Navigation

Kapitalizmin Tarihsel Çıkmazında Ticaret Savaşları

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
1. Bölüm

200. yaş gününü kutladığımız işçi sınıfının büyük önderi Marx, kapitalizmin bugünkü perişanlığını görse, burjuva ideologlara nazire yaparak şöyle derdi kuşkusuz: “Bakıyorum da pek kederlisiniz, bir sorun mu var?” Özellikle 2008 küresel krizine kadar kapitalizmin zafer borularını çalan burjuva ideologları, küreselleşen dünyada yeni bir barış ve refah dönemi açıldığını iddia ediyorlardı. Fakat artık eski güvenleri yok; sistem hakkında konuşurken sesleri titriyor ve gerçekleri gizlemek için bin bir numaraya başvuruyorlar. Kapitalizmin tarihsel bir krize girdiğini itiraf etmeseler de, sistemin daha önce görülmedik ölçüde büyük bir sorunla karşı karşıya olduğunu söylüyorlar. Meselâ Trump yönetiminin başlattığı ticaret savaşının genişleyerek ve yeni boyutlar alarak kapitalist sistemi derinden sarsabileceğine dair kaygılar, son dönemde uluslararası medya kuruluşlarında yaygın şekilde yer buluyor. Yapılan değerlendirmelerde risk, belirsizlik, güvensizlik, felaket kavramları birbirini izliyor. Zira eğer küresel bütünlük kazanmış dünya ekonomisinin girift ilişkileri üzerinde bir ticaret savaşı cereyan ederse, bunun dünya pazarına etkisi, geçmişteki örnekleriyle karşılaştırılamayacak ölçüde yıkıcı olacaktır. Hiç kuşku yok ki ticaret savaşı, hem emperyalist savaşın yeni boyutlar kazanmasının hem de hegemonya krizinin çarpıcı bir ifadesidir.

Hatırlanacağı üzere Trump, ABD’ye ithal edilen çeliğe yüzde 25, alüminyuma ise yüzde 10 ek gümrük vergisi getiren kararnameyi 22 Martta imzalamıştı. Geçici olarak bu ek artıştan Kanada, Kore, Meksika ve AB ülkelerini muaf tutan ABD yönetimi, 1 Haziranda onları da dâhil etti. Fakat ABD’nin esas hedefinde Çin var. İktidar koltuğuna oturduğundan beri bir ticaret savaşı başlatacağını ve bunun ABD için iyi olacağını ballandıra ballandıra anlatan Trump, nihayetinde kuvveden fiile geçti. 34 milyar dolar tutarındaki 818 Çin malından yüzde 25 ek gümrük vergisi alınması uygulamasına 6 Haziranda resmen başlandı. Buna karşılık olarak Çin, özellikle Amerikan tarım ürünlerini hedef alarak 545 ürüne ek yüzde 25 gümrük vergisi getirdi ki bu ürünlerin toplamı da 34 milyar dolar ediyor. Böylece Çin, ABD’ye aynı dalga boyundan misilleme yapacağı ve altta kalmayacağı mesajını vermiş oldu. 

Trump, toplamda 450 milyar dolarlık Çin malına daha ek gümrük vergisi getirebilecekleri tehdidini savurarak ne kadar kararlı olduklarını göstermeye çalışıyor. 2017 verilerine göre Çin’den ABD’ye 526 milyar dolarlık mal ihraç edildi. ABD’den Çin’e ihraç edilen malların tutarıysa 150 milyar dolar… Bu veriler hem iki ülke arasındaki ticaret hacminin ne kadar büyük olduğunu hem de ihracatının yaklaşık yüzde 22’sini Amerika’ya yapan Çin’in bu ülke pazarına ne denli ihtiyaç duyduğunu gösteriyor.[1] Zaten bu yüzden Çin, Trump yönetiminin başlattığı ticaret savaşına doludizgin girmek yerine ağırdan almayı tercih ediyor. Bu savaşın kaybedeninin kendileri olmayacağını, serbest piyasa ekonomisinin ve serbest ticaretin zarar göreceğini söyleyen Çin egemenlerinin küreselleşme ve serbest ticaret savunuculuğuna soyunmaları, gümrük duvarlarının yükseltilmesinin “soğuk savaş” zihniyeti olduğunu söylemeleri oldukça manidar! Meselâ Çin Başkanı Şi küreselleşmenin nimetlerinden, kapalı kapı politikasının yanlışlığından, nehirlerin okyanusa akmasının durdurulamayacağından dem vururken, Trump’ı bencil ve öngörüsüz olmakla suçluyor.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında emperyalist sistemin hegemon gücü haline gelen ABD, uluslararası ticarette kurduğu üstünlüğe dayanarak gümrük duvarlarının yükseltilmesine karşı çıkıyor ve tüm dünyaya serbest ticareti empoze ediyordu. Gelinen aşamada roller değişmiş gözüküyor. On yıllar boyunca içe kapalı bir ekonomik yapıya sahip Çin, zamanla kapitalist sisteme derinden entegre oldu, dünyanın ikinci büyük ekonomisi haline geldi ve uluslararası ticarette üstünlüğü önemli ölçüde ele geçirdi. İki trilyonu aşan ihracatıyla dünyada zirveye otururken, onu, ihracat düzeyleri oldukça yakın olan ABD ve Almanya izliyor.[2] Bu durum, Çin ve onunla birlikte Almanya’nın neden küreselleşme olgusunun geri döndürülemez olduğuna sıkça vurgu yaptıklarını ve kapitalist liberalizmin uluslararası kurallarının sözcülüğüne soyunduklarını da ortaya koyuyor. Şu tarihin cilvesine bakın ki Çin, uluslararası kurallara uymadığı gerekçesiyle ABD’yi Dünya Ticaret Örgütüne (DTÖ) şikâyet ediyor. O DTÖ ki uluslararası ticaretin serbestleştirilmesi, sermayenin önündeki engellerin kaldırılması ve gümrük duvarlarının tüm dünyada sıfıra doğru çekilmesi amacıyla bizzat ABD’nin öncülüğünde ve hâkimiyetinde kurulmuştu.

