Navigation

ABD’de Ara Dönem Seçim Sonuçlarının Gösterdikleri

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

ABD’de Kongre’nin alt kanadını oluşturan Temsilciler Meclisi ve Senato’yu, valilik ve eyalet meclislerini kapsayan 6 Kasımdaki ara dönem seçimleri, egemen sınıf içinde gerilimin tırmandığı, toplumun yapay temellerde kutuplaştırıldığı bir süreçte gerçekleşti. Demokrat Parti, Temsilciler Meclisi’nde üstünlüğü ele geçirirken, Senato’da çoğunluk Cumhuriyetçi Partide kaldı. 36 eyalette yapılan seçimlerde ise Demokrat Parti, daha önce elinde tuttuğu eyaletleri korudu ve ayrıca yedi eyalette daha seçimleri kazanmış oldu.

ABD’de tek bir meclis yok. Kongre’yi oluşturan Temsilciler Meclisi ve Senato birbirinden bağımsız olarak çalışıyor. Bu iki meclis ancak özel gün ve gündemle bir araya gelebiliyor. Toplamda 535 üyeli Kongre’de Temsilciler Meclisinin 435, Senato’nun ise 100 temsilcisi var. Ara dönem seçimleri olarak adlandırılan Kongre seçimleri, iki yılda bir yapılıyor. Yasama organı niteliğindeki Temsilciler Meclisi üyelerinin görev süresi iki, Senato üyelerinin görev süresi ise altı yıl. 6 Kasımdaki seçimlerde Temsilciler Meclisi’nin tüm üyeleri, Senato’nunsa 35 üyesi değişti. Seçimlerden önce Temsilciler Meclisi’nde 237 üyesi olan Cumhuriyetçilerin üye sayısı 195’e düşerken, Demokratlar üye sayısını 193’ten 223’e çıkardı.[*] Ara dönem seçimleri, başkanlık seçimlerinden sonra yapıldığı için bir anlamda referandum olarak da kabul ediliyor. Başkanın partisinin kazanması, kitlelerin onun politikalarına onay verdiği anlamında yorumlanıyor.

6 Kasım seçimleri, ABD tarihinin en kritik seçimlerinden biri olarak değerlendiriliyordu. Zira Cumhuriyetçi Partinin Kongre’nin her iki kanadında ve eyaletlerde üstünlük kurması durumunda, ırkçı ve faşizan politikalarını topluma enjekte etmeye çalışan Trump’ın konumu sağlamlaşacak ve otoriterleşme eğilimi güç kazanacaktı. Ancak Trump hedefine ulaşamadı. Emekçi kitlelerin çoğunluğu, Trump’ın sağlık sigortasını hedef alan, göçmen karşıtı, ırkçı, homofobik/cinsiyetçi ve kadın düşmanı politikalarına onay vermedi.

Diğer taraftan bu seçimlerin en dikkat çekici özelliği, kendini sosyalist olarak adlandıran adayların, Amerikan yerlilerinin, Latinoların, Müslüman göçmenlerin, eşcinsellerin her zamankinden fazla sayıda aday olmaları ve kazanmalarıdır. Bunların önemli bir kısmının kadın olması ise ayrıca manidardır. Bu seçimlerde kadınlar belirgin bir şekilde öne çıkmışlardır. Başkanlık seçimlerinde Trump’a oy veren kadınların yüzde 21’inin bu seçimlerde saf değiştirmiş olmasının da altını çizmekte fayda var. Kadınların yüzde 60’ının Demokratları, yüzde 39’unun ise Cumhuriyetçileri desteklediği ifade ediliyor.

Hangi atmosferde seçimlere gidildi?

İki yıl önce başkanlık koltuğuna oturan Trump’ın ilk icraatlarından biri, Obamacare diye anılan Sağlık Hizmetleri Yasasını lağvetmek için bir kararname yayınlamak olmuştu. Bu sağlık sigortası yasasının kapsamı son derece dar olmasına rağmen, Trump ve temsil ettiği sermaye çevreleri bu kadarına bile tahammül edemediler. Devletin kamu hizmetlerini üstlenmesini sosyalizmle özdeşleştiren neo-liberalizmin azılı temsilcileri, Obama’yı sosyalist olmakla eleştiriyorlar. Fakat Amerika’da genel sağlık sigortası emekçiler açısından son derece önemli bir talep olduğundan, Cumhuriyetçi Parti Senato’da çoğunluğu elinde tutmasına rağmen, kitlelerin tepkisini dikkate alarak Trump’ın yasa değişikliğini onaylamadı. Böylece Obamacare korunmuş olundu.

