Navigation

Sınıf Belleği

Karanlıkları Yırtan Fırtına: Ekim Devrimi

Dünya işçi sınıfının en büyük tarihsel eyleminin, şanlı Ekim Devriminin üzerinden 100 yıl geçti. 1917’de dünyayı sarsan bu kızıl fırtına, tarih nehrinin yatağını değiştirdi. Dünyanın tüm ezilenleri bu fırtınanın yarattığı umudun etkisi altına girdiler. O güne kadar gördükleri en büyük kıyım olan dünya savaşının biteceğine, sömürünün son bulacağına, yepyeni bir dünya kurulacağına, gerçek mutluluğa ve özgürlüğe ulaşılacağına inandılar. O dünyayı elleriyle kurmak için işe giriştiler.

Rus Devrimini Savunurken

1932 Sonbaharında, bir Danimarkalı sosyal-demokrat öğrenci grubu, Rus Devriminin on beşinci yıldönümü konulu bir konuşma yapmak üzere Troçki’yi Kopenhag’a davet etti. Konuşma, 27 Kasım 1932’de yaklaşık 2 bin kişilik bir dinleyici kitlesi önünde yapıldı. Bu konuşma, Troçki’nin on bir yıllık son sürgünlüğü boyunca büyük bir dinleyici kitlesi önünde yaptığı tek konuşmaydı.

Ekim Devrimi, Sanat ve Etkileri

Devrim patladığında, bir tarafta 150 milyonluk köylü dünyası, Rusya bozkırlarında ve Orta Asya düzlüklerinde 500 yıl öncesinin ilişkileri, alışkanlıkları ve düşünce biçimleri, öte tarafta büyük kentlerdeki modern kapitalist ilişkiler, devasa fabrikalarda toplanmış modern işçi sınıfı vardı. Geri bir ekonomik zemin üzerinde hayat bulan ve imkânsızlıklarla boğuşan işçi iktidarı, dört bir cephede mücadele ediyor ve en geri olanı en ileriye çekmeye çalışıyordu. Bir taraftan iç savaşla boğuşurken, öte taraftan en ücra köşelere kadar gitmek, okullar açmak, eğitimi kurumsallaştırmak, kitleleri eğitmek, cahilliği yenmek ve kültürel dönüşümü gerçekleştirmek zorundaydı. Egemen sınıflar kitleleri cahil bırakırken, işçi iktidarı, aynı kitleleri eğitmek ve dönüştürmek için Rus ve Batı Avrupa klasiklerini eğitim-öğretim sürecinin zorunlu bir parçası yapmıştı. Şurası kesin ki, Ekim Devriminin etkisiyle karşılaştırılacak olursa, Rusya gibi geri bir ülkede kitleleri geçmişin alışkanlıklarından kopartmak, kültürel dönüşüm yaratmak ve yaratıcı bir gelişmenin önünü açmak o kadar kısa bir sürede asla kapitalizmin harcı olamazdı.

Dünyayı Sarsan On Gün

İşçi sınıfı tarihinden öğrenmiş bulunuyoruz ki; proletarya içinde kök salmış, sendikaları kendi önderliği altına almış, sınıfın en devrimci, en fedâkâr kesimleri içinde örgütlenmiş, kararlı, disiplinli, kurmayları olan, saldırıya uğradığında dağılmadan ricat edebilecek kadar esnek bir yapıya sahip bir enternasyonal parti olmadan proletarya asla ve asla politik iktidarı fethedemeyecektir.

Endonezya’da 1965 Darbesi

20. yüzyıl devrimci Marksist fikirleri doğrulayan önemli olaylarla geçti. Ne var ki bu fikirlerin doğrulanışı çoğunlukla tersinden gerçekleşti. Yani devrimci Marksizmin ortaya koyduğu açılımları tahrif edenler, işçi sınıfının yenilgilerini de hazırladılar.

