Navigation

15-16 Haziran ve İşçi Sınıfının Tarihsel Misyonu

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Bundan tam 42 yıl önce Türkiye tarihinin en önemli işçi mücadelelerinden biri yaşandı. İstanbul ve İzmit yollarını iki gün boyunca adeta fetheden onbinlerce işçi, egemenlerin yüreğine devrim korkusu saldı. 60’lı yılların ortalarından itibaren Türkiye işçi sınıfı hareketi açısından önemli bir yükseliş yaşanmıştı. Militan grevler ve fabrika işgalleri Türkiye’de ilk kez yaşanıyordu. Hızlı adımlarla sanayileşen Türkiye kapitalizminin bağrında genç ve mücadeleye eğilimli bir işçi kuşağı yetişiyordu.

15-16 Haziran 1970’te ayağa kalkan işçi sınıfı devrimci bir önderliğe sahip değildi. 1963’te kurulan TİP, parlamentarist-reformist bir yolda yürüyordu. Öte yanda ise orduyu zinde güçler arasında sayan, Türkiye’de kapitalist devletin resmi ideolojisi olan Kemalizmden kopamamış Milli Demokratik Devrim (MDD) çizgisi yer alıyordu. Her iki akım da, işçi sınıfının bir devrimle iktidarı fethetmesi, işçi meclisleri aracılığıyla kendi iktidarını kurması gibi Marksist fikirlere uzak duruyordu.

TİP, sosyalizmi parlamenter yoldan kuracağına inanıyordu. Sosyalistler meclis çoğunluğunu ele geçirecek, ardından reformlarla sosyalizme yürünecekti. İşçi sınıfına biçilen rol, partiyi desteklemekten ibaretti. Milli Demokratik Devrim tezi ise katıksız bir küçük-burjuva ulusalcılığı üzerine inşa edilmişti.

“MDD tezinin baş mimarı Mihri Belli, Kemalizm ile ittifakı mutlak bir zorunluluk olarak öne çıkarıyor ve asker-sivil aydın kadroların «öncülüğünde», «milli devrimci» bir hareketin örgütlenmesini esas alıyordu. MDD tezini savunanların yakın hedefi, ordu, gençlik, aydınlar ve milli burjuvazinin oluşturacağı «milli cephe»nin önderliği altında, bir milli devrimci iktidarın kurulmasını sağlamak ve ülkenin tam bağımsızlığını hedefleyen bir milli kalkınma hamlesini başlatmaktı! MDD’cilere göre, işçi sınıfının partisinin kurulması ve bir sosyalist devrimin hedeflenmesi, ancak ve ancak milli demokratik devrimin başarılması ve «tam bağımsız, gerçekten demokratik Türkiye»nin kurulmasından sonra gündeme gelebilirdi! O zamana kadar kimsenin hakkı yoktu «sosyalist devrim» sloganını öne çıkarmaya! Bunu yapmak, «milli cepheyi bölmek» anlamına gelirdi çünkü!” (Mehmet Sinan, Marksizm ve Türk Solunun İdeolojik Geleneği, MT, Haziran 2005)

MDD’ci anlayış içerisinden devrimci bir çizgide ilerleyen akımlar da çıktı. Bu akımlar, milli kurtuluşu sağlayacak bir halk devriminin kesintisiz biçimde sosyalizmi kurmaya yöneleceğini söylüyordu. Ancak işçi sınıfının tarihsel misyonunu kavramaktan çok uzaktılar. İşçi sınıfının varlığına şüpheyle yaklaştıkları ve sınıfın devrime önderlik edebileceğine inanmadıkları için “işçi sınıfının ideolojik önderliği” diye bir kavram uydurmuşlardı. Kendi politik-askeri örgütleri iktidarı halk sınıflarının desteğiyle ele geçirecekti. Önemli olan iktidarın hangi sınıfın elinde olduğu değil, iktidara geçecek kadroların taşıdığı ideolojiydi. İşçi sınıfının devrimci ideolojisini kendileri taşıdıklarına göre, işçi sınıfının tarihsel rolünü de işçi sınıfı adına kendi kadro örgütleri üstlenebilirdi.

