Navigation

İşsizlik ve Kapitalizmin Yıkım Tablosu

Ekonomik krizin en yıkıcı sonucu, kuşkusuz ki işsizliğin sıçramalı olarak büyümesidir. Hâlihazırda Türkiye’de resmi rakamlara göre bile işsizlerin sayısı beş milyona dayanmıştır. İş aramaktan umudunu kesip resmi kurumlara başvurmayanları da eklediğimizde, bu rakamın 8 milyona çıktığını görüyoruz. 15-24 yaş aralığını kapsayan genç nüfus işsizliği ise yüzde 26,7 ile 1 milyon 250 bini aşmış bulunuyor. Yani yüz binlerce genç, becerilerinin ve kişiliklerinin gelişeceği, hayat deneyimi kazanacakları bir çağda ne okulda ne de işte yer alıyor. Bilhassa 2008 küresel krizinden beri genç işsizliği tüm dünyada yükseliyor. ILO’nun Dünya İstihdamının Toplumsal Görünümü raporuna göre, dünya ölçeğinde her beş gençten biri ne çalışıyor ne de okuyor.[1] Kapitalist sömürü düzeni milyonlarca insanı işsizliğe ve böylece toplumsal üretimin dışına, boşluğa ve amaçsızlığa itiyor. İşsizlik, insanın en önemli toplumsal dayanak ve tutunma noktasını yok ediyor. Yoksulluk, gelecek belirsizliği, yalnızlaşma ve değersizleşme hissi derin psikolojik sorunlara yol açıyor, intiharları tetikliyor.

Kapitalizm, milyarlarca insanı sermaye ilişkilerinin boyunduruğu altında işgücü piyasasına çekmiştir. Bir taraftan emekçi kitleleri işgücünden başka satacak bir şeyi olmayan mülksüzlere dönüştürürken, öte taraftan da bunların önemli bir bölümünü çalışma olanağından mahrum etmiştir ve etmektedir.  Meselâ ILO’nun söz konusu raporunda, dünyada 7,6 milyar insanın yaşadığı ve bunun 5,7 milyarının çalışabilir nüfus olduğu belirtiliyor. ILO 15 yaş üstündeki herkesi esas alarak öğrencileri, emeklileri, yaşlıları ve benzeri durumdakileri de çalışabilir nüfustan sayıyor.[2] Bir taraftan çalışabilir nüfus sayısı bu şekilde şişirilirken, diğer taraftan başta “ev kadınları” olmak üzere, belli bir süre boyunca iş bulma kurumlarına resmen başvurmamış olanlar gibi geniş kesimler “potansiyel işgücü”nün dışına konularak “çalışmak istemeyenler” olarak gösteriliyor. İşsizlik oranını düşük göstermek için yapılan bu tür hilelerle, ILO, “resmen iş arayanlar” ile çalışanlar toplamı olarak tanımladığı “işgücüne katılım” sayısını 3,5 milyar olarak veriyor.[3] Bu hilelerle, dünya genelindeki işsizlik oranı (172 milyon sayısı üzerinden yüzde 5,2) görece düşük gösteriliyor. Söz konusu rapor, işgücüne dâhil etmediği 2,2 milyarlık devasa kitle içinde, “iş aramayan ama çalışmaya hazır” ya da “iş arayan ama henüz işe başlayamayacak durumda olan” 140 milyon kişi olduğunu da vurguluyor. ILO’nun bu iki verisini bile alt alta koyduğumuzda, işsiz sayısının 300 milyonu aştığını görürüz. Kuşkusuz, gerçekte işsizlerin sayısı burjuva kurumların açıkladığından kat be kat fazladır.

Kapitalizmin yarattığı ve aşamayacağı çelişkisi şudur: İşsizliğin, yoksulluğun ve sömürünün son bulacağı bir toplumun nesnel temelleri oluşmuş olmasına rağmen, sermaye düzeninin yapısı buna engel olmakta, toplumun çoğunluğu sömürülmeye, insanlık dışı koşullarda yaşamaya ve yabancılaşmaya mahkûm edilmektedir. Bir tarafta gece gündüz çalışan ve iliklerine kadar sömürülenler, öte tarafta ise üretim sürecinin dışında tutulan, insani varlığını yeniden üretmesinin koşullarına ulaşamayan, kendini yalnız ve dışlanmış hisseden işsizler ordusu! Burjuvazinin kâra doyumsuzluğu, işçiler düşene kadar sömürme anlayış ve tutumunda somutlanıyor. Tüm dünyada burjuvazi, emekliliği fiilen anlamsızlaştıran bir yaş düzeyine çekmek ve emeklilik fonlarını yağmalamak üzere hareket ediyor. Türkiye’de de yaşadığımız gibi, dünya genelinde on milyonlarca işçi ne emekli olabiliyor ne de iş bulabiliyor. Fakat yüz milyonlarca insanı işsizliğe ve sefalete iten sermaye sınıfı, aynı zamanda çocuk emeğini bir vampir gibi sömürerek kâra susamışlığını gideriyor. Bugün dünyada 5-17 yaş arasında olan 218 milyon çocuk işçi var.[4] Bu dev çocuk-işçi ordusunun 75 milyonu 5-11 yaş aralığında olup, tehlikeli işkollarında ağır sömürüye maruz kalmaktadır. Üstelik sermayenin sudan ucuza sömürdüğü çocuk işçiler, resmi düzeyde işgücü nüfusuna bile dâhil edilmiyor. 