Trump, Çin’in kendi şirketlerine devlet teşviki verdiğini, ürünlerin ucuza üretilmesini sağlayarak haksız rekabete yol açtığını, meselâ Çin ve Alman ürünlerinin Amerikan pazarını kapladığını ama kendi ürünlerine Çin ve Almanya’nın bariyerler koyduğunu, bu ticaretin adil olmadığını söylüyor. Oysa ABD dâhil tüm emperyalist ve kapitalist ülkeler, kendi şirketlerinin rekabet gücünü artırmak amacıyla çeşitli destekler veriyor, özellikle yüksek teknoloji ürünleri üreten şirketleri sübvanse ediyorlar. Örneğin 2003’te DTÖ’nün bir toplantısında Çin, Hindistan, G. Afrika vb. ülkelerin temel talebi, ABD ve AB’nin kendi tarım ve sanayi ürünlerine verdikleri sübvansiyonu durdurmaları olmuştu. Fakat Batılı emperyalist güçler bu talebi karşılamaya yanaşmamış ve toplantı sonuçsuz kalmıştı. Kıran kırana rekabetin hüküm sürdüğü, güçlü olan devletlerin kendi tekellerinin çıkarları doğrultusunda pazarda hâkimiyet kurduğu kapitalist düzende, ticaret dün de adil değildi, yarın da adil olmayacak. Mesele şu ki, dünkü “adaletsiz ticaret” ABD’nin çıkarına hizmet ediyordu, bugünse yeterince etmiyor. Birçok rakip gücün ortaya çıkması ve kızışan kapitalist rekabette Amerikan burjuvazisinin mutlak üstünlüğünü kaybetmesi ve hatta hafif tertip geri kalmasından dolayı, Trump, bizzat ABD emperyalizminin öncülüğünde oluşturulan uluslararası kurumları, ticaret kurallarını ve anlaşmaları artık tasvip etmiyor. Tabir-i caizse çamura yatıyor ve rakiplerine ABD emperyalizmine üstünlükler sağlayacak koşulları dayatıyor.  

Çin’i küreselleşmeci, ABD’yi “korumacı” yapan dönüşüm

Kısaca hatırlayalım: Avrupa İkinci Dünya Savaşından yerle yeksan olmuş bir şekilde çıkarken, ABD, emperyalist sistemin tartışılmaz hegemon gücü olarak yükseldi. “Galibiyle mağlûbuyla bir harabeye dönmüş olan Avrupa karşısında ABD gerçek bir zenginlik ve ihtişam abidesi olarak dikiliyordu. Kıtasal ölçekli güçlü ekonomisi ve savaşta el değmemiş olarak kalan sanayisiyle dünya ekonomisini ayağa kaldıracak olan yegâne güç ABD’ydi. ABD’nin ezici üstünlüğünü anlamak için birkaç çarpıcı veriye bakmak yeter. Savaşın sona erdiği 1945 yılında tüm dünya üretiminin yarısından fazlası (%57) ve toplam mamul mal ihracının da yüzde 22’si ABD tarafından gerçekleştiriliyordu. Eskiden Britanya’ya ait olan «dünyanın atölyesi» unvanı artık ABD’deydi. Dünya altın rezervlerinin yüzde 80’den fazlası ABD’nin elindeydi. Bu doları «altın gibi» yapıyordu. Nitekim ABD bu gücünü kullanarak 1944’te imzalanan Bretton Woods anlaşmalarıyla tüm diğer ülke paralarının altın karşısında sabit bir orana, altının da belirli bir sabit miktarla dolara bağlanmasını sağladı ve böylece doları bir dünya parası haline getirdi. Savaşın bitimiyle başlayan dönemde ABD, güçlü ekonomisinin bir sonucu olarak büyük ticaret fazlaları vermeye başladı.”[3]

