Navigation

Engels: Komünizmin Ölümsüz Savaşçısı /2

1842-1844: İngiltere’ye gidiş ve ilk eserler

Engels’in Barmen’den İngiltere’ye gidişi, Marksizmin temellerinin atılması ve işçi hareketinin uluslararası ölçekte ve komünist temellerde örgütlenmesi bağlamında çok önemli bir kilometre taşını temsil etmektedir. Zira İngiltere kapitalizmin ve işçi sınıfının en çok geliştiği ülke olmasının yanı sıra, Avrupa’nın dört bir yanından gelen sosyalistlerin buluşma noktası olması nedeniyle de sosyalist hareket açısından özel bir öneme sahipti.

Engels 1842 Kasımında gittiği İngiltere’de ilk kez gelişmiş bir işçi hareketiyle karşılaşmıştı. O dönemde yaşanan ekonomik krizin de etkisiyle işçi hareketi yükselişe geçmiş, grev dalgası büyüyüp yayılmaya başlamıştı. Çartist hareket de gücünün zirvesindeydi. Engels’in kısa bir süre sonra bu hareketin temsilcileriyle tanışması, uzun sürecek bir dayanışmanın ve güç birliğinin de başlangıcını oluşturacaktı. İşçilerin ekonomik haklarının ötesinde genel oy hakkı gibi politik taleplerini de içeren yaygın bir mücadeleyi simgeleyen Çartizm, İngiltere’de 1830’ların ortalarında doğan ve geniş kitleleri kapsayan ilk bağımsız proleter hareketti.

Engels İngiltere’deki ilk günlerinden itibaren oradaki siyasal duruma ve işçi hareketine dair gözlemlerini Rheinische Zeitung’a yazdığı makalelerde paylaşırken, hareketin zayıf karnının kendiliğindenlik ve örgütsüzlük olduğunu, Çartistlerin hareketin önderliğini çok geç ele geçirdiğini belirtiyordu. Aynı zamanda Çartistlerin parlamenter çoğunluğu ele geçirerek devrimi legal yollardan gerçekleştirme düşüncesinin temelsizliğini de dile getiriyordu. Bu makalelerin 29 Kasım 1842 tarihli ilki “İç Bunalımlar Üzerine İngiliz Görüşü” başlığını taşıyordu. Ertesi günün tarihini taşıyan “İç Bunalımlar” başlıklı makale ise “İngiltere’de bir devrim olanaklı ya da olası mı” sorusuyla başlıyordu. “İngiltere’nin geleceği bu soruya bağlı” diyen Engels, sınıfların, sanayinin, ekonominin durumunu özetleyip, buna rağmen her şeyin normal akışında olduğu düşüncesinin yaygınlığını dile getiriyordu. Çartistlerin legal yollardan devrim düşüncesinin “kendi içinde çelişkili” ve “pratikte olanaksız” olduğunu vurgularken, polisin sokağa dökülen binlerce işçiye nasıl saldırdığından ve hepsinin nasıl işe dönmek zorunda kaldığından söz ediyor ve ardından da başta sorduğu soruyu da yanıtlıyordu bu makalenin sonunda:

“Manchester’da binlerce işçinin, her biri çıkışlardan birini kapatan dört beş süvari tarafından köşeye kıstırıldığı görüldü. «Legal devrim» her şeyi felç etmişti. Böylece her şey fiyaskoyla sonuçlandı; kısa bir süre sonra birikimleri tükenip yiyecek bir şeyleri kalmadığı için tüm işçiler işe geri döndüler. Bununla birlikte, mülksüzleştirilenler bu olaylardan yararlı bir şey kazandılar: barışçıl yollarla bir devrimin imkânsız olduğunun ve yalnızca var olan doğal olmayan koşulların zor yoluyla ortadan kaldırılmasının, soyluluğun ve sanayi aristokrasisinin radikal bir şekilde devrilmesinin proleterlerin maddi konumunu iyileştirebileceğinin farkına varılması. İngilizlerin kanunlara duyduğu içsel saygı nedeniyle şu anda bu şiddetli devrimden geri duruyorlar; ancak İngiltere’nin yukarıda tarif edilen pozisyonu göz önüne alındığında, işçiler arasında çok geçmeden genel bir yiyecek kıtlığı yaşanmasının önüne geçilemeyecektir ve o zaman açlıktan ölüm korkusu, kanun korkusundan daha güçlü olacaktır. Bu devrim İngiltere için kaçınılmazdır, ama orada olan her şeyde olduğu gibi, devrimi başlatacak ve gerçekleştirecek olan da ilkeler değil, çıkarlar olacaktır; ilkeler ancak çıkarlardan gelişebilir, yani devrim politik değil toplumsal olacaktır.”