Bu örneğin de gösterdiği üzere kapitalizm, işçi ve emekçi kitleleri cehennem koşullarına mahkûm etmektedir. Yüz milyonlarca işçi, bir yük hayvanından daha kötü koşullarda çalışıyor ve yaşıyor. Kapitalist sınıfın sermaye birikimi katlandıkça, buna zıt olarak işçi sınıfının yoksulluğu büyüyor, ağır sefalet koşullarında yaşayanlar için hayat daha da çekilmez hale geliyor. Meselâ istihdam edilen 3,3 milyarlık nüfusun yüzde 61’i, yani 2 milyar insan kayıt dışı çalıştırılıyor. Bu devasa kitlenin de dâhil olduğu dünya nüfusunun yüzde 55’inin herhangi bir sosyal güvencesi yok! Bunun nasıl yıkıcı bir sonuç doğurduğu açıktır: Parası olmayanın en temel sağlık hizmetine dahi ulaşamaması, hastaların kaderine terk edilmesi, emekliliğin getirdiği korumadan yoksunluk koşullarında, düşene kadar kapitalizmin acımasız çarklarına mahkûm olunması!

Sosyal güvenceden yoksun yüz milyonlarca işçi, gece gündüz çalışmalarına rağmen karınlarını bile doyuramıyorlar. ILO’nun “çalışan yoksulluğu”[5] tanımlamasına göre, 300 milyondan fazla işçi aşırı yoksulluk çekiyor ki bunun anlamı, karnın zar zor doyması ve çoğu zaman yatağa aç girmektir. “Açlık çeken nüfus” demek yerine “aşırı yoksul” tanımlamasıyla durumun yumuşatılmaya çalışıldığını geçerken ifade edelim. Kaldı ki gerçek sayının bundan çok daha fazla olduğu tartışmasızdır. Zira burjuva kurumları kendi keyfi kıstaslarıyla açlık ve sefalet tablosunun üzerini kapatmaya çalışıyorlar. Örneğin Dünya Bankası, günlük 1,90 dolardan az kazananları “aşırı yoksul”, bunun üstünde kazanç elde edenleri ise kısmi ya da “orta ölçekte yoksul” olarak tanımlıyor. 3,20 dolardan fazla geliri olanlarıysa yoksul saymıyor. Bu tanımlardan hareketle ILO, bir kalem darbesiyle 1,90 doların üzerinde günlük geliri olan 430 milyon işçiyi, “orta ölçekte yoksul” kategorisine sokup aşırı yoksulluğun azaldığını iddia edebiliyor. Oysa bu iki kategori arasında anlamlı bir fark yoktur ve yapılan tümüyle bir burjuva aldatmacadır. Çalışan yoksullarla birlikte bu iki kategoride tanımlanan tüm yoksulları dâhil ettiğimizde, sayı bir anda 2 milyara fırlamaktadır.[6]

Burjuva kurumları gerçekliği çarpıtarak, açlık ve sefalet koşullarında yaşayanların sayısının gerilediğini kanıtlamaya ve kapitalizmin sorunları çözdüğünü göstermeye çalışıyorlar. Hatırlanacağı üzere süper zengin Bill Gates, tarihsel olarak kapitalizmin yoksulluğu gerilettiğini ileri sürmüştü. Keza Homo Sapiens kitabıyla tanınan Yuval Noah Harari de aynı bakış açısından hareketle, “açlık, hastalık, şiddet hiç bu kadar az olmadı” diyerek kapitalizmin övgüyü hak ettiğini söylemişti. Kapitalistler ve onların ideologlarına göre sermaye düzeni insanlığın görüp görebileceği en yetkin sistem! Sorunlar yok değil ama kapitalizmden daha iyisi de yok! Yani aç ve yoksul milyonlara daha ileri bir toplumu düşünmeyin, buna katlanın, biz de sizi sömürerek kendi cennetimizde yaşamaya devam edelim demiş oluyorlar. Onların mantığı ve kıyasları, bir feodal beyin köleci sistemi gösterip serfin daha iyi koşullarda yaşadığını ve haline şükretmesi gerektiğini söylemesinden farklı değil. Oysa bu kıyas ve mantık tam da burjuva ideolojisine özgüdür.