Ancak zaman içinde ABD’nin dünya ekonomisindeki payı yüzde 20’lere düşmüş ve uluslararası ticaret üzerindeki mutlak hâkimiyeti kırılmaya başlamıştır. 1950’lerde en büyük ihracatçı ülke konumunda olup yüzde 30’ları aşan ticaret fazlasına sahipken, şu anda 860 milyar dolar dış ticaret açığı var. Kapitalizm eşitsiz ve bileşik gelişmenin hüküm sürdüğü bir sistemdir ve kapitalist rekabet koşullarında bir emperyalist gücün kendi pozisyonunu olduğu gibi ve ilelebet koruması mümkün değildir. Nitekim savaştan tahrip olmuş bir şekilde çıkan Almanya ve Japonya’nın sıçramalı bir gelişmeyle dünya üretiminde ve pazarında daha fazla yer tutmaları bu gerçeğe işaret ediyor. Çin, Rusya, Hindistan, Brezilya vb. ülkelerin de zamanla dünya ekonomisinin üst basamaklarına tırmanmaları aynı gerçeğin ifadesidir. Burada, özellikle Çin’in devasa büyümesine dikkat çekmek gerekiyor. Çin 30 yıldan fazla bir süredir aralıksız büyümektedir. 2008 küresel krizine kadar ise bu büyüme oranı ortalama yüzde 10 düzeyinde gerçekleşmiştir. 2017 verilerine göre 80 trilyon dolarlık dünya gayrisafi hâsılasının 12 trilyonu Çin’e aittir ve bu dünya ekonomisinin yüzde 15’i etmektedir.[4] Oysa IMF’nin 2004 ilkbahar raporuna göre, o tarihte 37 trilyon dolar olan dünya gayrisafi hâsılasının 1,7 trilyonu Çin’e aitti ve Çin İtalya ile aynı konumdaydı.

Çin dünyanın ikinci büyük ekonomisi konumuna yükselmiş ve tepedeki ABD’yi zorlamaya başlamıştır. 2001’de DTÖ’ye alınan Çin, emperyalist sisteme derinden entegre edildi; uluslararası finans kapitalin, çok taraflı ticaret anlaşmaları, ithalat vergilerinin düşürülmesi, kısıtlamaların kaldırılması ve yabancı sermaye yatırımları için güvenli koşulların oluşturulması gibi kuralları bu ülkede hâkim kılındı. Bu tarihten itibaren ülkeye sermaye akışı hızlandı. Çin’in sadece 2016’da 135 milyar dolar doğrudan sermaye yatırımı[5] çekmesi, sermayenin bu ülkedeki yoğun sömürü olanaklarına ilgisini gösteriyor. Batılı ülkelerde yüksek kâr oranlarına ulaşmanın artık hayal olduğu koşullarda, emek maliyetlerinin asgari sınırın çok altında kaldığı ama işgününün çok uzun olduğu Çin, 800 milyonluk devasa işgücü ordusuyla kapitalist tekellerin iştahını kabartıyordu, kabartmaya da devam ediyor. Kitlesel ölçekte sermaye akışıyla birlikte üretimin çapı bir anda alabildiğine büyüdü ve Çin, tabir-i caizse “dünyanın atölyesi”ne dönüşmeye başladı. Nitekim bugün dünya pazarlarını dolduran tüketim mallarının önemli bir bölümü “made in China” etiketlidir. Bilgisayardan spor ayakkabılarına kadar birçok ünlü Amerikan tekelinin ürünleri bu ülkede üretiliyor.

Çin’in DTÖ’ye alınması, bu ülkenin kapitalist sisteme daha derinden eklemlenmesi ve sermayenin önünde kârlı alanlar açılması bakımından zorunluydu. Fakat Çin’in dünya pazarına daha sıkı kenetlenmesi sağlanırken, aynı zamanda dünya pazarı da Çin mallarının serbestçe dolaşımına açılıyordu. Nitekim Çin mallarına konan kotaların kalkmasıyla, bu ülkenin düşük maliyetli malları dünya pazarını adeta istila etti. Çin kapitalistleri, aynı zamanda uluslararası sermayenin emrine sundukları dev ucuz işgücü ordusunu iliklerine kadar sömürerek dünya pazarında rakiplerinin önüne geçtiler. 2002’de 325 milyar dolar olan ihracatının şimdilerde 2 trilyonun çok üzerine çıkması, bu ülkenin sıçramalı büyümesinin bir başka göstergesidir. 1980’de ABD dünya ihracatının yüzde 11’ini elinde tutarken, Çin’in payı yalnızca yüzde 1’di. Oysa gelinen noktada ABD’nin dünya ihracatındaki payı yüzde 9’lara gerilerken, Çin’inki yüzde 12,5’a çıkmıştır.[6]

