Navigation

Burjuva Düzen Nasıl Adalet Dağıtıyor?

Burjuva siyasetçiler “hukuk devleti” kavramını dillerinden düşürmüyorlar. Burjuvazi, egemenlik aygıtı olan kapitalist devleti “sosyal bir hukuk devleti” olarak tanımlıyor. Devletin ve düzenin adalet sisteminin “sınıflar üstü” olduğu yanılsamasını yaratmak üzere ideolojik bir propaganda yürütülüyor. Oysa burjuva devletin hukuk düzeni, egemen sınıfın en önemli baskı aygıtlarından biri olarak sömürü düzeninin devamını sağlamak üzere merkezi bir rol üstlenmektedir. Düzenin kolluk güçlerinin saldırganlığı ihtiyaç duyulduğu ölçüde gözaltı ve tutuklama terörüyle daha ileriye taşınır. Cezaevi kurumu, toplumu sindirmek ve yıldırmak üzere kolluk güçlerinin üstlendiği işlevi tamamlar. Düzen kendi adaletsizliğine yasal düzenlemelerle meşruiyet kazandırmaya çalışır. İktidar, muhaliflerini ezmek üzere, gerekli gördüğünde kendi koyduğu yasaları bile çiğnemekten kaçınmaz.

Cezaevlerindeki uygulamalar, siyasi davaların akışı ve bu davalardan çıkan kararlar, “bağımsız” yargının ne mene bir şey olduğunu gözler önüne sermektedir.

Puşi davası

Galatasaray Üniversitesi öğrencisi Cihan Kırmızıgül, 2010 yılında Kağıthane’de otobüs durağında otobüs beklerken şüpheli olarak gözaltına alındı. Şüpheli görülmesine sebep omuzlarındaki puşi idi. Bir süre önce bir korsan gösteri gerçekleşmişti. Puşiyi Kürtler taktığına ve Kürt olmak polis nezdinde potansiyel terörist olmak anlamına geldiğine göre Cihan şüpheliydi. Savcılık da puşi takmayı suçlu olmak için yeterli delil saydı ve Cihan 25 ay tutuklu olarak yargılandı. Bir savcı Cihan’ın beraatını istedi. Başka bir savcı 45 yıl hapis cezası talep etti. Tutukluluk için neden yok diyen hâkimler tahliye kararı verdi. Duruşmalarda tanık olarak dinlenen polisler önce Cihan’ı tanımadıklarını söylediler. Sonraları “bakışlarından tanıdıklarını” iddia ettiler. Dava dosyasında puşi takması dışında Cihan’ın aleyhine tek bir delil dahi bulunmamasına rağmen 10. duruşmanın sonunda hâkimler Cihan’ı 11 yıl 3 ay hapse mahkûm ettiler. Son duruşmada şöyle deniyor: “Puşi tabir edilen bez parçasının suçta kullanıldığı anlaşıldığından TCK 54. maddesi gereği müsaderesine karar verilmiştir.” Puşi Kürtlerin giydiği bir aksesuar olduğundan bez parçası diye aşağılanıyordu. Aşağılık kompleksli, hazımsız, ırkçı zihniyet elinden gelse Kürtler giyiyor diye tüm puşileri yok edecek! Bu davada mahkûm edilen sadece Cihan değil Kürt kimliğinin ta kendisidir. Hrant Dink suikastı davasına bakan da aynı mahkemeydi. Dink suikastının ardında örgüt bulamayan mahkeme, puşi takan bir Kürt gencini örgüt faaliyetinden, mala zarar vermekten ve molotof atmaktan mahkûm etti.

İt iti ısırmaz!

