iş saatlerinin daha da uzaması, sosyal haklarda yeni kayıplar, işsizlik fonu gibi işçilerin fonlarının burjuvazi tarafından daha fazla yağmalanması, yoksulluğun artması vb.

Solun hali ya da Stalinist dogmaların iflası

Sürecin niteliğini ve eğilimlerini doğru okumanın önemli olduğunu başından beri vurguluyoruz. İçinden geçilmekte olan bu son süreç Türkiye’de ve bölge çapında önemli değişimleri işaret eden geniş kapsamlı bir süreç olduğundan ayrıca önem taşımaktadır. Siyasal dengeler, ittifaklar değişmektedir. İşçi sınıfının bağımsız siyasetinin örülmesi açısından, bu süreçte siyasal güçlerin nasıl dizildiğini, bunun anlamını işçi sınıfının öncü unsurları iyi kavramalıdır.

Doğru bir teori olmadan doğru bir pratik de olamaz. Türkiye sosyalist solunun son ayların gelişmeleri karşısındaki haline bakınca bunun önemini bir kez daha ve çarpıcı biçimde görebiliyoruz. Kestirmeden giderek söyleyelim: sosyalist solun önemli bölümü bu son politik sürecin gerçek niteliğini açıklama konusunda tam anlamıyla iflas etmiştir. Sahip olduğu Stalinist dogmalar nedeniyle bir kez daha kendini gülünç duruma düşüren tahliller yaparak aczini ortaya koymuştur. Söz konusu sol kesimler bir yanda kapitalizmin ve onun en yüksek aşaması olarak emperyalizmin doğasını Marksist temelde kavrayamamanın, bir yanda da din konusunda Marksizmin çizgisini anlayamamanın, bunun yerine küçük-burjuva kısır Stalinist dogmalara sarılmanın hazin sonuçlarıyla karşı karşıyadırlar.

Biraz açacak olursak, söz konusu çevreler özde milliyetçi bir anti-emperyalizm anlayışına sahip olduklarından, ne Erdoğan’ın izlediği dış siyaseti ne de Türkiye’de egemen sınıf içindeki kapışmaların gerçek doğasını ve boyutlarını çözümleyebilmişlerdir. Yakın zamana kadar Erdoğan’ı ABD emperyalizminin ve TÜSİAD’ın bir kuklasıymış gibi ve ayrıca da, din kabuğu nedeniyle diyelim CHP’den daha gerici bir siyasi parti olarak ele almışlardır. Böylece Türkiye kapitalizminin gelişimini küçümsemiş, görmezden gelmiş ve doğal olarak onun dünyanın 17. büyük ekonomisi durumuna gelmesini, emperyal amaçlar güden kapitalist bir bölge gücü olarak alt-emperyalist aşamaya yükselmesini ve bu noktada büyük emperyalist güçlerle de çelişkilere düşebileceğini tutarlı biçimde anlayamamışlardır.

Erdoğan ve şürekâsını farklı bir sermaye kesiminin ve kendine özgü bir emperyal siyasetin yürütücüsü olarak göremeyen, onu ABD’nin kuklası ya da basitçe taşeronu olarak algılayan bir zihniyetin, bugün ABD’nin onu götürmek istemesini anlaması ve tutarlı biçimde açıklaması elbette mümkün değildir. O nedenle söz konusu çevrelerin yayınlarında analiz namına tutarsızlıklar ve zigzaglar cirit atmaktadır. Ya tutarsızlığı gözden saklamak üzere tüm dikkat yolsuzluk hadiselerine odaklaştırılmaya çalışılmakta ya da ABD’nin Erdoğan’dan “vazgeçişi” isteksizce kabul edildiğinde, bu durum gülünç biçimde temellendirilmeye çalışılmaktadır. Güya emperyalistler Gezi süreci sayesinde Erdoğan’ın artık Türkiye’deki kitleleri zaptedemediğini, kitle hareketini kontrol etmek için bir tazelenmeye ihtiyaç olduğunu gördükleri için ondan vazgeçmişler! Bu “tahlillerin” gülünçlüğünü görmek için Marksist olmaya gerek yoktur. Sadece aklıselim sahibi olup gerçekçi bir gözlem yapabilmek yeterlidir. İşte doğru teoriye sahip olmamanın hazin sonuçları!