Aslında bu yer değiştirmeyi Çin ile ABD arasındaki ticaretten de anlayabiliriz. 2002’de Çin’in ABD’ye yaptığı ihracatın tutarı 70 milyar dolarken, aradan geçen zamanda bu 7,5 kat fazlasına çıkarak 526 milyar dolara yükselmiştir. Devasa perakende zinciri Walmart gibi marketlerin Çin’den ithal ettikleri ürünlerin sayısı ve tutarı her geçen gün artıyor. Yalnızca Walmart’ın 50 milyar dolarlık ürün ithal ettiği göz önüne alınırsa, Çin mallarının Amerikan pazarında işgal ettiği yer daha iyi kavranır. ABD’nin dış ticaret açığının neredeyse yarısının Çin ile yapılan ticaretten kaynaklanması da bunu ortaya koyuyor. Nitekim Çin mallarına ek gümrük vergisi getiren Trump’ın amacı, aynı zamanda Amerikan mallarını korumak ve içeride üretimin önünü açarak hem sınıfsal çelişkileri keskinleştiren işsizliği azaltmak hem de dış ticaret açığını kapatmaktır. Ancak sermaye düşük maliyetli ve kârlı alanlar peşinde koşarken, bu önlemlerin arzulanan düzeyde iç üretimi tetikleyeceği şüphelidir.

Şu hususun da altını çizelim: Çin yalnızca kitlesel ucuz işgücüne sahip değil, bununla birlikte, kaç zamandır yüksek sermaye birikimine ve gelişmiş bir endüstriye de sahiptir. Doğrudan Çin şirketlerinin ihraç ettiği malların önemli bir kısmını makineler, elektrikli aletler, bilgisayarlar, akıllı telefonlar, otomotiv parçaları, otomobiller vb. oluşturuyor. Ancak Çin sanayisinin ihtiyaç duyduğu ileri teknoloji ürünü ara malların önemli bölümü Kore, Japonya ve ABD’den ithal ediliyor. Ekonomik ve siyasi yükselişini sürdüren ve emperyalist hegemonya mücadelesinde ABD’nin başlıca hedefi haline gelen Çin’in bu alandaki bağımlılığını ya da zayıflığını azaltması onun için en önemli mesele haline gelmiştir. Örneğin Trump yönetiminin telekomünikasyon ekipmanları ve cep telefonları üreten Çinli ZTE’ye ara malları ve yazılım satışını bir süreliğine durdurması, bu dev tekelin üretiminde sorunlar baş göstermesine neden olmuştu. Bu yüzden Çin, “Made in China 2025” projesi kapsamında yarı iletken (çip vb.), havacılık, robotik ve elektrik araçları teknolojisine ciddi ölçüde sermaye yatırımı yapmıştır. Çin emperyalizmi, bu alanda yabancı sermayeyi teknoloji transferine zorlarken, aynı zamanda Batılı ülkelerde endüstriyel şirketleri satın alarak onların teknolojik temelini ve birikimini kendisine aktarmaya çalışıyor. Meselâ son birkaç yıl içinde Çinli tekeller robot üreten Kuka, sanayi makineleri üreten KraussMaffei ve atık yakma cihazları üreten EEW gibi Alman şirketlerini, keza İsveç’in meşhur Volvo’sunu, İsviçre’nin tohum ve gübre devi Syngenta’yı, İtalyan Pirelli’yi, vinç vb. ağır iş araçları üreten Amerika merkezli Terex Corp’u satın aldı. Mercedes’i de üreten ve Alman otomobil endüstrisinin devlerinden olan Daimler’in yüzde 10 hissesini ele geçirdiğini de hatırlatalım.[7]

Çin’in 2000 yılından başlayarak Avrupa ve bilhassa Almanya’da endüstri alanında “mevzi” tutmaya çalışması ve kıta ölçeğindeki toplam doğrudan sermaye yatırımlarını 2016’da 177 milyar euroya çıkartması, aslında emperyalist rekabetin doğasındandır.[8] Rekabet, sermayenin içsel dinamiğidir, dolayısıyla rekabetsiz bir kapitalizmden söz edilemez. Ama sermayenin tekelci aşamasıyla birlikte rekabet alabildiğine kızışarak düzey yükseltmiştir. Dünya pazarındaki büyümenin hız kesmeye başladığı, kâr oranlarının düştüğü ve hegemonya mücadelesinin yükseldiği bugün benzeri kriz dönemlerinde ise, eşyanın doğası gereği, her alanda çelişkiler keskinleştiği için tekelci rekabet de keskinleşir. Bu açıdan baktığımızda, Ortadoğu’da yoğunlaşan üçüncü dünya savaşına emperyalist tekellerin pazar ve güç savaşlarının eşlik etmesinin tesadüf olmadığını görürüz. Ekonomik alandaki rekabet, askeri ve siyasi rekabetten bağımsız olmadığı için gerek Avrupa ülkeleri gerekse ABD, makine vb. üreten sanayi şirketlerinin Çin tekelleri tarafından yutulmak istenmesine direniyor, kimi zaman satışların önüne geçmeye çalışıyor.