Trump, yönetiminin birinci haftasında göçmen karşıtı, ırkçı ve yabancı düşmanı politikasına start vermişti. Yedi Müslüman ülkeden ABD’ye gidecek olanların vizelerinin askıya alınmasını, kayıt dışı göçmenlerin sınır dışı edilmesini ve Meksika sınırına duvar örülmesini öngören bir kararname imzalamıştı. Bir anda, ABD’de çalışmasına rağmen ülkeye giremeyen, havaalanında bekletilen yolcular krizi ve arkasından da protesto gösterileri başlamıştı. Derken Trump, peş peşe ABD’nin uluslararası anlaşmalardan çekildiğini açıkladı. Trump’ın lümpenvari davranışları, faşizan, ırkçı ve cinsiyetçi politikaları, bizzat ABD emperyalizminin hegemonyası altında oluşturulmuş uluslararası sistemin kurumlarını parçalamaya dönük kaba hamleleri, kaçınılmaz olarak Amerikan egemen sınıfı içindeki görüş ayrılıklarını ve gerilimi tırmandırdı. Zira Trump’a kadar ABD emperyalizmi, uluslararası sistemin koruyucusu, demokrasinin ve uluslararası hukukun savunucusu, farklı kültürlerin bir arada yaşayabildiği fırsatlar ülkesi imajı çizmeye çalışmıştı dünya kamuoyu karşısında. Öyle ki Bush yönetimi, Irak ve Afganistan’a demokrasi götürdüğünü iddia ederek başlatmıştı şok ve dehşet savaşını.

Başkanlık seçimlerinde Trump, kendisi de bir sermayedar olmasına ve oligarşiyi temsil etmesine rağmen, işsiz ve yoksul kitlelere seslenen bir dil tutturmuştu. “Amerika’yı yeniden büyük yap” milliyetçi sloganının içeriğini; sanayiyi yeniden canlandıracağı, yurt dışındaki sermayeyi geri çağıracağı, ticarette rakip ülkelerin Amerika’yı istismar etmesinin önüne geçeceği, ekonominin büyüyeceği ve Amerikan işçisinin yeniden iş bulacağı biçiminde dolduruyordu. Nitekim “yerli üret ve Amerikalı çalıştır” anlamındaki slogan da bu söylemin bir ifadesiydi. Trump’ın propagandası, 2008 küresel krizinden sonra işsizliğin ve yoksulluğun daha fazla büyüdüğü, insanların evlerini ve arabalarını kaybettiği, sınıf çelişkilerinin keskinleştiği Amerika’da, emekçi kitlelerin bir bölümü üzerinde etkili oldu. Özellikle, bir zamanlar sanayi kenti olan ama daha sonra sermayenin terk ettiği Michigan/Detroit gibi bölgelerdeki yoksullar Trump’ı desteklediler. Kuşkusuz işsiz ve yoksul kitlelerin Trump’a kaymasını sağlayan çok önemli bir diğer faktör de, Sanders’ın önünün kesilmesiydi. Kendini “demokratik sosyalist” olarak adlandıran ve Amerika’ya “politik bir devrim”in gerektiğini söyleyen Bernie Sanders, başkanlık aday adaylığı yarışında Hillary Clinton’ın karşısına çıkmış ve kitlelerin yoğun desteğini almıştı. Fakat tekelci sermayeye çatan ve toplumsal eşitsizliği yumuşatacak politikaları savunan Sanders, Amerikan yerleşik düzeninin derin bir parçası olan Demokrat Parti yönetimi tarafından çeşitli oyunlarla devre dışı bırakıldı. Böylece yoksul ve tepkili kitleler, Sanders’ın seçimlere katılamadığı koşullarda, Trump ve tekelci sermayeyle özdeşleşmiş Hillary Clinton seçeneğiyle karşı karşıya kaldılar. Hayal kırıklığına uğrayanların bir kısmı sandık başına gitmezken, özellikle Beyaz işçilerin bir bölümünün Trump’a oy verdiği biliniyor.