Ekim Devrimi ve Devrimci Parti

İnsanlık tarihinin en heyecan verici hadiselerinden biri olan Ekim Devrimi engin deneyimlerle doludur. Ancak bugün tüm insanlığın yaşadığı yakıcı, can alıcı sorunlar bağlamında özellikle odaklanılması gereken nokta Ekim Devriminin farkını doğuran halkayı belirginleştirmektir. Bu nokta Ekim Devrimiyle bağlantılı tüm temel siyasal sorunların gelip düğümlendiği noktadır ki, o da, açıklamaya çalışacağımız üzere, işçi sınıfının devrimci siyasal örgütlenmesi yani devrimci partisi sorunudur.

Berlin Duvarı’nın Yıkılmasından Kapitalizmin Tarihsel Krizine

Berlin Duvarı’nın yıkılışı 25. yılında burjuva cenahta çeşitli kutlamalara konu oluyor. Burjuvazi bu kutlamaları, sosyalizm fikrine yönelik bir ideolojik saldırı aracı olarak kullanıyor. Sosyalist solda ise yıkılan bürokratik diktatörlüklerin sosyalizm olduğu yolundaki yanılsamalar ve çarpık anlayışlar devam ediyor. Duvar’ın yıkılışının 20. yılında kaleme aldığımız devrimci Marksist değerlendirmeyi tekrar yayınlıyoruz.

Ekim 1917: Dünyayı Sarsan Kızıl Fırtına

İşçi sınıfı bilinçlendiğinde ve başında devrimci bir önderlik bulduğunda neler yapmaya muktedir olduğunu ve tarihin akışını değiştirebileceğini Ekim Devrimiyle ortaya koydu. Kapitalizm belâsına son veren Ekim Devrimi, üretici güçlerin toplumun yararına sunulmasıyla sınıfsız toplum yolunda büyük bir değişimin yaşanabileceğini somut olarak kanıtladı. Kimse bunu tarihten söküp atamaz!

Ekim Devriminin Yankıları

Enternasyonalizm, Konseyler ve Parti

Bolşevizm, kapitalizmi ulusal bir sistem olarak algılamadığı gibi ona karşı verilecek mücadeleyi asla ulusal ölçekle sınırlı olarak ele almadı. Onu Bolşevizm yapan şey; katıksız bir enternasyonalizm anlayışı temelinde dünya devrimi perspektifine bağlılık; işçi sınıfının devrimci potansiyeline, onun doğrudan eylemine, girişkenliğine ve yaratıcılığına sarsılmaz bir güven ve son olarak da proleter devrimin zaferi için kararlı, disiplinli, net bir programa sahip ve işçi sınıfının en bilinçli unsurlarıyla sınırlandırılmış bir öncü partinin zorunluluğu fikriydi.

Berlin’de Hüküm Süren Düzen Hâlâ Yıkılmayı Bekliyor

Kapitalist sistemin derin çelişkileri, emperyalist çağda siyasal yükselişlerin ve alçalışların ani değişimlerle birbirlerinin peşi sıra ortaya çıkmasına yol açar. Bu, devrimci ve karşı-devrimci dönemlerin birbirlerini izleyen süreçler halinde sık sık toplumsal mücadele gündemine gelmesi demektir. Bu yüzden her devrimci süreçte parti önderliğinin rolü olağanüstü bir önem kazanır. Komünist partilerin böylesi durumlardaki zayıflıkları, kararsızlıkları, hazırlıksızlıkları ve liderliğin hataları yenilgiye giden yolu döşer. Her keskin değişim toplumun kaderini devrimci partinin ellerine verir. Lenin iki ya da üç günün uluslararası devrimin kaderini belirleyebileceğini söylerken, devrimci partinin rolünün öneminin altını çiziyordu. İşte Alman Devrimi böylesi bir devrimci partinin olmaması ve inisiyatifi reformist Sosyal Demokrat Parti liderlerinin ele geçirmesi sonucu boğulmuştur.