Trump’ın ticaret savaşını ulusal güvenlik başlığı altında yürütmesi konunun hangi boyuttan ele alındığının göstergesidir. 1977’de yürürlüğe giren bir yasa, ulusal ve uluslararası ticarette ABD’nin çıkarlarının tehlikeye girmesi durumunda devlet başkanına olağanüstü tedbirler alma yetkisi veriyor. Trump bu yasaya dayanarak ekonomide bir anlamda olağanüstü hal ilan etmiştir. Trump’ın ekonomi danışmanı, ticaret savaşının ateşli savunucusu ve mimarlarından olan Peter Navarro, bu konuda şöyle diyor: “Çin, Amerikan endüstrisinin geleceğini hedef alıyor. Başkan Trump, yükselmekte olan endüstriyi Çin başarılı bir şekilde ele geçirirse Amerikan ulusal güvenliğinin ciddi bir şekilde tehlikeye gireceğini ve Amerika’nın gelecekte bir ekonomisinin olmayacağını başka herkesten çok daha iyi anlıyor.”[9] Çok açık ki ABD ekonomisi buhar olmayacak. Burada kast edilen şey, Çin’in teknolojik üstünlüğü ele geçirmesi durumunda Amerikan ekonomisinin daha fazla zayıflayacağı ve emperyalist sistem üzerindeki hegemonyasını kaybedeceğidir. Zira ekonomiden bağımsız, sırf silahların gücüyle kurulan ve sürdürülen bir dünya jandarmalığı konumu mümkün değildir. 

Trump, ithal mallara ek gümrük vergileri getirerek ve Amerikan şirketlerini koruma altına alarak Çin’in ileri teknoloji alanında güçlenmesinin ve üstünlük kazanmasının önüne geçmeyi amaçlıyor. Bu doğrultuda, çip gibi yarı iletken teknoloji üreten Qualcomm ve Lattice Semiconductor adlı şirketlerin Çin uzantılı şirketlere satılmasına “ulusal güvenlik” gerekçesiyle izin verilmemiştir ve bu örneklerden yalnızca ikisidir. Olağan koşullarda bir ülkenin yabancı sermaye çekmesi memnuniyet ve övgü kaynağıdır. Ancak Çin Amerika’da doğrudan sermaye yatırımlarını arttırdıkça egemen sınıf ve özellikle onun bir kesimi daha fazla alarm veriyor. Esasında Çin’in Amerikan teknoloji şirketlerini ele geçirmesine Obama yönetimi de karşı çıkmakta ve engeller koymaktaydı. Fakat Amerikan egemen sınıfının Trump’ı destekleyen kesimi bu alandaki savaşın alabildiğine aciliyet kazandığını, bu nedenle savaşta ön alınması, aleni, sert ve kapsamlı bir şekilde yürütülmesi gerektiğini söylüyor. Ticaret savaşına “ulusal güvenlik” kılıfı giydirilmesi de bu yüzdendir.

ABD Çin’i uluslararası ticaret kurallarına uymamakla, teknoloji hırsızlığı yapmakla, telif haklarını ihlal etmekle suçluyor. Batı medyasında Çin hırslı, doyumsuz, aç ve saldırgan olarak betimleniyor. Bu sözlerin sadece Çin için sarf edilmesi açıktır ki tam bir riyakârlıktır. Zira teknoloji hırsızlığı da dâhil gangster yöntemler kullanarak bir başka ülke üzerinde nüfuz sahibi olmak emperyalizmin doğasında vardır. Burjuvazi, kapitalist düzende sürüp giden rekabeti, bireyciliği ve bencilliği meşrulaştırmak için “insan insanın kurdur” deyişini kullanmayı pek sever. Sermayeyi kişilik kazanarak insan kılığında ayağa dikilmiş bir varlık olarak kavrarsak, aslında bu deyiş tam anlamına kavuşur. Sermaye sermayenin, tekel tekelin ya da emperyalist emperyalistin kurdudur!

Benzetme üzerinden devam edersek, kurtlar sürüsünün hâkim gücü kocamaya başladığı için doğa yasasının olağan sonuçlarından dert yanıyor. Eski ABD Dışişleri Bakanı Tillerson’ın bir Afrika gezisinde sarf ettiği sözler, bu açıdan hem eğlencelidir hem de emperyalist sistemin doğasına ilişkin çarpıcı bir örnektir. “Çin’in şeffaf olmayan sözleşmeler ve yağmacı kredi anlaşmalarıyla Afrika’yı kendine bağımlı hale getirdiği”ni söyleyen Tillerson, büyük bir âlicenaplıkla Afrika ülkelerini şöyle uyarıyordu: “Katiyen Çin dolarlarını Afrika’dan uzak tutma çabası içinde değiliz. Ancak Afrika ülkelerinin Çin’le yaptıkları anlaşmaları dikkatle incelemeleri ve bunların bedelini egemenliklerini kaybederek ödememeleri önemli…” Peki, Afrika ülkeleri nasıl egemenliklerini kaybedecekler? Tillerson ona da açıklık getiriyor: “Bir hükümet Çin’den borç alırsa başı belaya giriyor. Söz konusu hükümet borcunu geriye ödeyemediğinde kendi altyapısı ya da kaynakları üzerinde kontrolünü kaybedebilir.”[10] Şu hale bakar mısınız? Afrika ülkelerinin ulusal egemenliklerini kaybedeceği korkusu nedense emperyalist ABD’ye dert olmuş! Sanki ABD ve Avrupa ülkelerinden borç alan Afrika ülkelerinin durumu farklıymış gibi! Bu arada, ABD’nin kendi nüfuzunu sürdürebilmek için hâlâ Afrika’ya en çok “bağış” yapan ülke konumunda olduğunun altını çizmek lazım. Tüm emperyalist güçler, Tillerson’ın betimlediği yöntemleri kullanarak kendilerine nüfuz alanı oluştururlar.