Susurluk davasından yargılanan Ağar’a 5 yıl hapis cezası verildi. 3 yıl 9 ay hapis yatacak olan Ağar’ın suç dosyası oldukça kabarık. İstanbul Emniyet Müdürü’yken “ölüm timi” kurdurdu. Onun döneminde ev baskınlarında yüzlerce kişi infaz edildi. Ağar Türkiye tarihinin en karanlık dönemi olan 90’lı yıllara kanlı damgasını vurdu. Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı yaptığı dönemde kontrgerilla aygıtının tahkim edilmesinde ve yüzlerce insanın infazında önemli rol oynadı. Binlerce kişiyi katleden Hizbullah’ın soruşturulmasını önledi. Derin devletin gözetiminde yürüyen uyuşturucu ve kara para operasyonlarında kilit rol oynadı.

1997’de gerçekleşen Susurluk kazasının ardından ortalığa saçılan belgeler yüzünden Ağar da yargılananlar arasında yer aldı. Binlerce faili meçhulün gerçekleştiği kendi dönemini “Bin operasyon yaptık” diye övünerek sahiplendi Ağar. AKP döneminde de devlet adına kan dökmüş bu tescilli caniye sahip çıkıldı. Ağar cezası kesinleştikten sonra verdiği bir röportajda şöyle diyordu: “Ceza çıkınca sağolsun bakan aradı. «Devlete emanetsin. Güvenli, uygun bir yer bulacağız» dedi. Bakıyorlar. Ben de bekliyorum. Hangi cezaevinde yatacağıma karar verdikleri zaman zaten kendim gidip teslim olacağım.” Adalet Bakanlığı, güvenlikli, konforlu ve Bodrum’daki ailesine yakın bir cezaevi ayarladı ona. Aydın’da 42 kişilik bir cezaevi ayarlandı. Cezaevindeki 50 mahkûm başka cezaevlerine nakledildi. Bakanlık, cezaevinin içinde ve dışında tadilat çalışmalarına başladı.

Devlet bu kanlı katilini F tipi cezaevine kapatacak değil elbette. F tipi tabutluk cezaevleri devrimci siyasi mahkûmlar için yapılır!

Geçtiğimiz günlerde Adalet Bakanı Sadullah Ergin gazetecilerle birlikte Silivri Cezaevini gezdi. Gazetecilere cezaevinin ne kadar hijyenik, modern, güvenlikli vb. olduğu gösterildi. Gazetelerde çarşaf çarşaf Silivri Cezaevinin reklâmı yapıldı. Paşaların kaldığı bölümlerin ne kadar konforlu olduğu malûm. Ancak diğer tutsakların kaldığı bölümler hiç de böyle değil. Haftada 10 saat farklı koğuşların birbirleriyle buluşma hakları güvenlik gerekçesiyle uygulanmıyor. Günde 16 saat sular kesik. 10 cezaevine 1 doktor baktığı için revirde doktor bulunmuyor. Mahkûm, aynı yazarın birden fazla kitabını aynı anda bulunduramıyor. İnsanı insandan yalıtmak üzere inşa edilen hücreler mahkûmların psikolojilerini bozuyor.

Bir de siyasi tutsaklar için tasarlanan çok daha vahim haldeki F tipleri var. Kürt çocukların da kapatıldığı Pozantılar var. Buralarda tecavüzler var, işkenceler var, keyfi disiplin cezaları var. Buralarda mahkûmlar tek kişilik hücrelerde ayakta sayım vermedikleri için yakınlarıyla görüşleri yasaklanıyor. F tipi tecrit hücreleri devrimcilerin iradesini kırmak ve psikolojilerini bozmak üzere tasarlandı.