1986 Netaş Grevi

Netaş Grevi, sınıf mücadelesinin ve sınıf dayanışmasının sadece bir fabrikayla sınırlı olmadığını, yerel, ulusal ve uluslararası mücadele ve dayanışmanın zorunlu olduğunu bir kez daha göstermiştir. Netaş işçileri uluslararası dayanışmayı örgütlemenin her koşulda mümkün olduğunu da bu alanda yaptıklarıyla kanıtlamışlardır. Avrupalı sınıf kardeşlerinden önemli miktarda maddi destek görmüşlerdir.

Dersim Katliamı ve Kemalizm

Sonunda Kemalist rejim tarihinin en kanlı, acımasız ve karanlık sayfalarından biri tekrar açılmış ve kravatlı monşer CHP’nin tarihi kimliği bir kez daha gün yüzüne çıkmış oldu. İnsanların uçurumlardan atıldığı, ya da daha acısı, kendilerinin böyle yapmayı yeğ gördüğü, mağaralarda zehirli gazlarla bombalandığı, kadın-çocuk-yaşlı tanımayan ayrımsız bir şiddetin uygulandığı, kundaktaki bebeklerin bile süngülendiği, derelerin cesetlerle dolup taştığı, kanın dereler olup aktığı, idam etmek için yaşlıların yaşlarının küçültüldüğü, çocukların yaşının büyütüldüğü, cesetlerin bile yakılarak yok edildiği, idam edilen Seyit Rıza gibi liderlerin mezar yerlerinin bile saklandığı korkunç bir katliam böylece savunuluyordu. Öymen’in konuşmasına yansıyan bu faşizan tutumu protesto eden Dersimliler, onu Hitler’e benzeten dövizlerle işin özünü mükemmel biçimde ortaya koydular.

Faşizme Giden Yolda Maraş Katliamı

Faşizm iktidara, her yerde Almanya veya İtalya’daki klasik örneği tıpatıp izleyerek gelmemiştir. Askeri diktatörlük biçiminde kurulan faşist diktatörlükler bile, darbeyi önceleyen süreçte sivil faşist hareketleri örgütleyip işçi sınıfının üzerine salmaktan, toplumu terörle sindirip kitle pasifikasyonu yöntemlerine başvurmaktan ve kitlelerde “düzen” beklentisi oluşturmaktan geri durmamıştır. İşte geriye dönüp baktığımızda, Maraş katliamının, tam da bu yöntemlerin bir örneği olarak, faşist bir darbenin hazırlanması sürecinde önemli bir basamak oluşturduğunu görürüz.

“Hayata Dönüş” Katliamını Unutmadık

Devrimci tutsakları F tipi cezaevlerine taşımak, yalıtmak ve kimliksizleştirmek üzere gerçekleştirilen “Hayata Dönüş” operasyonunun üzerinden 10 yıl geçti. Adı dalga geçercesine konulmuş olan bu operasyonun eş zamanlı olarak yapıldığı 20 cezaevinde, 3 günün sonunda 28 tutsak katledilmiş, yüzlercesi yaralanmıştı.

11. Yılında 19 Aralık Katliamı

19 Aralık 2000 tarihi, Türkiye burjuvazisinin en kanlı katliamlarından birine işaret ediyor. Devlet, o tarihte 20 cezaevine birden saldırı düzenlemiş, siyasi tutsakların saldırılara direnmesi üzerine operasyon günlerce sürdürülmüş, dört duvar arasına hapsedilen devrimcilerin üstüne kurşunlar, kimyasal gazlar, bombalar yağdırılmıştı. Saldırıda 30 siyasi tutsak katledilmiş, sağ kalanlarsa F tipi cezaevlerine nakledilmişti.

Henüz 17 Yaşındaydı

Erdal Eren gencecik bir devrimci fidandı. Burjuva devlet onun devrimci ruhundan, direncinden korktuğu için, diğer devrimcilere ibret olsun diye idam etti ve kendi düzenine başkaldıran herkese gözdağı vermek istedi. Erdal Eren, 13 Aralık 1980’de Ulucanlar Cezaevi’nde idam edildiğinde henüz 17 yaşındaydı. Onun idamı, vicdan sahibi, duyarlı yüreklerde kalıcı bir iz bıraktı.