Aynı günlerde kaleme aldığı diğer üç makalesinin başlığı ise “Siyasal Partilerin Pozisyonu”, “İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu” (bunun daha sonra yazacağı kitapla ilgisi yoktur) ve “Tahıl Yasaları” idi. Bunlar Engels’in Rheinische Zeitung’daki son yazılarıydı. Zira mutlakiyetin ağır baskısı altındaki gazete 1843 Ocağında, yani bu yazılar yayınlandıktan birkaç hafta sonra yasaklanıp kapatılacaktı.

Engels o dönemde sık sık işçi mahallelerini, fabrika bölgelerini gezdi. İşten kalan zamanının neredeyse tamamını işçileri kendi evlerinde, gündelik yaşamlarında gözlemlemeye, içinde bulundukları durum hakkında onlarla konuşmaya ayırıyor, verdikleri mücadelelere tanık olmak istiyordu. İşçi sınıfının durumuna ilişkin yakın gözlemlerde bulunma fırsatını yakaladığı bu gezilerin bazılarına İrlandalı genç bir işçi olan Mary Burns de eşlik ediyordu. Onun sayesinde, girilmesi hiç de kolay olmayan yerlere, işçi sohbetlerine katılması mümkün oluyordu. Kısa süre sonra Mary’yle ilişkisi onun ölümüne dek sürecek bir sevgiye ve birlikteliğe dönüşecekti.

Bu süreçte Çartist hareketin önderleriyle ve bu hareket içindeki işçilerle kurduğu ilişkiler, bu ülkedeki siyasal ve sınıfsal durumu kavramasında ona çok faydalı bir kapı açmıştı. Engels, Çartistlerin Manchester’daki tüm gösterilerine katılıyor, yayınlarını yakından takip ediyordu. Bir süre sonra da Çartist basında yazıları yayınlanmaya başlamıştı.

1843 baharında, Londra’da komünist Alman işçilerinin gizli örgütü Haklılar Birliği ile tanışması ise onun kısa bir süre sonra Marx ile birlikte yürütmeye başlayacağı komünist örgütlenme faaliyeti açısından önemli bir basamak oluşturacaktı. Haklılar Birliğinin liderleri olan dizgici Karl Schapper, ayakkabıcı Heinrich Bauer ve saatçi Joseph Moll’ün karşılaştığı ilk devrimci proleterler olduğunu belirten Engels, pek çok konuda fikirlerine ve tutumlarına katılmasa da “bu üç gerçek insanın üzerimde bıraktıkları izlenimi hiç unutmayacağım” demektedir.

Engels’in bu süre zarfında Almanya, Fransa ve İngiltere’deki çeşitli gazetelerde çok sayıda makalesi yayınlandı. Marx ve Arnold Ruge’nin Rheinische Zeitung’un kapatılmasının ardından Paris’te Almanca olarak yayınlamaya başladıkları Deutsch-Französische Jahrbücher’de (Alman-Fransız Yıllıkları) çıkan iki makalesi (Şubat 1844) bunlar arasında en önemlileriydi. Bunları takip eden iki makalesi ise Ağustos-Ekim 1844’te, Paris’te Almanca olarak yayınlanan ve Marx’ın da destek verdiği Vorwarts (İleri) gazetesinde çıkmıştı. Bu dönemdeki makaleleri onun aynı zamanda eski fikirlerinden kopup materyalizme ve komünizme geçişini de belirgin bir şekilde yansıtmaktaydı. Engels bu yazılarda burjuva ekonomi politiği diyalektik ve materyalist temellerde eleştirmekte, burjuva ve küçük-burjuva teorisyenlerden farklı olarak, kapitalist özel mülkiyet sistemini tarihsel gelişim çizgisi içinde ele alarak onun tarihsel zorunluluğunu, sınırlarını, çelişkilerini ve ortadan kaldırılması için radikal ve köklü bir devrimci değişimin gerektiğini savunmaktaydı.[1]

Aynı dönemde kaleme aldığı yazılardan biri de “Bir Ekonomi Politik Eleştirisi Denemesi” başlığını taşıyordu. Marx’ın daha sonraki dönemdeki ekonomi yapıtlarına da ilham verecek çalışmalardan biri olan bu yazıda aynı zamanda Malthus’un yoksullukla birlikte her türlü kötülüğün kaynağı olarak nüfustaki artışı gösteren zırva teorisi de bilimsel temellerde eleştiriliyordu. Marx, bu yazının bilimsel sosyalizmin genel ilkelerinden bazılarını da formüle ettiğini belirterek onun öneminin altını çizecekti.