Kapitalizm, üretici güçleri (bilimi, teknolojiyi ve insan emeğini) geliştirerek ve dünyanın kaderini ortaklaştırarak geçmiş toplumlara nazaran muazzam bir ilerleme kaydetmiştir. Ancak bunu yaparken, aynı zamanda geçmişte olması mümkün olamayacak, alabildiğine yıkıcı çelişkiler de üretmiştir. Neticede unutmamak gerekiyor ki dünya nüfusunun 3’te 2’si günde 10 doların altında bir gelirle yaşarken, 2 bin 150 kişinin toplam serveti dünya nüfusunun yüzde 70’inin toplam zenginliğine eşitlenmiştir. Böylesine derin eşitsizlikler yaratan bir sistemin çürüyüp kokuşmaması, burjuva kurumların yozlaşmaması, siyasal gericileşmenin tüm dünyayı sarmaması düşünülemez. Burjuvazi, geçmişteki sömürülü toplumların eseri olan cehennemi koşulları göstererek kapitalizmin yarattığı cehennemi meşrulaştırmaya çalışıyor. Böylece tarihsel gidişatı durdurmak istiyor. Eğer bir kıyaslama yapılacaksa, bu, kapitalizmden önceki sistem ve toplumlara göre değil, üretici güçlerdeki gelişimin mümkün kıldığı sınıfsız ve sömürüsüz topluma göre yapılmalıdır. Zira uzun zamandır bunun koşulları hazırdır. Kapitalizmin tarihsel hareket yasası, çelişkileri daha da büyütüp keskinleştiren ve böylelikle aslında kendi varlığını yok edecek sınıf çatışmalarının temelini de güçlendirmiş oluyor.

Kapitalizmin çelişkileri doğuran ve büyüten yapısı

Emek gücünü metaya dönüştürerek kapitalist piyasanın zincirlerine vuran, dolayısıyla hayatını kazanmak isteyen emekçiye işgücünü satmak dışında bir çıkış bırakmayan ama yüz milyonlarcasına iş de vermeyerek onları işsizliğe ve açlığa iten kapitalizmdir. Marx ve Engels daha Komünist Manifesto’da kapitalizmin bu temel çelişkisine dikkat çekmişlerdi. Burjuvazi kendi mezar kazıcısını ve aslında kapitalizmin yol açtığı çelişkileri bir devrimle aşacak olan işçi sınıfını da yaratmıştır: “İş buldukları sürece yaşayan ve emekleri sermayeyi arttırdığı sürece iş bulan bir emekçiler sınıfı. Kendilerini parça parça satmak zorunda olan bu emekçilerin işgücü bütün öteki ticaret nesneleri gibi bir metadır. Bunun sonucu olarak, rekabetin bütün iniş çıkışlarına, pazarın bütün dalgalanmalarına tâbidir.” Kapitalizm emeğin kendini gerçekleştirmesinin koşullarını ortadan kaldırmış, yani emeğin üzerinde iş gördüğü üretim araçlarını emekçiden çekip alarak sermaye sınıfının özel mülkiyetine vermiştir. Bu yüzden işçinin işgücünü satmaktan başka çaresi yoktur.  

Emeğin ürünü emeğin kendisinin, emeğin nesnel koşulları ile öznel emek gücünün birbirlerinden ayrılması der Marx, gerçekte kapitalist üretim sürecinin asıl temeli, hareket noktasıdır.[7] Bu, emek ile sermaye çelişkisinin ve aynı zamanda emeğin kendisine yabancılaşmasının da temelidir. Marx, kapitalizmin, işçi daha işgücünü satmadan önce bile onun sermayeye ait olduğu koşullar yarattığının altını çizer: “Dolayısıyla, kapitalist üretim süreci, kendi sömürülmesinin koşullarını yeniden üretir ve ebedileştirir. (…) İşçiyi durmadan kendi emek gücünün satıcısı olarak gerisin geriye meta piyasasına fırlatan ve onun kendi ürününü durmadan başkasının satın alma aracına dönüştüren, bizzat bu süreçtir. Aslına bakılırsa, işçi kendisini kapitaliste satmadan önce de sermayeye aittir.”[8] Meselenin bu boyutu gerçekten de çok önemlidir. Burjuvazi, sömürülen kitleleri aldatmak amacıyla herkesin hukuken eşit ve özgür olduğunu söylüyor. Ancak bu eşitlik ve özgürlük gerçekten de hukuksal, yani soyut, gerçek hayatta karşılığı olmayan, biçimsel ve dolayısıyla kâğıt üzerindedir. Oysa işçi, Marx’ın işaret ettiği gibi daha işgücünü kapitaliste satmadan ona aittir. Zira işçinin tercih yolları kapalıdır. İşçi ya emek gücünü kapitaliste satacak ya da aç kalacaktır! Bu özgürlüğün nasıl bir şey olduğunu tüm işçiler ve işsizler çok iyi bilirler!