Hem suçlu hem güçlü

Roboski köyünden kaçağa giden yarısı çocuk yaştaki 34 Kürt, Irak sınırında uçaklarla bombalanarak hunharca katledildi. Olayı soruşturmakla görevli özel yetkili savcılık, katliamın üzerinden 150 gün geçmesine rağmen şimdiye kadar katliam emrini verenlerden hiçbirini tutuklamadı. Roboski katliamının ardından sadece katledilenlerin yakınları tutuklandı! Daha da ötesinde henüz emir komuta zincirinde yer alan komutanların hiçbirinin ifadesi bile alınmadı. Hükümet “yanlışlıkla” gerçekleştiğini iddia ettiği katliamla ilgili olarak acılı ailelerden özür bile dilemedi. Zalim ve kibirli muktedirlerin kitabında kendinden aşağı gördüğü insanlardan özür dilemek yok! Başbakan, “yasaların belirlediği tazminat konusunda çok çok ötesine geçmek suretiyle tazminatları açılan hesaplara yatırdık” diyebildi. 34 insanı katledip, ölenler için fazlasıyla tazminat ödediklerini söyleyenler, burjuva ahlâkını ve burjuva adalet anlayışını resmetmektedir. Roboski katliamının 150. gününe gelinirken İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in yaptığı açıklamalar, katliamın yanlışlıkla yapılmadığını ele verdi: “O insanlara kaçak malı veren PKK terör örgütüdür. Kaçakçılığın rantını elde eden KCK terör örgütüdür. Filmin senaristi, baş oyuncusu vardır. Figüranlara takılıp kalıyoruz.” İçişleri Bakanı, devletin katlettiği insanlar için “ölenler figüran, takılıp kalmayalım” diyor. Kürt ulusal hareketine sınır kaçakçılığından para akıyor diyerek yoksul köylüleri bombalarla imha etmeyi doğal karşılayabiliyor. Hayatını kaybedenlerin ailelerinden özür dilemek bir yana, ölenlere “figüran” diyerek cesetlerin üzerinde tepiniyor.

Binlerce sivil Kürt siyasetçisi yıllardır cezaevlerinde tutuluyor. Bu tutuklular her mahkemeye çıkarıldıklarında sırf anadillerinde savunma yapmak istedikleri için savunmaları kabul edilmiyor. Mahkeme kayıtlarında “bilinmeyen bir dilde konuştular” deniliyor. Mahkeme bu tavrıyla Kürtçenin varlığını inkâr ediyor. Kürtlerin ve onların anadili olan Kürtçenin varlığını hiçe sayıyor. “Bilinmeyen dil” diyerek anadili Kürtçe olan tutuklulara da, Kürt halkına da hakaret ediyor. Anadilde konuşma hakkını ve tutukluların savunma haklarını gasp ediyor. TC’nin mahkemeleri hukuku da, insan haklarını da çiğniyor. Bu düzenin mahkemeleri işte böyle “adalet” dağıtıyor.

Düzenin mahkemeleri, ezilen ulusun kadınlarının mücadelesine ilham veren Leyla Zana’ya eziyet etmeye doyamıyor. Katıldığı her toplantının ardından örgüt propagandası yapmaktan dava açılıyor Zana’ya… Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına propaganda yapmakla, örgüt adına suç işlemekle yargılanan Zana’ya 10 yıl hapis cezası verildi. Ayrıca Zana siyasi haklarını kullanmaktan da men ediliyor.

Öcalan’ın avukat görüşünün 9 aydır engellenmesi de hiçbir hukuki gerekçeye dayandırılamıyor. Devlet avukat görüşünü iki bahaneye dayanarak engelliyor: “Marmara Denizi’nde hava şartları bozuk” ve “avukatları taşıyacak koster bozuk”. Adalet Bakanlığı cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlülerin görüş haklarını hiçe sayarak hukuku çiğnemektedir. Üstelik 9 aydır her hafta yalan beyanda bulunarak kabahatinin üzerine tüy dikmektedir.

Devlet KCK operasyonları kapsamında Öcalan ile görüşen avukatları tutukladı. 36 avukatın tutuklanması, avukatlara gözdağı vererek savunma özgürlüğünü baskı altına almaya dönük bir operasyondur.