1844 Haziranında Almanya Silezyalı dokumacıların isyanıyla çalkalanıyordu. Bu isyan Marx’ı da Engels’i de heyecanlandırırken, proletaryaya ve onun devrimci mücadeledeki rolüne olan güvenlerini ve inançlarını pekiştirecekti. Şöyle diyordu dostları Heine bu isyanın ardından kaleme aldığı o ünlü şiirinde:

Dokuruz ha dokuruz, senin sonunu dokuruz, gece gündüz,

inleyen tezgâhlarda mekiklerimiz savrula savrula,

sana kefen dokuruz, ey koca Almanya, sana kefen dokuruz,

dokuruz sana bir yuf, bir yuf daha, bir yuf daha,

dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha!

Nitekim Engels 1844 Eylülünde Almanya’ya döndüğünde bu büyük toplumsal değişimi kendi gözleriyle görecekti. Almanya’ya dönmek üzere Manchester’dan ayrılırken, dönüş yolunda Paris’e uğrayarak Marx’ı ziyaret edecekti. Bu ziyaretle Engels’in Marx’la ömür boyu sürecek dostluklarının ve politik birlikteliklerinin tohumu da atılacaktı. On gün boyunca her gün bir araya gelerek, pek çok konuda tartışıp söyleşen ikili, tüm teorik konularda tam bir fikir birliği içinde olduklarını göreceklerdi. Köln’de soğuk bir havada gerçekleşen ilk tanışmanın üzerinden geçen iki yılda ayrı ayrı yürümüş ve işte şimdi aynı noktada büyük bir mutlulukla buluşmuşlardı. Bu tarihsel buluşma, ortak çalışmaları için de bir başlangıç noktasıydı. Engels Barmen’e döndükten sonra Marx’a yazdığı ilk mektubunda (Ekim 1844), Paris’te beraber geçirdikleri on günden aldığı keyfi ve duyduğu neşeyi büyük bir içtenlikle dile getiriyordu.

Engels Paris’teyken demokratik ve sosyalist hareketin temsilcileriyle, çeşitli ülkelerden gelen göçmen devrimcilerle tanışmıştı. Marx’la birlikte yaptıkları sohbetlerde bu devrimcilerle fikir alışverişinde bulunma fırsatı yakalamıştı. Almanya’ya döndüğünde de doğrudan oradaki sosyalist faaliyeti gözlemleme, geliştirme ve örgütleme işine yoğunlaşmıştı. Marx’a oradan yazdığı mektuplarda gözlemlerini ve düşüncelerini ayrıntılı bir şekilde dile getiriyordu. Ancak yine Marx’la birlikte öncelikli görevi, materyalizme ve komünizme düşman felsefi ve siyasi akımlarla hesaplaşmak olarak kararlaştırmışlardı. Bu çabanın ilk ortak ürünü “Kutsal Aile” olacaktı. Eser, Marx’ın üstlendiği bölümleri derinleştirip genişletmesiyle broşür boyutunu aşmış, böylece Engels’in yazmayı üstlendiği ilk bölümler genel bütün içinde daha dar bir kısım olarak kalmıştı.

Kutsal Aile ya da Eleştirel Eleştirinin Eleştirisi başlığını taşıyan ve Marx ve Engels’in ömür boyu sürecek işbirliğinin ilk ürünü olarak ayrı bir öneme sahip olan bu eser, siyasi alanda giderek etkin bir gerici rol oynamaya başlayan Genç Hegelcilerle hesaplaşma amacını taşıyordu. Bruno ve Edgar Bauer kardeşlerin temsilcisi olduğu bu felsefi akım, “eleştirel eleştiri” ekolü olarak adlandırılıyordu. “Kutsal Aile”, Bauer kardeşler ve onların izleyicilerine verilen mizahi addı. Lenin’in dediği gibi bunlar, bütün gerçeklerin üstünde, partiler ve siyasetin üstünde duran, bütün pratik eylemleri reddeden ve yalnızca çevredeki dünyayı ve orada meydana gelen olayları “eleştirel” bir biçimde seyreden bir eleştiri öğütlüyorlar, proletaryayı eleştirel olmayan bir kitle olarak hor görüyorlardı.[2] Elif Çağlı’nın “Bu Dünyaya Marx Geldi” adlı broşüründe Kutsal Aile’ye ilişkin yazdıklarına kulak verelim:

“Bauer kardeşlerin eleştirisi aslında Hegel’in görüşlerini karikatürize ediyor, onun diyalektiğini solduruyor ve neticede Hegelci felsefeyi yoksullaştırmış oluyordu. Marx ve Engels’in dikkat çektiği üzere, «eleştirel eleştiri» akımı ile kurgusal felsefe doruk noktasına erişmişti. Örneğin Bruno Bauer, Fransız devriminin başarısızlığını gerçek dünyada (nesnel koşulların elverişsizliği ya da devrimcilerin yetersizlikleri, hatalı pratikleri vb.) arayacak yerde, devrime ilişkin fikirlerin başarısızlığına yüklüyordu. Bu değerlendirme tarzı tam anlamıyla gerçekler dünyasından uzaklaşmaktı. Eylemin belirleyici gücünü göz ardı edip, kurgusal felsefenin sırça köşkünde fikirlere her şeye muktedir bir yaratıcı rolü atfetmekti. Oysa fikirler kendi başlarına hiçbir şey gerçekleştiremezlerdi. Fikirleri yaşama geçirmek için, ellerinde gerçek güç bulunan ve pratikte hedefe doğru harekete geçmiş insanlar gerekirdi. Fikirler ancak sınıfın gerçek çıkarlarını temsil ettikleri zaman karşı tarafı yenme gücüne sahip olabilirlerdi; aksi halde her zaman yenilmeye mahkûmdular.

“B. Bauer, aslında halktan, kitleden nefret eden biriydi ve o nedenle de halkın özlemlerinin tipik bir yansıması olarak gördüğü sosyalizme karşı düşmanca bir tutum içindeydi. Kendi tutumunu haklı çıkarmak için de, tıpkı günümüz soytarılarının yaptığı gibi, tek tek işçilerin ya da işçi sınıfının verili andaki pasif durumunu kendi inançsızlığına gerekçe gösteriyordu. Buna dayanarak, bu insanlardan, bu kitleden, bu sınıftan bir hayır gelmeyeceğini ispata çalışıyordu. Marx bu budalaca yaklaşımla alay ederek dikkatleri gerçek olana çekti. Şöyle ki, sosyalizm hedefinin doğruluğu ve haklılığı işçilerin verili andaki durumuyla açıklanamazdı. Esas olan, şu ya da bu proleterin ya da hatta tüm proletaryanın o an için hangi bilinç düzeyinde olduğunu ve henüz kurtulamadığı yanılsamaları nedeniyle hangi yanlış siyasetleri benimsediğini bilmek değildi. Asıl olarak, proletaryanın kapitalizm altında nasıl bir sınıf olduğunu ve onun kendi nesnel varoluş koşulları nedeniyle neticede tarihsel olarak neyi yapmak zorunda kalacağını bilmek gerekiyordu.”[3]

Elif Çağlı’nın da vurguladığı gibi, Kutsal Aile idealist felsefeye darbe indirmekle kalmamış, diyalektik materyalizmin temellerini atarken idealist tarih anlayışını da yere sermişti. Bu eser Alman demokrat basınında “sosyalist dünya görüşünün bir ifadesi” olarak ilgi çekmişti.

Yukarıda da dile getirdiğimiz gibi Engels Almanya’ya döndüğünde çok belirgin bir toplumsal değişimle karşı karşıya kalmıştı. Marx’a yazdığı ilk mektubunda, Wuppertal’daki hızlı değişime, sanayideki büyük ilerlemeye dikkat çekerek “kızgın ve öfkesini burnundan soluyan işçilerimizi bir kere harekete geçirdikten sonra Wuppertal’ı tanıyamayacaksın” diyordu. Komünist düşüncenin giderek yaygınlaştığına tanık olmanın sevincini yaşarken, bunu Marx’a yazdığı mektuplara da yansıtıyordu. Almanya’da aydınlar, gençler, işçiler gerek toplumsal sorunlara ilgi gerekse örgütlenme faaliyeti olarak büyük bir politik sıçrama içindeydiler. 19 Kasım 1844 tarihli mektubunda, “bugünlerde işçilerin yetiştirilmesi için dernekler kurmak üzere her yerde halka açık toplantılar yapıyoruz. Bizim Almanları harekete geçirmenin harika yolu bu; ayrıca maddiyattan başka bir şey düşünmeyen ot gibi insanların dikkatini de toplumsal sorunlara çekmeye yarıyor” demekteydi Engels Marx’a. Yine bu mektupta, yeni doğacak bir eserin müjdesini de vermekteydi yoldaşına:

“Boğazıma kadar İngiliz gazetelerine ve kitaplara gömüldüm; İngiliz proleterlerin içinde bulunduğu koşullar hakkındaki kitabımı yazıyorum. En güç işi, materyalin derlenip düzenlenmesi işini, bir iki hafta kadar önce tamamladığım için, kitabı Ocak ayının ortasına ya da sonuna kadar bitireceğimi sanıyorum. İngilizleri, işledikleri günahların uzun bir listesiyle birlikte teşhir edeceğim. İngiliz burjuvazisini, tüm dünyanın önünde, kitle halinde cinayet işlemekle, soygun yapmakla ve öteki suçları işlemekle suçluyorum. Bir de İngilizce önsöz yazıyorum; bu önsözü ayrıca bastıracağım ve İngiltere’deki parti liderlerine, yazarlara ve parlamento üyelerine göndereceğim. Bu ahbaplar beni anımsamak zorunda kalacaklar. Söylemeye gerek yok, semeri döverken eşeği kastediyorum; yani Alman burjuvazisini. Yeterince açık biçimde, Alman burjuvazisinin İngiliz burjuvazisi kadar kötü olduğunu, yalnızca kötü çalışma koşulları altında işçi çalıştırma yöntemlerinde İngiliz burjuvazisi kadar cesaretli, tutarlı ve gelişkin olmadığını belirtiyorum.”[4]

Yazım halindeki bu kitabın adı İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu olacaktı.

“İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu”

1842’de gittiği İngiltere’de iki yıla yakın bir süre kalan Engels’in İngiliz kapitalizmine ve işçi sınıfına yönelik gözlemlerini derin bir inceleme ve araştırmayla birleştirmesi, onun ilk büyük eserinin ortaya çıkmasında somutlanmıştı. 1844 Eylülünde yazımına başlanan ve 1845 yazında Almanya’da yayınlanan bu kitap Alman basınında büyük bir yankı uyandıracaktı. İlerleyen yıllarda ünü Rusya, Avusturya, Polonya ve diğer ülkelere de yayılacak, pek çok ülkede işçilerin temel kitaplarından biri haline gelecekti. Orijinali Almanca olan ve İngilizce baskısı önce ABD’de (1887) yapılan bu eser, bizzat konusu olan ülkede yani İngiltere’de ancak 1892’de yayınlanacaktı.

Engels, proletaryanın klasik ülkesinin İngiltere olduğunu, bu yüzden onun her yönüyle ancak İngiltere’de izlenebileceğini dile getirerek başlıyordu kitabına. Böylece neden Almanya değil de İngiltere sorusuna da yanıt vermiş oluyordu. Lenin’in bu kitap hakkındaki sözleri, onun özgünlüğüne, önemine ve yarattığı etkiye dair güzel bir özet sunmaktadır:

“Engels’ten önce de, birçok kimse, proletaryanın acılarını yazmış ve ona yardımın gerekli olduğunu belirtmiştir. Proletaryanın yalnızca acı çeken bir sınıf olmadığını; aslında proletaryayı dayanılmaz bir biçimde ileri iten ve nihai kurtuluşu için savaşmaya zorlayan şeyin içinde bulunduğu utanç verici ekonomik durum olduğunu söyleyen ilk kişi Engels’tir. Ve savaşan proletarya kendine yardım edecektir. İşçi sınıfının politik hareketi, kaçınılmaz olarak, işçileri tek kurtuluşlarının sosyalizmde olduğunu kavramaya götürecektir. Öte yandan sosyalizm, ancak, işçi sınıfının siyasal savaşımının amacı olduğu zaman, bir güç olacaktır. Engels’in, İngiltere’de işçi sınıfının durumu üzerine yazmış olduğu kitabının temel fikirleri, şimdi düşünen ve savaşım veren proletaryanın tümü tarafından benimsenen, ama o zaman, tümüyle yeni olan fikirlerdir. Bu fikirler, İngiliz proletaryasının sefaletinin gerçeğe en yakın ve en çarpıcı görüntüleriyle dolu ve çekici bir üslupla yazılmış bir kitaba yerleştirilmişlerdi. Kitap, kapitalizmin ve burjuvazinin müthiş bir suçlamasıydı ve derin bir etki yarattı. Engels’in kitabı, modern proletaryanın durumunu en iyi biçimde sergileyen bir belge olarak, her yerde anılmaya başlandı. Ve, gerçekten de, ne 1845’ten önce, ne de daha sonra, işçi sınıfının sefaletinin öylesine çarpıcı ve öylesine gerçek bir betimlemesi çıkmıştır.”

İşçi sınıfının içinde bulunduğu sefalet koşullarını çarpıcı bir şekilde anlatmakla yetinmeyen Engels, İngiltere’de kapitalizmin gelişimini 1700’lü yıllardan itibaren ele alırken, onun bir dizi temel yasasını ve emekçi sınıflar üzerindeki etkisini materyalist-diyalektik bir kavrayışla yorumlamaktaydı. Kapitalizmin doğasından kaynaklanan ekonomik bunalımlar; bunun çeşitli yönleriyle işçi sınıfı üzerindeki etkileri; makineleşmenin yol açtığı kitlesel işsizlik; kapitalistlerin işçiler arasındaki rekabeti ve işsizlerden oluşan yedek işçi ordusunu nasıl kendi çıkarları için kullandığı; kadın ve çocuk emeği sömürüsü; meslek hastalıkları ve iş kazaları; burjuvazinin İrlandalı göçmenleri işçi ücretlerini düşürmek için kullanması; kentlerin durumu ve bunun insan sağlığı üzerindeki etkileri; sefalet içindeki işçileri vuran salgın hastalıklar… Engels kitabında tüm bunları ve daha fazlasını derinlikli biçimde ele alıyordu.