Kızıl Kanatlı Rosa

Alman devriminin yiğit önderleri Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht 15 Ocak 1919’da karşı-devrimin kanlı saldırısıyla katledildiler. Ekim Devriminin önderi Lenin’i 21 Ocak 1924’te yitirdik. Türkiye komünist hareketinin Onbeşleri Mustafa Suphi ve yoldaşları ise, 28 Ocak 1921’de burjuvazinin kalleşçe planlarıyla Karadeniz’in sularında öldürüldüler.

1966 Paşabahçe Grevi

Bugün sendikal ivmenin böylesine yüksek olduğu bir dönemden geçmiyoruz. İşçi sınıfı sendikaların tepesine çöreklenen sendika bürokratlarını koltuklarından indirebilecek bir örgütlülük düzeyine sahip değil. Bir yanda işbirlikçi çizgisinden taviz vermeyen ultra sarı sendikacılık anlayışı, bir tarafta da Türk-Metal örneğinde görüldüğü üzere gangster sendikacılık anlayışı yüzünden, işçi sınıfı paramparça olmuş durumda.

Zonguldak Madencilerinin Grevi ve Büyük Ankara Yürüyüşü

Burjuvazinin sistematik saldırıları sonucu tarihsel hafızasını yitirmiş, geçmişiyle bağları kopmuş durumda olan işçi sınıfı hareketini kendi sınıfsal çıkarları doğrultusunda yeniden canlandırmak için, yaşanan deneyimleri Marksizmin ışığında yeniden süzgeçten geçirmek, işçi sınıfının deneyim hanesine, bilincine kazımak büyük önem taşıyor.

Sarıkamış Felâketinden Kahramanlık Çıkartma Gayretleri

Bugün hiç utanıp sıkılmadan adeta bir zafer, bir kahramanlık destanı olarak sunulan Sarıkamış harekâtı gerçekte tam bir facia, tam bir felâket idi. Gözünü askeri başarı hırsı bürümüş zamanın Osmanlı egemenleri, kafalarındaki yayılmacı emelleri hayata geçirebilmek için sonu aslında en baştan belli bir maceraya sürdükleri on binlerce genci Allahuekber dağlarında telef ettiler. Dünya savaşlar tarihinde eşi az bulunur bir hezimetti bu. Böylesi bir hezimeti hamasi bir yaklaşımla kutsamak, benzer askeri anmalar içerisinde en saçma örneklerden birini oluşturuyor.

Dövüşenler Ölenlerin Tutmaz Yasını!

Ocak ayı vesilesiyle ölümlerini andığımız tüm bu büyük devrimcilerin mirası bizim geleneğimize, yani devrimci Marksist, ya da bir başka deyişle enternasyonalist komünist geleneğe aittir. Onlar bize aittir ve onları hem düşmana karşı, hem de sahiplenir görünen, ama gerçekte onların mirasının özüyle bağdaşmayan politik duruşları olanlara karşı korumak boynumuzun borcudur. Bunu yerine getirebilmenin en iyi yolu da onların yasını tutmak değil, onların mücadelelerinden ve hatalarından gerekli dersleri çıkarmak ve hepsinden önemlisi onların uğruna savaştıkları devrimci Marksist bir Enternasyonali yeniden ve dünya devriminin yeni bir dalgası gelmeden önce yaratmaktır. Onların hayatından çıkan en büyük ders budur.

Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg

"Bizi çok büyük bir acı içinde bırakan iki ağır kaybı aynı anda yaşadık. Adları proleter devrimin büyük kitabında sonsuza kadar yer alacak olan iki lider aramızdan ayrıldı: Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg. Korkunç bir biçimde can verdiler. Katledildiler. Artık aramızda değiller!"