Bir zamanlar ABD’nin çıkarına olan ekonomik anlaşma ve ticaret koşulları artık onun mutlak üstünlüğünü korumasına yetmiyor. Trump’ın gözden geçirmek ve ABD lehine yeni şartlar koymak istediği Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA), bu açıdan çarpıcı bir örnektir. ABD, Kanada ve Meksika’yı kapsayan NAFTA, bu üç ülke arasında gümrük duvarlarının kaldırılmasının ve çok taraflı serbest ticaretin koşullarını düzenliyor. Bazı ürünler için devam eden gümrük vergilerinin 2008’de kaldırılmasıyla, geçiş süreci on yıl önce tamamlanmış oldu.[11] Temelleri ABD ve Kanada arasında atılan NAFTA’ya 1994’te Meksika dâhil edildi. Aslında emperyalist nüfuz mücadelesinin alevlendiği bir döneme girilirken, ABD, NAFTA ile kendi ekonomik/ticaret alanını, bir başka ifadeyle arka bahçesini yaratıyordu. Bu hamleyle ABD, dünya siyasetinde bir rolü olmayan ama ekonomik bir güç olan Kanada’yı daha fazla kendi denetimine alırken, Meksika’yı da kapitalist işleyişe daha derinden entegre ediyordu.

Aslında Meksika, ABD’nin serbest organize sanayi bölgesi olarak tasarlanmıştı. Böylelikle Amerikan tekelleri kâra olan susamışlıklarını bir ölçüde de olsa bu ülkedeki yoğun sömürü sayesinde giderebileceklerdi. 2000’lerin ortasında ABD’nin bu ülkeye dönük sermaye yatırımlarını katlamalı olarak artırmaya başlaması, tekellerin yüksek kâr akışının tadına vardığına işaret ediyor. Ne var ki zamanla Japon, Alman, Çin ve Kore tekelleri de artan ölçüde Meksika pazarına girmeye ve yer tutmaya başladılar. Zira Meksika hem Latin Amerika’ya açılan kapı konumundaydı hem de NAFTA sayesinde bu ülke tekellerinin gümrük duvarını aşarak Amerikan pazarına dalmalarının yolunu açıyordu. 500 milyar dolarlık devasa ölçekte doğrudan sermaye yatırımı çekmiş olması, Meksika’nın emperyalist tekeller açısından ne denli elverişli ve kârlı olduğunu gösteriyor.[12] Özellikle otomotiv sektörüne yoğun bir sermaye yatırımı yapılmış, ABD’nin yanı sıra Japon, Alman ve Kore otomotiv tekelleri çok sayıda fabrika kurmuşlardır. Rekabetin nasıl kızıştığının anlaşılması açısından, Almanya’nın son senelerde bu sektördeki yatırımlarının arttığını da vurgulamak lazım. 1988’de 500 bin araç üretilirken, bu sayının 2017’de 4 milyona çıkması, aynı yıl içinde yalnızca otomotiv sektörüne yaklaşık 7 milyar dolar sermaye yatırımı yapılması son derece dikkat çekicidir.[13] Kuşkusuz rakipleriyle karşılaştırıldığında ABD, oldukça yüksek bir sermaye yatırımına ve dolayısıyla pazara sahiptir. Lakin her emperyalist güç Meksika ile kendi ticaret anlaşmasını yapıyor. Böylece ABD hem bu ülkede hem de Latin Amerika pazarında güçlü rakiplerle karşı karşıya gelirken, kendi iç pazarı da NAFTA dolayımıyla onların mallarının etkisine girmiştir.  

Anlaşılacağı üzere, sürece yayılmış bir şekilde ABD’nin ekonomi ve dünya pazarındaki gerileyişi sürüyor. Koşulları değişime uğratmadığı takdirde gelecek yıllarda gerilemesinin daha da hızlanacağı açıktır. Dolayısıyla, iktidara gelir gelmez Trump’ın Trans-Pasifik Ticaret Anlaşmasını (TPP) yırtıp atması, Obama döneminde ABD ile AB arasında kotarılan Trans-Atlantik Ticaret ve Yatırım Anlaşmasını yürürlüğe sokmaması ya da NAFTA’dan çıkma tehditleri savurması onun deliliğinden kaynaklanmıyor. Güçlü rakiplerle karşı karşıya gelen ve rekabette üstünlüğünü yitirmeye başlayan ABD, bu tür ticaret ortaklıklarının kendi altındaki toprağı daha fazla kaydırmasından korkuyor. 

“Kendimi de dünyayı da yakarım!”