Trump’ın başkanlık koltuğuna oturur oturmaz işçi sınıfının haklarına saldırması, ırkçı ve cinsiyetçi politikaları muhalif kitlelerde yoğun bir tepkiyle karşılandı. Trump’la birlikte egemen sınıf içindeki gerilim tırmandı. Öyle ki Cumhuriyetçilerin bir kısmı bile Trump’ı desteklemekten vazgeçti. Trump’ın Rusya ile işbirliği yaparak seçimleri kazandığı suçlaması ve iddiasıyla başlatılan soruşturma, egemen sınıf içindeki gerilimi daha da artırdı. Bu ortamda Demokrat Parti, Trump’ı sıkıştırmak üzere kitlelerde oluşan tepkiye kanallar açtı. Böylece bir anda, Amerika geneline yayılan, ünlü oyuncuların konuşmalar yaptığı ve milyonların katıldığı Trump karşıtı gösteriler düzenlenmeye başlandı. Kadın ve gençlerin ağırlıklı olarak öne çıktığı bu gösterilerin kozmopolit yapısı dikkat çekicidir. Beyazlar, Siyahlar, Amerikan yerlileri, her ulustan göçmenler, eşcinseller… 2017’nin Ağustosunda, Charlottesville’de faşistlere karşı patlak veren gösteriler, kitle hareketlenmesini daha da ileriye taşıdı. Bu yılın Nisanında ise öğrenci gençlik, okullarda sürüp giden silahlı saldırı ve katliamları protesto etmek üzere, “yaşam hakkı” sloganıyla sokaklara döküldü. Trump karşıtı bir niteliğe dönüşen bu protestolarda; kadınlarda, ezilen cinslerde, göçmenlerde ve gençlerde belirgin bir politikleşme öne çıkıyordu.

İşte 6 Kasım seçimleri bu kitle hareketlenmesinin, kadın ve gençlerdeki politikleşme sürecinin üzerine geldi. Trump’ın başkanlık koltuğuna oturmasıyla başlayan protesto dalgası, seçimlerde kimlerin aday olacağının belirlenmesinde etkili oldu. Bu süreçte öne çıkan kadınlar, Kızılderililer, Siyahlar, Müslüman göçmenler, eşcinseller ve Sanders etrafındaki “sosyalistler”, Demokrat Partinin aday adayları yarışını kazanmayı başardılar. Sanders’ın Amerikan Demokratik Sosyalistleri örgütünün aktivistlerinden Alexandria Ocasio-Cortez, New York gibi bir yerde, Demokrat Partinin ağır toplarından birini yenerek adaylık yarışını kazandı.

Demokrat Parti, Cumhuriyetçiler ve Trump karşısında emekçi kitlelerin desteğini almak amacıyla, başlayan kitle hareketlenmesi dalgası üzerine oturdu. Başkanlık seçimlerinden sonra yapılan anket ve değerlendirmeler, Trump’ın “Amerika’yı yeniden büyük yap” sloganı karşısında Hillary Clinton’ın net bir politik söylem tutturamadığını ortaya çıkarmıştı. Bu yüzden Demokratlar, bilhassa genel sağlık sigortasını merkeze alan bir propaganda yürüttü. Bu seçimlerde, demokratik haklarla birlikte daha çok öne çıkan ve belirleyici olan talep genel sağlık sigortasıydı. Birçok araştırma, toplumun ezici çoğunluğunun ücretsiz genel sağlık sigortası talep ettiğini ve Trump’ın bu yöndeki politikasını desteklemediğini ortaya koyuyor. Demokratların, Temsilciler Meclisi’nin Cumhuriyetçilerin eline geçmesiyle Obamacare’ın ortadan kaldırılacağını ve kazanılmış hakların yok edileceğini öne çıkartmaları tesadüf değildi. Bu konuda kitlelerde büyük bir beklenti olmasından dolayı, Demokrat Parti adayları, Cumhuriyetçilerin sosyalizmi getirmekle suçlamalarını göze alıp, Sanders’ın ve sosyalist adayların başlattığı “Herkes İçin Sağlık” kampanyasını yer yer sahiplenmek zorunda kaldılar.