Bu düzende işçi, ancak sömürüldüğü sürece emek gücünü üretici bir faaliyette kullanabilir. Marx, manifaktür sistemini incelerken, bu duruma dikkat çeker: “İşçi, başlangıçta, emek gücünü sermayeye, bir metanın üretimi için gerekli maddi araçlara sahip olmadığı için satıyorsa, şimdi, onun bireysel emek gücü, sermayeye satılmadığı anda iş görmez hale gelir. Artık, emek gücü, yalnızca, satılmasından sonra ve kapitalistin atölyesinde var olan bir ortamda işlev görür. Kendi yaratılışına göre bağımsız olarak bir şey yapmak yeteneğini yitirdiği için, manifaktür işçisi artık üretici faaliyetini ancak kapitalistin sahibi bulunduğu atölyenin bir eklentisi olarak sürdürür.”[9] Yani işsiz kitlelerin yaratıcı emek gücü potansiyelinin realize olması ve işçinin karnını doyurması, kapitalistin sermaye birikimini arttırmak için lütfedip işçiyi sömürmeyi kabul etmesine bağlıdır.

Kapitalizm bir taraftan toplumun geniş kesimlerini işçileştirerek, öte taraftan da üretici güçlerin yetkinleşmesi ve emek verimliliğinin artmasıyla, canlı emeği üretim sürecinden kovarak fazla işçi nüfusunu arttırır yani işsizliği besler, büyütür. İşçi nüfusunun bir kısmının yedek sanayi ordusu haline gelmesi kapitalist işleyişin doğal bir sonucu ve gereğidir. İşsizler ordusu, Marx’ın dikkat çektiği üzere, kapitalist birikimin kaldıracı ve hatta bu üretim biçiminin varlık koşulu halini alır. Sömürülmek için hazır bekleyen yedek sanayi ordusu, çalışan kitleler üzerinde kapitalist baskının arttırılması, ücretlerin düşürülmesi, kazanılmış hakların gasp edilmesi, iş saatlerinin uzatılması için kullanılır. “İşçi sınıfının çalışmakta olan kısmının aşırı çalışması, işçi sınıfının yedek kısmını büyütürken, diğer taraftan, yedekte bulunan kısmın rekabet yoluyla çalışmakta olan kısım üzerinde yarattığı baskının artması, çalışmakta olan işçileri aşırı çalışmak ve sermayenin diktasına boyun eğmek zorunda bırakır.”[10] Bu baskı kriz ve durgunluk dönemlerinde daha ağır bir şekilde hissedilir. Marx, aşırı üretim ve ekonominin coşkunluk dönemlerinde ise işsizler ordusunun işçi sınıfının çalışan kesimlerinin taleplerinin dizginlenmesinde kullanıldığının altının çizer. Böylece sermaye sınıfı, işsiz kitlelere iş vermeyerek ama çalışan kitleleri de onlarla tehdit edip sömürü koşullarını ağırlaştırarak işçi sınıfını ağır bir yıkıma uğratır.  

Kapitalizm kent nüfusunu, işsizliği ve sefaleti büyütür

Kapitalist üretim tarzı, kendisinden önceki tüm üretim ilişkilerinin temelini dinamitlemiş, toplumu emek ve sermaye ilişkisi temelinde dönüştürmüştür. Kapitalizmin temel özelliği üretimi, pazarı ve nüfusu, dolayısıyla da yaşam alanlarını merkezileştirmesidir. Kapitalist üretim ilişkileri geleneksel mesleklerin altını oydukça, tarımda hâkimiyet kurup kırı ve köylülüğü çözdükçe milyonlar kentlere yığılmıştır. Kentli nüfus hızla artarken, kent varoşlarına yığılan işsizlerin sayısı katlanmıştır. Milyonları sermayenin boyunduruğu altında işgücüne dönüştürmek için burjuvazi, bir zamanlar İngiltere’de olduğu gibi, kapitalizmin gelişme döneminde zor kullanmaktan da geri durmamıştır. Marx, sermaye birikiminin genel yasalarını anlatırken, köyden kopup kitleler halinde kentlere akan yüz binlerce insanın nasıl onmaz acılar çektiğini betimler. Bir zamanlar İngiltere’de tarım alanları ellerinden alınan ve sefalete terk edilen yüz binlerce insan, başta tarihi kent Londra olmak üzere, sanayinin gelişmesiyle bir endüstri kenti haline gelen Manchester benzeri kentlere akmıştı. Londra’da bir işte çalıştığını belgeleyemeyen yüz binlerce işsiz, kulaklarına ve yüzlerinin çeşitli yerlerine damgalar vurulduktan sonra kentin dışına atılıyorlardı.