Bugüne değin ABD, kapitalist sistemin ortak çıkarlarının sözcüsü ve tahkim edici gücü olarak öne çıkıyor ve emperyalist kurumların içeriğini haliyle kendi çıkarlarıyla örtüşecek şekilde belirliyordu. Çok taraflı serbest ticaret, tüm engellerin yıkılması, mal ve sermayenin sınırsızca dolaşması gibi hususlar liberalizmin ve dolayısıyla ABD’nin amentüsüydü. Kapitalist serbest piyasa ekonomisinin insanlığın ulaştığı en son ve en üst düzeydeki toplumsal sistem olduğu propagandasını yapıyordu liberalizm. Sistemin tepesindeki Amerikan emperyalizmi hem bu ideolojinin ana üssü hem de bunu dünyaya pompalayan güç konumundaydı.

Ancak köprünün altından çok su aktı. SSCB’nin çökmesiyle birlikte, emperyalist güçleri ABD’nin arkasına sıralayan tarihsel-nesnel koşullar ortadan kalktı. Böylece eski siyasal dengeler ve dolayısıyla bu dengeler üzerinde yükselen ittifaklar fiilen geçerliliğini yitirdi. Uçsuz bucaksız topraklar kapitalizme entegre olurken, emperyalist güçler arasında yeni rekabet ve çatışma alanları hızla boy verdi. Daha da önemlisi, milenyum dönemeciyle birlikte kapitalizm tarihsel bir krizin içine yuvarlandı. Böylece Amerikan emperyalizminin ekonomik ve siyasi gerileyişini hızlandıran koşullar daha fazla olgunlaştı. ABD’nin ekonomik alandaki zayıflaması, doğal olarak emperyalist sistem üzerindeki hegemonyasının da daha fazla aşınmasına neden oluyor. Zaten oğul Bush yönetiminin 2001’de sonsuz bir savaş başlattığını ilan etmesinin amacı da bu gidişatı tersine çevirmek değil miydi?

ABD’nin başını çektiği üçüncü dünya savaşı şimdilik Ortadoğu’da yoğunlaşmıştır. Ama emperyalist güçler arasındaki ekonomik-askeri rekabet her alanda derinleşip büyümektedir. Bu koşullarda, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD hegemonyası altında şekillendirilen uluslararası sistem ve onun DTÖ, BM vb. gibi kurumları da artık ABD emperyalizmi için ayak bağına dönüşmektedir. Ne pahasına olursa olsun ABD emperyalizminin çıkarlarını egemen kılma programıyla hareket eden Trump yönetimi, bu kurumların çökme olasılığına aldırmıyor ve hatta rakiplerini bu kurumları havaya uçurmakla tehdit edip amacına ulaşmak istiyor. Bir taraftan ABD ekonomisini yavaşlatacak her türlü anlaşmayı yırtıp atarken, öte taraftan da her alanda mutlak bir kutuplaşma yaratmaya, rakip güçleri sarsıp güçsüzleştirmeye, AB ülkelerini ve Japonya’yı kendi arkasında hizalamaya çalışıyor. Trump’ın diğer anlaşmaların yanı sıra, Amerikan sanayisinin gelişimini sınırlayacağı gerekçesiyle Paris İklim Anlaşmasını yırtması, AB emperyalistleriyle birlikte İran ile imzaladığı nükleer anlaşmadan çekilmesi ve ardından da yaptırımları devreye sokmasının nedeni budur. Üstelik yaptırım kararını açıklayıp süreci kendi haline bırakmıyor; İran ile ticaret yapan tüm devletlerin bu karara uymasını, aksi halde ABD’yle ticaretlerinde sorunlar baş göstereceğini söyleyerek tehditler savuruyor. Yani mutlak bir baskı uygulayarak ve rakiplerini nefessiz bırakarak, diplomasiyi vs. iplemeyerek, aleni bir zorbalıkla planlarını kabul ettirmek istiyor.

İran’a dönük yaptırımlardan Türkiye dâhil çok sayıda ülke etkilenecek. Fakat asıl hedef Almanya ile birlikte Çin’dir. Özellikle nükleer anlaşmadan sonra yaptırımların kalkmasıyla, İran, AB ülkeleri ve Almanya için önemli bir pazar haline gelmişti. Yalnızca geçen sene AB ülkelerinin İran’la yaptıkları ticaretin hacmi 20 milyar euroyu geçti. Trump yönetimi artan ölçüde Almanya üzerinde baskı kuruyor ve iki emperyalist güç arasındaki çelişkiler artıyor. ABD’nin çelik ve alüminyuma getirdiği ek gümrük vergisinden etkilenenlerin başında Almanya geliyor. En önemlisi Trump, Alman otomobillerine yüksek ek gümrük vergisi getirmek istiyor. Zira Almanya’nın ABD’deki otomobil pazarındaki ağırlığı giderek artıyor. Örneğin 2017’de bu pazarda bir milyon 300 bin adet Alman otomobili satıldı; bunun yarısı Almanya’dan ithal edilirken, yarısı da BMW, Mercedes-Benz ve Volkswagen’in Amerika’daki fabrikalarında üretildi. ABD ve özellikle Trump etrafındaki klik, devasa ekonomisiyle AB’nin lokomotifi olan Almanya’nın giderek daha fazla güçlenmesinin, emperyalist kamplaşmada ayrı bir baş çekmesinin, Çin ve Rusya ile olası bir ittifak temeli oluşturmasının önüne geçmeye çalışıyor. Trump’ın AB’yi düşman olarak nitelemesi onun çılgınlığından ileri gelmiyor. Dünya ihracatında üçüncü sırada olan Almanya, kendi tekellerine yeni pazar alanları yaratmak amacıyla Çin’le ticaret anlaşmaları yapmaya çalışıyor. Mayıs sonunda Çin’i ziyaret eden Merkel’in, Çin’le birlikte İran nükleer anlaşmasını ve serbest ticareti savunacaklarını açıklaması manidardı. Keza geçtiğimiz günlerde AB ile Japonya arasında büyük bir ticaret anlaşmasının imzalanması, Almanya’nın artan etkinliğinin bir ifadesidir. 