Nitekim Marx da Kapital’de “İngiltere’de büyük sanayinin başlangıcından 1845’e kadar gelen dönem üzerinde yer yer durduğunu ve bu konuda Friedrich Engels’in İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu eserini okuyucuya öğütlediğini” belirterek, pek çok kez atıfta bulunduğu bu kitabın ve Engels’in hakkını şöyle teslim edecekti:

“Engels’in kapitalist üretim tarzının ruhunu ve özünü ne kadar derinliğine kavramış olduğunu 1845’den bu yana yayınlanmış bulunan Factory Reports (Fabrika Raporları), Reports on Mines (Madenler Hakkında Raporlar) vb. göstermiş bulunuyor; onun eserini on sekiz-yirmi yıl sonra yayınlanmış olan Children’s Employment Commission’un (Çocuk İstihdamı Komisyonu’nun) resmî raporları (1863- 1867) ile şöyle bir karşılaştırmak bile Engels’in durumu ayrıntılarıyla birlikte ne kadar hayret edilecek bir isabetle tarif etmiş olduğunu görmeye yeter.”[5]

Çeşitli sanayi kollarının yanı sıra tarım ve madenlerde çalışan işçilerin durumunu da ayrıntılı olarak sergileyen Engels, kapitalist üretimin sınıfları keskin bir şekilde böldüğünü ve çelişkileri derinleştirdiğini ifade ediyordu. İngiliz işçi sınıfıyla İngiliz burjuvazisinin apayrı dünyalara mensup olduklarını anlatırken, işçilerin başka lehçelerle konuştuklarını, başka düşünceleri ve idealleri, başka gelenekleri ve ahlâk ilkeleri, burjuvazininkinden farklı bir dinleri ve politikaları olduğunu dile getirmekteydi. Öte yandan kapitalizmin yaratıp büyüttüğü bu sınıf burjuvaziyi haklı olarak korkutuyordu. Zira işçilerin bir sınıf olduklarını, bir bütün olduklarını hissetmeye, tek tek bireyler olarak zayıfsalar da birleştikleri zaman bir güç haline geldiklerini algılamaya başlamaları onları burjuvaziden ayrıştırmakta ve bir bilinç uyandırmaktaydı. Büyük kentlerin işçi hareketinin doğum yerleri olduğuna, işçilerin kendi koşulları üzerinde düşünmeye ve o koşullara karşı mücadele vermeye ilkin oralarda başladıklarına; proletarya ile burjuvazi arasındaki karşıtlığın ilkin büyük kentlerde kendini ortaya koyduğuna; sendikalar, Çartizm ve sosyalizmin oralardan çıkarak ilerlediğine dikkat çekmekteydi Engels.

İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu, ilerleyen yıllarda Marksist yazının başta Komünist Manifesto olmak üzere pek çok eserine zemin teşkil edecek kıymetli değerlendirmelerle doludur. Bu kitapta Engels’in genç yaşına rağmen yaptığı derinlikli gözlemler, son derece önemli tahlillerle taçlandırılmıştır. Ziyadesiyle yaygın olan küçük-burjuva sosyalistlerden farklı olarak, o, sanayi işçilerinin sınıfın öncü kesimleri olduğu sonucunu çıkararak devrimci mücadele açısından kazanılması gereken asıl unsurlara işaret etmektedir: “Bu fabrikalarda çalıştırılanlar, İngiliz işçilerin en zeki ve en enerjik olanıdır, ve dolayısıyla da en huzursuz ve burjuvazinin en çok nefret ettiği kesimdir. Bir bütün halinde davranırlar ve nasıl ki onların patronu sanayiciler, özellikle Lancashirelılar, burjuva ajitasyonunun önderliğini yürütürlerse, pamuk işçileri de seçkinlikleriyle işçi hareketinin önünde yürürler.

Engels işçi hareketinin tarihsel ilerleyişi içindeki basamaklarını da ortaya sermişti: Bir tepki olarak suç işlemek, makine kırıcılık, gizli birliklerin ortaya çıkması, örgütlenme hakkının kazanılmasından sonra savaş okulları olarak sendikaların ve grevlerin öne çıkması, nihayetinde de işçi sınıfının politik hareketinin gelişmeye başlaması. Engels bu son noktada Çartizmin rolünü de ele almaktaydı: “Sendikalarda ve grevlerde, karşı çıkış hep yalıtılmış durumda kalmıştır: tek tek burjuvayla savaşan tek tek işçi grupları ya da şubeleri idi. Eğer çatışma genelleştiyse, bu seyrek olarak işçilerin böyle niyet etmesinden ötürü olmuştu; bile bile böyle yapıldığı zaman da tabanında Çartizm vardı. Ama Çartizmde, burjuvaziye karşı ayağa kalkan ve her şeyden önce siyasal güce, burjuvazinin kendisini koruduğu kaleye saldıran, tüm bir işçi sınıfıdır.