Bugün de milyonlarca insan işsiz ve çaresiz bir şekilde sanayi kentlerinin yolunu tutmaya devam ediyor. Örneğin Çin’de, sanayinin duyduğu ihtiyaç temelinde kır nüfusunu çözüp ucuz işgücüne dönüştürmek için “teşvik” söz konusudur. Yani kapitalist ilişkilerin nesnel zorlamasına, öznel zorlama eşlik ediyor. Sonuçta hem Çin’de hem de dünyanın genelinde kent nüfusu genişliyor. Tarihsel olarak baktığımızda, özellikle 1800’lerin sonundan itibaren kentli nüfusun tüm dünyada arttığını görmekteyiz. Meselâ 1800’de dünya nüfusunun yüzde 7’si kentlerde yaşarken, bu oran iki katından fazlasına çıkarak 1900’de yüzde 16’yı aşmıştır. Bu dönemde kentli nüfus esas olarak gelişmiş kapitalist ülkelerde toplanmıştı. İkinci Dünya Savaşının ardından diğer kapitalist ülkelerde de köyün çözülüşü hızlanmıştır. Fakat 1960’ta bile dünya kentli nüfusunun oranı yüzde 36’dır. 1 milyarlık kent nüfusuna karşılık 2 milyarlık kır-köy nüfusu vardır. Ne var ki SSCB’nin çöktüğü ve kapitalizmin tüm dünyada hâkimiyetini kurduğu 1990 dönemecinde kentli nüfusta ciddi bir sıçrama olmuştur.

SSCB’nin yıkılmasıyla uçsuz bucaksız topraklar kapitalizme entegre olurken, Güney Asya’dan Latin Amerika’ya kadar dünyada kapitalist dönüşüm hızlanıp derinleşti. Dünya pazarı genişledi ve iç kenetlenmesi arttı, böylece sermayenin uluslararası bütünleşmesi daha üst boyutlara yükseldi. Batı’da yüksek kâr beklentisini yitirmiş pazar arayışındaki sermaye, yoğun bir şekilde Çin’e, Güney ve Güneydoğu Asya ülkelerine aktı. Kapitalistleşmenin etkisiyle Çin’den Hindistan’a, Vietnam’dan Bangladeş’e kadar tüm bu coğrafyada ve Latin Amerika ülkelerinde kır hızla çözülürken, kentler dolup taşmaya başladı. Bu noktada bir sanayi ülkesi ve dünyanın ikinci ekonomisi katına yükselen Çin’deki dönüşümü özel olarak anmak gerekiyor. Meselâ 1990’da yüzde 26 olan kentli nüfus günümüzde yüzde 60’lara dayanmıştır. Çin nüfusu düşünüldüğünde, bunun sayısal karşılığının yüz milyonlar olduğu açıktır. Hâlihazırda dünyadaki kentli nüfus yüzde 54’le 4 milyarı aşmıştır.[11] Bu sayının çok daha fazla olabileceğini de belirtmek lazım. Zira kentleşmeye dair uluslararası bir standart yok ve her ülkede durum değişiyor. Neticede tüm dünyada hem kentli nüfus hem de kentli işçi sınıfı sıçramalı olarak büyüyor.

Önümüzdeki dönemde kırdaki nüfusun artan oranda kente akacağı, işsiz kitlelerin daha fazla kent varoşlarına yığılacağı, göç yollarına düşenlerin kitleselleşeceği tartışmasız bir olgudur. Tarımın kapitalistleşmesiyle geleneksel köylü tarımı büyük ölçüde çözülmüştür. Günümüzde küçüklü büyüklü çiftçiler, esas olarak kapitalist pazara üretim yapıyorlar. Dünyadaki çiftliklerin büyük çoğunluğu küçük ya da çok küçük kategorisindedir. 1 hektardan az toprağı kapsayan çiftlikler, dünyadaki tüm çiftliklerin yüzde 72’sini oluşturuyor, fakat bunlar tüm tarım alanlarının yalnızca yüzde 8’ini kontrol edebiliyor. Dünyadaki çiftliklerin sadece yüzde 1’i 50 hektardan daha büyüktür ama bu yüzde 1’lik kesim dünyanın tarım alanlarının yüzde 65’ini kontrol ediyor.[12] Bu tablo, tarımdaki tekelleşmenin hızlanmasına bağlı olarak küçük üreticinin batacağı, sahiplerinin ve aile işçilerinin işsiz kalacağı ve kentin yolunu tutacağı anlamına geliyor. Aslında tarımdaki istihdamın düzenli olarak gerilemesi de buna işaret ediyor. Bugün tarım sektöründe yaklaşık 900 milyon kişi istihdam ediliyor. Kapitalist gelişme ilerledikçe tarımdaki istihdam düşüyor. 1991’de yüzde 44 olan tarımın istihdam içindeki payı, 2018’de yüzde 28’e gerilemiştir.[13]