Petrol ihtiyacının önemli bir kısmını İran’dan karşılayan Çin’in ise bu ülkeyle uzun vadeli çok ciddi yatırım ve ticaret anlaşmaları bulunuyor. ABD, petrol ve petrol ürünlerini yaptırım kapsamına alarak yalnızca İran’ın değil, onunla birlikte Çin’in de boğazını sıkmayı hedefliyor. İran petrolünün yüzde 25’ini ucuz bir şekilde ithal eden Çin, yaptırım kararına uyarsa petrolü başka ülkelerden ve üstelik daha pahalıya temin etmiş olacak. Yani İran’a dönük yaptırımlar hem Ortadoğu’daki savaşın bir parçasıdır hem de ticaret savaşının boyutlanıp genişlemesinin sonucudur.

Şurası açık ki dünya pazarında süreç; Çin, Almanya ve benzerlerinin lehine ama ABD’nin aleyhine işliyor. Bir anlamıyla Çin, bir zamanlar Avrupalı emperyalist güçler birbirlerini yerken ekonomik büyümesini sessiz ve derinden sürdüren ABD’nin taktiğini uyguluyor. Tarihsel gidişatı kendiliğindenliğe bırakmaya niyetli olmayan ABD, ipleri her alanda gererek süreci tersine çevirecek adımlarını hızlandırıyor. Kuşkusuz adımlar çok hızlı, paldır küldür atılıyor ve kaçınılmaz olarak uluslararası sistemi ve kurumlarını sarsıyor. Aslında Trump’ın kaba, kovboyvari tutum ve davranışları dönemin ruhuyla da örtüşüyor. Unutmamak lazım ki ABD hâlâ dünyanın en büyük ekonomik ve askeri gücüdür. Tüm dünyaya yayılmış doğrudan sermaye yatırımlarının tutarı 5 trilyonu aşıyor. Doların hâlâ rezerv para konumunda olması ona muazzam bir üstünlük sağlıyor. ABD emperyalizmi dünya ekonomisinin merkezindedir ve zaten buna güvenen Trump, emperyalist rakiplerine şu mesajı veriyor: Eğer istediğim tavizleri vermezseniz “kendimi de dünyayı da yakarım”! Ancak kapitalizmin tarihsel çıkmaza saplandığı koşullarda ABD’nin bu hamlelerinin emperyalist rekabeti keskinleştirmesi kaçınılmazdır. Nitekim Trump’ın ticaret savaşını başlatmasına tepki gösteren Fransa cumhurbaşkanı Macron’un şu sözleri, olayların dinamiğini fazlasıyla yansıtıyor: “Bu karar sadece kanunsuz değil, aynı zamanda birçok bakımdan yanlıştır da. Ekonomik milliyetçilik savaşa yol açar. 1930’larda yaşanan şey tam da budur.”



[2]      https://www.cia.gov/library/publications/the-world-factbook/rankorder/2078rank.html: İhracat rakamları: Çin 2 trilyon 157 milyar dolar, ABD 1 trilyon 576 milyar dolar, Almanya 1 trilyon 401 milyar dolar.

[3]      Deniz Moralı, “Yeni Dünya Düzeni” ya da Yeni Emperyalist Paylaşım, marksist.net

[5] http://unctad.org/en/PublicationsLibrary/wir2017_en.pdf (Doğrudan yabancı sermaye yatırımı; dış yatırımcıların ilgili ülkeye fabrika gibi üretim tesisleri kurması, hizmet sektöründe yer tutması, şube açması, taşınmaz mal edinmesi ya da var olan bir şirketi tamamen veya kısmen satın alarak yatırım yapmasıdır. Dolaylı dış yatırım ise, dış yatırımcıların ilgili ülkeden hisse senedi ya da tahvil alması gibi yollarla gerçekleştirilen yatırımdır. Çin’de toplamda 1 trilyon 514 milyar dolarlık doğrudan sermaye yatırımı bulunuyor.)