Türkiye sol hareketine egemen olan bu siyasal anlayışların 15-16 Haziran’ı doğru okumaları beklenemezdi. Nitekim Türkiye solu, 15-16 Haziran yükselişinin etkisini ve gücünü analiz etmek yerine, onun geri çekilişi üzerinde durdu.

16 Haziran’da sokaklara dökülen 150 binin üzerinde işçinin yarattığı basınç sonucunda, düzenin Anayasa Mahkemesi DİSK’i yok etmeyi hedefleyen kanunu iptal etmek zorunda kalmıştı. Bu kitleler düzene geri adım attıracak gücü nereden bulmuştu? Kuşkusuz ki egemenler, mücadeleye girişen bir kitlenin kalabalıklığı, örgütlülüğü ya da kararlılığı gibi hususları hesaba katmak zorunda kalırlar. 15-16 Haziran Genel Direnişi’nde işçi kitleleri, önlerine çıkan barikatları yararak, tankların üzerinden aşarak, ölü ve yaralı vermelerine rağmen geri adım atmayarak sınıfın kararlılığını ve gücünü ispat etmişti.

Kapitalizmi işçi sınıfı yıkacak!

Marksistler işçi sınıfına bakarken sadece kalabalık bir yığın görmezler. Devrimi özel mülkiyetin ve sınıfların ortadan kaldırılmasına kadar ilerletebilecek yegâne devrimci sınıftır işçi sınıfı. İşçi sınıfının gücü tek tek işçilerin güçlü kişiliğe sahip erdemli insanlar olmasından kaynaklanmaz:

“(…) olağan dönemlerde ya da gericilik dönemlerinde işçiler de burjuva toplumunun ortalama bireylerinden pek farklı değildirler. Bu dönemlerde onlardan olağanüstü davranışlar, yaldızlı kahramanlıklar beklemek ancak hayalcilik olurdu. İşçi sınıfının tarihsel devrimci potansiyeli işçilerin gündelik sıradan davranışları içinde değil, onların bir sınıf olarak örgütlü davranışında yatar. Zira işçilerin kütle halindeki, yani bir sınıf olarak davranışları ile birey olarak davranışları farklıdır. Bu tıpkı, bir su damlasının fiziksel davranışı ile bu damlalardan oluşan bir ırmağın fiziksel davranışının tümüyle farklı dinamiklere tâbi olmasına benzer.” (Levent Toprak, Neden İşçi Sınıfı, MT, Nisan 2005)

Sermaye kâr dürtüsüyle emeğin sömürüsünü arttırmaya çalışır. Böylelikle kapitalizm işçileri birlik olmaya ve kolektif davranmaya zorlar. Kapitalistler işçileri bölmek için binbir türlü oyuna girişseler de birlik olmak somut bir ihtiyaç olarak kendini dayatır. İşçiler bir kez birlik olmaya giriştiğinde din, mezhep, milliyet gibi farklar anlamsız hale gelir. Sermaye karşısında çıkarlarını savunmak için birleşmek zorunda olan işçilerin kolektif davranışı, tek tek işçilerin kişisel tutumlarının ve ortalama bilinç düzeylerinin çok ötesine geçer. Hatta işçiler için birlikteliğin yani örgütlenmenin kendisi, uğrunda mücadeleye girişilen taleplerden daha değerli hale gelir.

İşçi sınıfına birlik olma ve kolektif davranma yeteneğinin zeminini bizzat kapitalizm döşer. Modern sanayi toplumunda üretimin sürdürülmesi için işçilerin organize olması zorunludur. İşçiler organize olmayı ve üretimi kolektif olarak gerçekleştirmeyi öğrenirler. Sınıf temelinde devrimci çalışma yürüten Marksistler, özellikle uzun yıllar boyunca büyük işletmelerde çalışan işçilerin örgütlü davranmaya daha eğilimli olduğunu gözlemlemiştir.