Marx’ın belirttiği üzere, “üretim araçlarının merkezîleşmesi ne kadar yığınsal olursa, işçilerin aynı yerdeki yığılmaları o kadar büyük olur; bundan dolayı, sermaye ne kadar hızlı birikirse, işçilerin barınma koşulları o kadar sefilleşir.”[14] Kapitalizm yüz milyonları kentlere çekip onları kapitalist piyasanın zalimliğine terk ederken, kent cangılları olan varoşlarda üst üste yığılan kitleler sadece işe değil aynı zamanda en temel hizmetlere de ulaşamıyorlar. Afrika’nın neredeyse tamamında kentli nüfusun yüzde 80’ine yakını varoşlarda derme çatma kulübelerde ya da gecekondu tarzı izbelerde yaşıyor, işsizliğin ve yoksulluğun pençesinde kıvranıyor. Çin, Hindistan, Pakistan ve diğer Asya ülkelerinde ya da Latin Amerika’da gecekondu mahallelerindeki izbelerde yaşanların sayısı bir milyarı aşıyor. Bu insanlar temiz suya ve sağlık hizmetlerine ulaşamıyor, doğru düzgün kamu hizmeti alamıyor. İşçi sınıfının örgütsüz oluşu, sendikalar başta olmak üzere birlik ve dayanışma örgütlerinin yeterince güçlü olmaması, kitlelerin kendilerini sermaye karşısında yalnız ve savunmasız hissetmesine neden oluyor. Bir işçinin kapitalist ilişkilerle kuşatıldığı bir kentte işsiz kalması, üzerine bastığı yaşam toprağının altından çekilerek uçuruma fırlatılmasıyla aynı derecede yıkıcıdır. İnsani varlığını yeniden üretmesinin koşullarına ulaşamayan işçi, gelecek umudunu yitirmekte, kendini işe yaramaz, çaresiz ve değersiz hissetmektedir. Maddi ve manevi olan her şeyin metaya dönüştürüldüğü, Marx’ın ifadesiyle katı olan ve duran her şeyin buharlaştığı, kutsal olan her şeyin kutsiyetini yitirdiği kapitalizmde bir işçinin kendisini insan gibi duyumsaması olası değildir. Bu nedenle geniş yığınlar, içine itildikleri sefalet koşullarından ve umutsuzluktan ötürü derin bir travma ve yabancılaşma yaşıyorlar.

İşsizlik, derinleşen yoksulluk, kölece çalışma koşulları ve geleceksizlik doğal olarak göç dalgalarının oluşmasına neden oluyor. Daha iyi bir yaşam için insanların yollara düşmesi, göç kitlelerinin oluşması kapitalizmin tarihinin bir parçasıdır. Sanayi devrimi döneminde makinelerin hızla üretime girip kök saldığı Avrupa’da işsizliğe itilen on milyonlarca insan Amerika ve benzeri ülkelere göç etmek zorunda kalmıştı. Gerek emperyalist savaş gerekse işsizlik ve gelecek arayışının yarattığı göç dalgaları, gelişmiş kapitalist ülkelere doğru ilerlemeye devam ediyor. BM’nin tahminlerine göre, bugün 230 milyondan fazla insan doğduğu ülke toprakları dışında bir yerde yaşıyor. Kapitalizm daha fazla insanı işsiz bıraktığı, sefaleti arttırdığı ve emperyalist savaş milyonların hayatını cehenneme çevirdiği müddetçe bu dalgaların önünün alınması olası değildir.

Ekonomik kriz ve işsizlik

Kriz, kapitalizmin doğasından gelen ve onun kaçıp kurtulamayacağı bir olgudur. Krizin temelinde kapitalist aşırı üretim vardır.[15] Kapitalist ekonominin anarşik, hesapsız ve plansız yapısı krizleri kaçınılmaz hale getiriyor. İnsanların satın alamayacağı kadar fazla üretim yapılması, aşırı şekilde şişen kredi ve borçlar zincirleme bir çöküşe neden oluyor. Marx, Manifesto’da krizleri betimlerken, “toplum birdenbire kendini geçici bir barbarlığa geri düşmüş durumda buluveriyor; insanları aç bırakan bir kıtlık, genel bir imha savaşı, bütün gıda maddelerini toplumun elinden koparıp almış gibi oluyor; sanki sanayi ve ticaret yok edilmiştir” diyordu. Bu açıdan tüm dünyayı sarsan 1929 buhranı, gerçekten de öğreticidir. Dünya burjuvazisi, çöküşten hemen önce ekonomik büyümenin sarhoşluğuna kapılmıştı. Ekonomi büyüyor, krediler tabiri caizse su gibi dağıtılıyor, pazar genişliyor ve patronların kârı katlanıyordu. Oysa kapitalist pazar aşırı ölçüde şişmiş, kontrolden çıkan ekonomi ısınmıştı. Nitekim ekonomik büyümenin zirvesinde kriz patlak verdi.