Nitekim bu kampanya o denli etkili oldu ki Trump geri adım atmak zorunda kalarak, Cumhuriyetçi Partinin kazanılmış hakları Demokrat Partiden daha iyi koruyacağını açıkladı. Bu seçimlerde Trump’ın, “Amerika’yı yeniden büyük yap” sloganının yanına “müreffeh Amerika”yı da eklemesi tesadüf değildi. Fakat Trump’ın propagandasında esas olarak göçmen düşmanlığı öne çıktı. Orta Amerika’dan Meksika’ya ve oradan da ABD sınırına yürüyen göçmen kafilesini durdurmak üzere orduyu sınıra gönderdi. Göçmenlerin Amerika’ya gelerek ülkenin zenginliğine ortak olduğunu, buna izin vermeyeceğini ve “ne halleri varsa görsünler” söylemiyle, adeta ırkçılığa tavan yaptırdı. Öyle ki, tam da seçim günü, Amerika’da doğan çocukların vatandaşlık kazanmasını sağlayan yasayı iptal ettirmek üzere Anayasa Mahkemesine başvuru yaptı.

Fakat seçim sonuçları gösteriyor ki, emekçi kitlelerin çoğunluğu Trump’ın ırkçı, cinsiyetçi ve işçi düşmanı politikalarına destek vermedi. Tam tersi etkili oldu. Sosyalist adaylardan Ocasio-Cortez New York’tan ve Filistin kökenli Reşide Talib Michigan’dan Temsilciler Meclisi’ne girdi. Yine, ailesi göçmen olan bir başka sosyalist aday Julia Salazar New York senatörü seçildi. Müslüman göçmenlerin temsilcisi Somalili İlhan Ömer, Kızılderili iki kadın, Siyahların da içinde olduğu çok sayıda kadın aktivist ve eşcinsel ya Temsilciler Meclisi’ne ya Senato’ya ya da eyalet başkanlığına seçilmeyi başardı.

Seçimlerden sonra kameraların karşısına geçen Trump’ın ırkçı olmadığını kanıtlamaya çalışması, ulusal bütünlükten dem vurması ve Demokratlarla birlikte çalışmak istediğini açıklaması oldukça manidardı! Temsilciler Meclisi’nin Demokratların eline geçmiş olmasından dolayı Trump’ın hareket alanı bir hayli kısıtlanacaktır. Önümüzdeki dönemde, egemen sınıf içindeki gerilimlerin artmasına bağlı olarak, Demokrat Partinin Temsilciler Meclisi’ndeki üstünlüğünü kullanarak Trump üzerindeki baskıyı arttıracağı muhakkaktır.

Fakat burada asıl vurgulanması gereken husus şudur: Gün geçtikçe Amerika’da sınıf çelişkileri keskinleşiyor; işçi kitlelerinin ve öğrenci gençliğin tepkisi artıyor. Amerikan egemen sınıfının tüm karalamalarına ve hafızalardan silme operasyonlarına rağmen, sosyalist fikirler uzun onyılların ardından ilk kez kitlelerin ilgisini çekiyor. Bu ilgiden dolayı bir rapor hazırlamayı gerekli gören Beyaz Saray Ekonomi Danışmanları Konseyi’nin, “Marx’ın 200. yıldönümüne tesadüf edecek şekilde, sosyalizm Amerikan politik söylemine geri dönüyor” demesi oldukça manidardır. Yoksulların düzene, sömürüye ve ezilmeye karşı tepkisi çeşitli biçimler üzerinden kendini dışa vuruyor. Siyahların, göçmenlerin, ezilen cinslerin horlanmasına ve dışlanmasına karşı çıkma, kadınların eşitliğini talep etme biçimlerine de bürünen bu öfkeyi, işçi sınıfının mücadele çizgisine çekerek sınıf temelli bir eksene oturtmak ve sınıf kitlelerinin birliğini sağlamak son derece önemlidir. Zira ezilen, sömürülen ve horlanan milyonların tepkisi ancak bu şekilde kapitalizmin temellerine yönlendirilebilir.



[*]      Son derece anti-demokratik olan Amerikan seçim sistemi nedeniyle, partilerin aldıkları oylarla Temsilciler Meclisi ve Senato üye sayıları arasında büyük bir açı oluşabiliyor. Son seçimlerde ortaya çıkan tablo da bu adaletsizliği yansıtmaktadır:

Temsilciler Meclisi:

Demokratlar: 52.323.796 oy (%51,4)

Cumhuriyetçiler: 47.808.433 oy (%46,9)

Senato:

Demokratlar: 46.718.545 oy (%57)

Cumhuriyetçiler: 33.879.703 oy (%41,4)