Owen’la başlayan ütopik sosyalizmi ise burjuvaziye karşı çok özenli davranıp proletaryaya büyük haksızlık etmekle, tepeden tırnağa yumuşak başlı ve barışçıl olmakla, yerleşik düzeni kabul etmekle, kamuoyunu kazanma dışındaki tüm yöntemleri yadsımakla eleştirerek şöyle demekteydi: “Alt sınıfların karşılaştığı ahlâk çöküntüsünden yanıp yakılıyorlar; ama eski toplumsal düzenin çözülüşündeki ilerletici öğeyi göremiyorlar ve özel çıkarların neden olduğu çürümüşlüğün ve mülk sahibi sınıflardaki ikiyüzlülüğün daha büyük olduğunu kabule yanaşmıyorlar. Tarihsel gelişim diye bir şeyi itiraf etmiyorlar; ulusu, siyasal gelişimin, dönüşümü olanaklı ve gerekli hale getireceği noktaya kaçınılmaz yürüyüş yoluyla değil, ama bir gecenin içinde ve hemencecik komünizme ulaştırmak istiyorlar. Doğru, emekçinin burjuvaya neden öfke duyduğunu anlıyorlar, ama bu sınıf nefretini verimsiz buluyorlar; oysa işçiyi hedefe yakınlaştırabilecek tek moral dürtü bu. Bunun yerine, İngiltere’nin bugünkü konumunda çok daha verimsiz olan bir insanseverlik ve sevgi öğütlüyorlar.

İngiltere’de açık bir toplumsal savaş kol gezerken, bu savaşı barış ve insanseverlik maskesi arkasında ikiyüzlüce yönetmenin burjuvazinin çıkarına olduğu şüphe götürmezdi. Emekçiler için yararlı tek şey gerçek durumu çırılçıplak ortaya koymak ve bu ikiyüzlülüğü yıkmaktı. Burjuvazinin işçilere karşı gizlice ve haince yaptıkları saklanıp gizlenmeden açıkça ortaya konmalıydı. Nitekim Engels, bu kapsamlı çalışmasının son bölümünde, “devrim mutlaka gelecek, barışçıl bir çözüm için vakit artık çok geç” derken yakın vadeli bir kehanette bulunuyordu: “Sınıflar giderek daha keskince bölündü, direniş ruhu işçilere işliyor, kızgınlık kabarıyor, daha önemli çatışmalarda gerilla kavgaları yoğunluk kazanıyor ve yakında çok küçük bir itme, çığı yuvarlamaya yetecek. İşte o zaman, tüm ülkede şu savaş narası yankılanacak: «Saraylara savaş, kulübelere barış!» – ama o zaman da zenginin sakınması için çok geç olacak.

Engels, bu satırların kaleme alınmasından yaklaşık elli yıl sonra yazdığı İngilizce baskıya önsözde, kitaptaki kehanetlerden birkaçının yanlış çıktığını belirtirken, bunu da onlar arasında sayıyor ve gençlik heyecanına bağlıyordu. Engels bu kitabı yazdığında henüz 24 yaşındaydı. Bu nedenle böylesi bir eserde gençlik heyecanının, eski fikirlerin kalıntılarının ve teorik eksikliğin yansımalarının olmasından daha doğal bir şey olamazdı. Ama bu faktörlere rağmen söz konusu eksiklikler asgari düzeydeydi ve bu da onun dehasının sonucuydu.

Engels’in yine bu önsözde belirttiği üzere, bu kitabın yazıldığı dönemde henüz bilimsel sosyalizm, yani Marksizm ortada yoktu. Ama bu kitap onun embriyon olarak gelişiminin aşamalarından birine işaret etmekteydi; elbette atalarının izlerini taşıyarak. Kitaptaki “komünizmin yalnızca işçilerin sorunu değil, bir insanlık sorunu olduğu” yönündeki ifade de bu izlerin yansımasıydı. Buna ilişkin olarak şöyle diyordu Engels:

“… insan embriyonu ilk evrelerinde balık olan atalarının solungaç kemerlerini nasıl yeniden üretiyorsa, bu kitap da her yerinde [modern sosyalizmin] atalarından biri olan Alman felsefesinden modern sosyalizmin çıkışının izlerini taşır. Komünizmin, yalnızca işçi sınıfının parti öğretisi olmadığının, kapitalist sınıf dahil olmak üzere tüm toplumun, bugünkü dar koşullarından kurtuluşunun teorisi olduğunun sıkı sıkıya vurgulanması da işte bundan ötürüdür. Bu soyut olarak yeterince doğrudur ama pratikte kesinlikle yararsız ve hatta bazen daha da kötüdür. Varlıklı sınıflar yalnızca herhangi bir kurtuluş gereği duymamakla kalmayıp işçi sınıfının kendini kurtarmasına da kararlı biçimde direndiklerine göre toplumsal devrimin tek başına işçi sınıfı tarafından hazırlanıp başarılması gerekiyor. 1789’un Fransız burjuvası da burjuvazinin kurtuluşunun, tüm insan soyunun kurtuluşu demek olacağını ilan etmişti; ama soylular ve din adamları bunu görmüyordu; o sıralarda feodalizmle ilgili olarak soyut tarihsel bir doğru olan bu önerme, kısa sürede basit bir duygusalcılık [sentimentalism] durumuna geldi ve devrimci savaşımın alevleri arasında yitip gitti. Ve bugün, kendi üstün konumlarının «yansızlığı» ile işçilere, sınıf çıkarlarının ve sınıf savaşımlarının çok üstüne çıkmış ve rakip iki sınıfın çıkarlarını daha üst bir insanlıkta uzlaştırmaya yönelmiş bir sosyalizm öneren insanlar ya henüz çok şey öğrenmesi gereken cahillerdir, ya da işçilerin en korkunç düşmanlarıdır – kuzu postuna bürünmüş kurtlardır.”[6]

Söz konusu önsözde, İngiltere’nin kapitalist sömürünün ilk gençlik dönemini geride bıraktığına ama başka ülkelerin oraya henüz geldiklerine de dikkat çekilmektedir. Bunun da ötesinde, “işçi sınıfının sefil durumunun nedeni, o ufak-tefek yakınma konularında değil, kapitalist sistemin kendisinde aranmalıdır” denerek meselenin özüne vurgu yapılmaktadır. Bu önsöz, yaklaşık 50 yıllık bir süreçte kapitalizmin geçirdiği evrimi özetlemesi, onun gelgeç tarihsel görüngülerine değil içkin yönlerine odaklanılması gerektiğini vurgulaması ve diğer pek çok husus bakımından son derece önemlidir.

Eleanor Marx 1890’da Engels’in 70. yaş günü vesilesiyle kaleme aldığı yazıda, İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu’nun aradan kırk yıl geçtiği halde halen geçerliliğini koruduğunu belirtirken, “İngilizce çevirisi çıktığında bu ülkedeki işçiler bu kitabın daha yeni yazıldığını sanmışlardır” demektedir.

İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu, Engels’in beklediği ve dilediği üzere burjuvaları fazlasıyla kızdırmıştı. Bunlar arasında kuşkusuz babası da vardı. O günlerde arkadaşı Georg Weerth, annesine yazdığı bir mektupta, Engels’ten ve kitabının yarattığı etkiden bahsederken şöyle diyordu: “Ailesiyle korkunç bir fikir ayrılığı içerisinde; dinsiz imansız sayılıyor; zengin babası geçimi için gerekli tek kuruş vermeyecek. Ancak ben bu gencin olağanüstü bir zekâya ve akla sahip Tanrısal türden bir insan olduğunu biliyorum; gece gündüz işçi sınıfının iyiliği için çalışıyor.[7]

Bu çaba Engels’in de Marx’ın da ölümüne dek kesintisiz bir şekilde devam edecek ve iki büyük beyin sosyalizm mücadelesinde yolunu aydınlatmak üzere işçi sınıfına paha biçilmez eserler armağan edecekti. Geliştirdikleri materyalist diyalektikse vazgeçilmez bir bilimsel yöntem olarak aynı zamanda sosyal bilimlerden doğa bilimlerine tüm alanlarıyla bilimin, dolayısıyla insanlığın hizmetine sunulacaktı.

 (devam edecek)


[1] Friedrich Engels Biyografi, Sorun Yay.

[2] Lenin, Friedrich Engels, marksist.com

[3] Daha ayrıntılı değerlendirmeler için bkz. Elif Çağlı, Bu Dünyaya Marx Geldi, marksist.com

[4] Marx-Engels, Seçme Yazışmalar, c.1, Sol Yay.

[5] Marx, Kapital, c.1, Yordam Yay., s.236, 56 nolu dipnot

[6] Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu, Sol Yay.

[7] Marx-Engels Anıları, s.227. Marx ve Engels’in yakın dostu ve yoldaşı olan Georg Weerth, Alman işçi sınıfının en önemli şairlerinden biri olacak, fakat genç yaşında hayatını kaybedecekti.