Çöküş işçi sınıfı ve emekçiler için tam anlamıyla bir felâketti. Krizi takip eden üç yıl içinde yalnızca ABD’de tam 15 milyon işçi işten atıldı, işsizlik yüzde 25’e fırladı. Kriz, Marx’ın betimlediği gibi, işçi sınıfını adeta barbarlık koşullarına gerisin geri savurmuştu. Sokaklar işsiz, evsiz ve aç insanlarla dolup taşıyordu. Krizin en yıkıcı sonucu elbette Almanya’da realize olacaktı. Savaştan sonraki yıllarda Alman ekonomisinin toparlanmasını sağlayan ABD sermayesinin akışı durdu, yabancı sermaye hızla ülkeyi terk etti. Hiperenflasyon bir gecede Alman markını, kelimenin gerçek anlamıyla bir paçavraya çevirdi. Gıda maddelerine ulaşmak zorlaşırken, işçi sınıfının ve tüm emekçi kesimlerin alım gücü ağır bir darbe aldı, korkunç bir yoksulluk baş gösterdi. Krizi takip eden iki yıl içinde işsizlik yüzde 30’a fırladı. Milyonlar işsiz, aç ve umutsuzdular. İşte bu ortamda, kapitalizmin yıkıma sürüklediği umutsuz kitleler, krizden önce yüzüne dönüp bakmadıkları Nazilere yöneldiler. Kapitalist kriz işçi sınıfını yıkıma uğratmakla kalmadı, aynı zamanda insanlığın başına faşizm belâsının sarılmasında da kaldıraç rolü oynadı.

Kapitalizmin işsizliği yaratıp besleyen doğası, kriz dönemlerindeki yıkıcı sonuçlarıyla daha görünür hale gelir. Sermaye sınıfı, milyonları kapının önüne koyup açlığa iterken, onların bu pozisyonunu işçi sınıfının çalışan kesimleri üzerinde baskı ve sömürüyü artırmak üzere kullanmaktan da geri durmaz. İşçi sınıfının kazanılmış haklarına saldırarak, kitleleri daha düşük ücrete ve daha uzun süreler boyunca çalışmaya mahkûm ederek kârını yükseltir. Meselâ 1970’lerin başında kapitalizm bir kez daha krize girdiğinde, dünya burjuvazisi, II. Dünya Savaşından sonra işçi sınıfına vermek zorunda kaldığı sosyal hakları geri almak üzere bir saldırı programı başlattı. İdeolojik bir hazırlık sürecinin ardından, 1980’lerin başından itibaren yoğun bir şekilde uygulanan neo-liberal programla, “sosyal devlet” uygulamalarına son verildi. Ücretlerin düşürülmesinden emeklilik yaşının yükseltilmesine kadar işçi sınıfının hakları gasp edilirken, sermaye sınıfına kârlı alanlar açmak üzere özelleştirilen kamuya ait işyerlerinde kitlesel işten atmalar gerçekleşti. Örneğin ABD ve İngiltere’de, yani neo-liberalizmi ateşli bir şekilde uyguladıkları için onunla özdeşleşmiş Reagan ve Thatcher’ın ülkelerinde, 1980’den itibaren dramatik bir yükseliş kaydeden işsizlik oranları, bir iki yıl içinde yüzde 5’lerden yüzde 12’lere tırmandı.

Zaman ilerledikçe işsizlik tüm dünyada kitlesel ölçüde arttı, yoksullaşan işçi sınıfının yaşam standardı geriledi. Neo-liberal uygulamaların yıkıcı etkisi, 2008 küresel krizinin ağır sonuçlarıyla birleşerek işçi sınıfının çalışma ve yaşam koşullarını daha da kötüleştirdi. Yalnızca 2008’de krizin patlak vermesiyle dünyada 5 milyon işçi işini kaybetti, milyonlar yokluk ve yoksulluğa itildi. Krizin merkez üssü dünya ekonomisinin yüzde 20’sinden fazlasını temsil eden ABD olunca, işsizlik saldırısına en ağır şekilde maruz kalan da Amerikan işçi sınıfı oldu. 2008’in yalnızca son üç ayında 2,6 milyon işçi işten atıldı. 2009’un sonuna gelindiğinde ise, işsiz bırakılan işçilerin sayısı neredeyse 7 milyona dayanmıştı. Bugün Amerika’da ve Avrupa ülkelerinde düzenin yol açtığı işsizlik yıkımına ve işçi sınıfının yaşam standartlarının ciddi ölçüde gerilemesine tepki büyürken, burjuvazi milliyetçiliği kışkırtarak ve göçmenleri hedef göstererek işçi sınıfını körleştirmeye, sorunun gerçek kaynağını gözlerden gizlemeye çalışıyor.