Bunların ulusalcı kesimleri tam da sakat küçük-burjuva Stalinist anlayışları nedeniyle, AKP’nin her ne pahasına olursa olsun def edilmesi gerektiğini savunan burjuva siyasete her daim yazılmaya teşne oldular. AKP o kadar gerici ve kötüydü ki, böylesi ehveni şerdi. O nedenle bu çevreler her daim bu Kemalist siyasetin eteklerinde kendilerine yer aradılar ve çoğunluğu küçük-burjuva zihniyetin esiri olan sözde ilerici Kemalist toplum kesimlerinden medet umar oldular. Şimdi bu çevreler yine, AKP’yi ne pahasına olursa olsun götürmek adına CHP’nin eteklerinde dolaşıyorlar. Emperyalist Batı medyasında Erdoğan’a vuran haber ve yorumları şevkle çevirip yayınlıyorlar. Ama CHP’nin Ankara ve İstanbul’da Mansur Yavaş ya da Mustafa Sarıgül gibi adaylar belirleyip tat kaçırmasına da içerliyorlar. “Daha sol görünümlü bir aday olsa da CHP ile ortak bir cephe oluştursak” anlayışı aslında bu çevrelerde köklü bir anlayıştır. Böyle olmadığı ölçüde mızıldanıp, sitem ederler, ama sonunda etkileri altındaki kitlenin gidip CHP’ye oy vermesine göz yumar ve ses çıkarmazlar. Bunlar hep CHP’nin sol bir parti olduğu vehmi üzerine dayanmaktadır ki, bu gerçeklerle alay etmekten başka bir şey değildir.

Bağımsız sınıf tutumu ne olmalıdır?

İşçi sınıfının bir yandan kendi üzerindeki baskı ve sömürünün artmasına bir yandan da bölge halklarının kanını dökmeye kaçınılmaz olarak varan emperyal yönelişe ve politikalara karşı çıkması, ayrıca bunlarla bütünlük içindeki otoriter yönelişlere karşı da mücadeleyi yükseltmesi gerekmektedir. Son günlerin hararetli ve çatışmalı politik süreçleri somutta seçimlerde sonuç almaya yönelik olduğu için seçimler bağlamında bu tutumu somutlamak özellikle önemlidir. Bu süreçleri doğuran kapışmanın bir bütün olarak gerici doğasını ortaya koyduğumuza göre, işçi sınıfı öncelikle seçimlerde mevcut burjuva seçeneklere yüz vermemeli, kendi bağımsız sınıf tutumunu ortaya koymalıdır. AKP’den kurtulunacak diye CHP ve onun kilit bölgelerde gizli destekçisi konumunda olacağı anlaşılan Cemaatin değirmenine su taşımak ne ölçüde vahimse, işçilerin emperyalist komplo var diye AKP’yi koruma refleksine sürüklenmesine de aynı ölçüde karşı durulmalıdır. Bu kutuplaşma daha da tırmandırılacak ve emekçi yığınlar hoyratça ayrıştırılmaya çalışılacaktır. Bu bir burjuva kapandır ve boşa çıkarılmalıdır.

Ne yolsuzluklar gerçek dışıdır, ne de hükümete karşı komplo olduğu uydurmadır. İkisi de vardır, gerçektir. Ama ikisini de, başka milyon türlü pisliği de yaratan kapitalist düzendir. Kapitalist düzeni hedef tahtasına koyacak bir mücadele bu pisliğin bütününe karşı verilmiş olacaktır.

Bu noktada, toplumun genelinde olduğu gibi işçiler arasında da hâkim olan, “başka seçenek yok ki” ya da “oyum boşa gitmesin” yaklaşımı yanlıştır. Aslında düzen partilerine atılmış her oy boşa gitmektedir. İşçi sınıfı “üreten biziz, yöneten de biz olmalıyız” düşüncesiyle hareket etmeli ve kendi çıkarlarını savunacak bir alternatife yönelmelidir. Bugünün somut koşullarında işçi ve emekçi kitleler açısından önümüzdeki seçimlerde alınması gereken doğru tutum, Kürtlerin, diğer ezilen toplumsal kesimlerin, sosyalistlerin, ilerici ve demokratların anlamlı bir güç birliğini temsil eden Halkların Demokratik Partisi (HDP) adaylarını desteklemektir.

Kaynak: 
Marksist Tutum, Şubat 2014, no: 107