İşçi sınıfının devrimci potansiyeli, örgütlenme yeteneğiyle ve sermaye sınıfıyla çıkarlarının uzlaşmamasıyla da sınırlı değildir. İşçi sınıfının üretimden gelen gücü, sermaye egemenliğine karşı mücadelede kilit bir rol oynar. İşçi sınıfı üretimi durdurma, hatta onu kendi kontrolü altında sürdürebilme potansiyeline sahiptir. Bugüne kadar dünya işçi sınıfı, giriştiği mücadelelerde sermaye sınıfı olmadan da üretimi kendi eline alarak sürdürebileceğini defalarca ispat etmiştir. İşçi sınıfının üretim sürecindeki konumu, zaferle sonuçlanacak bir devrim kavgasının sonunda yeni bir toplumu inşa etmeye girişebileceğini de göstermiştir. Kapitalist toplumda küçük-burjuvazi ayağındaki mülkiyet prangasından ötürü tutarlı ve bağımsız bir devrimci rol oynayamaz. Bu nedenle de tek tutarlı devrimci sınıf, işçi sınıfıdır.

Marksizm dışı sol anlayışlar, işçi sınıfını genellikle yoksul bir yığın olarak algılıyor. Sınıfın sendikal mücadelesinde bir yükseliş yaşandığında sınıfa dönük ilgileri artıyor. İşçi sınıfı sendikal düzeyde bile örgütsüz ve dağınık ise küçük-burjuva solun gündemi içerisinde fazla yer bulamıyor. Bu sol, işçi sınıfının devrimci blinç ve örgütlülüğünü ilerletecek uzun vadeli ve sabırlı bir çalışmaya fizan kadar uzak duruyor.

16 Haziran 1970’de 150 bin işçi burjuvazinin yüreğine devrim korkusu saldı. Çünkü bu 150 bin insan toplumun değişik kesimleri içerisinden gelmiş, sınıf karakteri taşımayan bir muhalif kitle değildi. Onlar sanayi tesislerini, fabrikaları boşaltarak sokağa inen sanayi proletaryasıydı. Üretimin durduğu işletmeler Türkiye kapitalizminin can damarı niteliğindeydi. Bu işçilerin kaçı Marx’ın fikirlerinden haberdardı bilinmez ama onun sınıfa dair çözümlemelerini doğrulamak üzere adeta söz birliği etmişlerdi. Mücadeleye girişince kolektif olarak davrandılar. Birlik olmanın verdiği güçle işçi sınıfı, devrimci bir cüretkârlıkla ileriye atıldı. 15-16 Haziran Genel Direnişi, proletaryanın devrimci potansiyelini ispat etmiştir.

Dünya işçi sınıfı 90’lı yılların ağır yenilgi koşullarının izlerini silmeye başladı. Türkiye işçi sınıfı da üzerindeki ölü toprağını yavaş yavaş silkeliyor. En karanlık dönemlerde bile Marksistler hiçbir yenilgi döneminin ilânihaye sürmeyeceğinin, her yenilginin bir tarihsel atılımla telafi edileceğinin bilinciyle, içinden geçmekte oldukları dönemin görevlerini üstlendiler. Bugün Türkiye’de halen 70’li yıllardaki gibi militan bir sendikal hareket yok. Ama 70’li yıllarla kıyaslanmaz ölçüde daha büyük ve güçlü bir işçi sınıfı var. Türkiye işçi sınıfı 15-16 Haziran direnişini aşacak, atılımlar yapacak potansiyele sahiptir. Marksizmle donanmış, geçmişin tarihsel deneyimlerini öğrenen ve sınıfının geleceği yaratma potansiyelini bilen proleter devrimciler de giderek çoğalıyor ve güçleniyorlar.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 87, Haziran 2012