2008-2009 krizinde, “kriz bizi teğet geçti” denen Türkiye’de ise bir milyondan fazla işçi işten atıldı. En önemlisi, işçi sınıfının kazanılmış haklarının geriletilmesi ve gasp edilmesi için işsizlik kırbacı çalışan kitleler üzerinde acımasızca kullanıldı, kullanılıyor. Reel ücretlerin düşürülmesi, iş saatlerinin fiilen uzatılması ve iş cinayetlerinin sıçramalı bir şekilde yükselişe geçmesinde, 2008 krizi en kritik dönemeç noktalarından birini oluşturur. Bugün Türkiye ekonomisi geçmişte yaşananlardan çok daha büyük ve ciddi bir krizle sarsılmaktadır ve son bir yılda 1 milyon 376 bin işçi işsizliğin ve sefaletin kucağına itilmiştir. Üstelik işsizlik giderek tırmanmaktadır ve nerede duracağı da belli değildir. Ekonominin çöküşü engellenmeye çalışılsa da nafiledir. Zira bir bütün olarak dünya ekonomisi krizdedir. Dünya Bankası, 2019’da dünya ekonomisinin büyümesine dair beklentisini yüzde 2,9’dan yüzde 2,6’ya çektiğini açıkladı. Böylesine cansız, yerlerde sürünen bir büyümeyle geniş işsiz kitlelerin istihdam edilemeyeceği açıktır. Bu düzeydeki bir büyüme asla sistemin derdine deva olacak nitelikte değildir. Kaldı ki bu zayıf büyümenin zemini kırılgandır ve emperyalist rekabetin yarattığı gerilim her an bir çöküşe yol açabilir. Emperyalist kurum temsilcilerinin kapitalist sistemin üzerinde kara bulutlar toplandığını ağızlarından düşürmemeleri sebepsiz değildir.

Kapitalizm, insanlığı büyük bir girdabın içine sürüklemiştir. Marx, potansiyellerini tüketen her sistemin tarihsel misyonunu doldurduğunu belirtir. Kapitalizm de yaratıcı ve toplumu ilerletici potansiyellerini büyük ölçüde tüketmiştir. Zaten tarihsel bir tıkanma ve çıkmaza girmiş olmasının nedeni de budur. Ne var ki kapitalizmin tarihsel misyonunu doldurmuş olması, onun kendiliğinden yıkılıp gideceği anlamına gelmiyor. Aslında hiçbir sömürülü toplum, kendiliğinden yıkılıp gitmemiştir. Yeni bir toplumun nesnel koşullarını bağrında yaratan her sömürü düzeninin çelişkileri zamanla daha fazla keskinleşir ve düzenin çürümesi daha fazla artar. Bunların bir sonucu olarak bitmez tükenmez savaşlar, açlık ve sefalet, patlak veren isyanların toplamından oluşan bir güç bileşimi geçmişteki sömürücü sistemlerin tarihin çöplüğüne gönderilmesine eşlik etmiştir. Avrupa’da feodalizmi yıkıp burjuvaziyi siyasal iktidara taşıyan ise devrimlerdir. Kapitalizm de, bizzat ürettiği çelişkilerin kurbanı olacak ve eninde sonunda bir işçi devrimiyle yıkılacaktır. İnsanlığı ancak sosyalizm kurtarabilir, başka bir yol yok!


[2] ILO işgücüne katılımda üst yaş sınırı koymuyor. Böylece tam da sermayenin talepleri doğrultusunda emekli olma yaş sınırını buharlaştırıyor. Bu, “düşene kadar çalış” diyen burjuvazinin anlayışıdır. 

[3] Rapora göre bu 3,5 milyar kişinin 3,3 milyarı çalışmaktadır ve bunun da yalnızca yüzde 3’ü işverendir. Bu sayının içinde küçük atölye ve işyeri sahibinden tutun da, küçük çiftlik sahiplerine kadar geniş bir kesim var. Gerçekte sömürü sisteminin kaymağını yiyen yüzde 1’dir. Zaten “onlar yüzde 1, biz yüzde 99’uzuz” sloganı da bu gerçekliğin ifadesidir.  

[7] Marx, Kapital Cilt I, Yordam Yay., s.551

[8] Marx, age, s558

[9] Marx, age, s.349

[10] Marx, age, 614

[11] Kente dair tüm veriler için bakınız: https://ourworldindata.org/urbanization

[14] Marx, age, s.635

[15] Bakınız: Elif Çağlı, Kapitalizmin Krizleri ve Devrimci Durum, Tarih Bilinci Yay.