TC’nin adaletinin bir başka göstergesi de şu anda lisede okumaları gerekirken tutuklu ya da hükümlü olarak cezaevlerinde tutulan 1500 gencin varlığıdır. Cezaevlerinde çocuklara reva görülen zulmün ne boyutlara ulaştığını geçtiğimiz aylarda Pozantı Cezaevi’nde patlayan skandal ile bir kez daha öğrendik. Hükümet patronlara, iliklerine kadar sömürebilecekleri dindar ve itaatkâr nesiller yetiştirmeyi vaat ediyor. Onların düzenine itaat etmeyen Kürt çocuklar ise hapislerde çürütülüyor. Hapis de yetmiyor. Çocuklar işkence ve tecavüzle terbiye edilmeye çalışılıyor.

Şu anda cezaevlerinde 500 kadarı BDP üyesi olmak üzere 600’e yakın üniversite öğrencisi tutuklu ve hükümlü olarak tutuluyor. Üniversitelerde her protesto sonrasında devlet, gözaltı ve tutuklama terörü estiriyor.

Burjuva adaleti özel mülkiyetin temelidir

AKP ve ardında kümelenen sermaye güçleri, sivil-asker bürokrasinin vesayetini geriletmek üzere uzun yıllar boyunca mücadele yürüttü. Bu mücadele AKP’nin iktidarı bütünüyle kendi eline almasını sağlamaya yönelikti. Bu çaba AKP’yi darbeci güçler karşısında “zoraki demokrat” bir pozisyon almak zorunda bırakmıştı. Ergenekon soruşturmasından 12 Eylül referandumuna kadar atılan her adımın asıl itkisi buydu.

Geleneksel olarak finans kapitalin merkezinde yer alan, bürokrasi ve mafya ile organik ilişki içerisindeki geleneksel büyük sermayenin siyasi etkisi son 10 yıl içerisinde adım adım geriletildi. AKP, dayandığı Anadolu sermayesine “yürü ya kulum” dedi. Banka ve finans kurumlarından medyaya, derin devletten, mafyadan spor dünyasına kadar her alanda değişim yaşandı. Tekelci sermayenin hâkimiyet sahalarında yeni burjuva güçlere yer açıldı. AKP, emperyalistleşme perspektifiyle Ortadoğu ve Afrika pazarlarında Türk finans-kapitaline daha geniş bir yatırım ve ticaret alanı yarattı. İşçi sınıfının acımasız sömürüsü, artan çalışma saatleri ve işçi ölümleriyle, taşeronlaştırmayla, düşük işçi ücretleriyle, yağmalanan işsizlik fonuyla, artan vergilerle ve zamlarla karakterize olmaktadır. Onlarca yeni dolar milyarderi işte bu zeminler üzerinde türedi ve finans-kapitalin göbeğine yerleşti.

Ancak nereden türerse türesin, Türk burjuvazisinin zalim ve ceberut karakteri asla değişmedi. AKP, iktidarını sağlama aldığı ölçüde bu karakteri daha açık yansıtır hale gelmektedir. Hukukun ve insan haklarının bu denli çiğnenmesi, hakkını arayan işçi ve memurlara yönelik saldırılar, adalet sisteminin bu denli büyük haksızlıklara imza atması, Kürtlere yönelik inkâr, asimilasyon ve imha uygulamaları… Tüm bunlar, büyüdükçe ve zenginleştikçe arsızlaşan sermaye sınıfının zalimliğini yansıtmaktadır.

AKP demokrat pozlara bürünme olanaklarını tüketmiştir. AKP’nin Kemalizmin gadrine uğramış mazlum edebiyatı giderek etkisini yitiriyor. Hükümetin artık askeri darbe tehditlerini bahane etme şansı da kalmadı. AKP, Kürt sorununun çözümü için umut yaratma ve Kürtleri kandırma olanaklarını da yitirdi.

Sivil- asker bürokrasinin eski kadroları sahneden çekildiler. Diğer burjuva muhalefet partileri de kitlelere alternatif sunacak halde değiller. Kısacası saflar netleşiyor. Bir yanda tüm örgütsüzlüklerine ve dağınıklıklarına rağmen işçi sınıfı ve ezilenler, öte yanda burjuva egemenler ve onların zalim düzeni… Asıl kavga daha yeni başlıyor.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 87, Haziran 2012