Karanlığa Teslim Olmayan Komünist Şair: Nazım Hikmet

Karanlığa teslim olmayan, gericiliğe, baskılara, sürgünlere boyun eğmeyen işçi sınıfının komünist şairi Nazım Hikmet 116 yaşında. İşçi sınıfının kurtuluşu mücadelesine adadığı ömrü, dünyanın tüm ezilen ve sömürülenlerine duyduğu derin sevgi ile Nazım Hikmet, mücadelemizde yaşamaya devam ediyor, edecek.

Varşova Gettosu Ayaklanması

Varşova Gettosu ayaklanması, ölüm kamplarında katledilmektense onurlarıyla direnerek ve savaşarak ölmeyi tercih eden en genci 13, en yaşlısı 40 yaşında olan direnişçilerin, sosyalistlerin, kendilerinden sonraki kuşaklara bıraktığı muazzam bir direniş destanıdır. Böylesi bir direnişin yaşanabilmesi korkunun felçleştirdiği bir toplumun varlığına rağmen örgütlülüğünü koruyan ve asla pes etmeyen sosyalistler sayesinde mümkün olabilmiştir. Varşova Gettosu ayaklanması neredeyse bir şehrin yok olmasıyla, binlerce insanın katledilmesiyle sonuçlansa da direnişçiler açısından bir yenilgi anlamına gelmiyor. Nitekim bu isyan Polonya’daki direniş hareketini etkilediği gibi, başka gettolardaki ve hatta ölüm kamplarındaki ayaklanmaları tetiklemiştir.

Lenin’e Dair - Tarihte Bireyin Rolü

Burjuvazi kendi tarihsel önderlerini işçi sınıfına birer put gibi dayattıkça, işçi sınıfının kendi tarihsel önderlerini hatırlamaya ve onlardan ilham almaya ihtiyacı da o denli artıyor. Her konuda olduğu gibi liderler konusunda da sınıfsal ayrım çizgilerini berrak biçimde çekmek zorunludur.

Şubat Devriminden Hatırlanması Gerekenler

Devrim sorunu tek başına doğru perspektif ve öngörü sorunundan ibaret olmadığı gibi, devrimlerin kaderi de yalnızca bununla belirlenmemektedir. Bunun yanısıra devrimci partinin devrimdeki rolü ve önemi konusunda da doğru bir kavrayışa ve buna uygun bir pratiğe sahip olmak tayin edici niteliktedir.

Paris Komünü ve Kadın Komünarlar

İşçi sınıfının ilk iktidar deneyimi olarak 72 gün boyunca ayakta kalan Paris Komünü, aynı zamanda proletaryanın hem iç hem de dış düşmana karşı verdiği destansı bir direnişin de adıdır. İşçi sınıfının kadınları proletaryanın mücadele sahnesine çıktığı günden bu yana gerçekleşen tüm devrimlerde ve devrimci hareketlerde, ön saflardaki rolleriyle sınıf kardeşlerine cesaret ve güven aşılarken, düşmanlarına da korku salmışlardır. Emekçi kadınların mücadele tarihinin en parlak sayfalarından birini de Paris Komünü oluşturmaktadır.

Ekmek İstiyoruz, Gül de!

Amerika’nın Massachusetts eyaletinde 1912 Ocağında başlayan bir grevde kadın dokuma işçileri şöyle haykırıyorlardı: Ekmek istiyoruz, gül de! Kadın işçiler bu sloganla, sadece karınlarını doyurmak istemediklerini, hayatı tüm güzellikleriyle birlikte yaşamak için daha fazla serbest zamana da sahip olmayı istediklerini duyuruyorlardı dosta düşmana. Daha yüksek ücret ve daha kısa çalışma saatleri! Bu aynı zamanda, ücret artışıyla sınırlanmış geleneksel sendikacılığa duyulan bir tepkinin de ifadesiydi.

Emekçi Kadınlar ve Faşizm

Kadının “anne olarak” kutsanma görüntüsü altında alabildiğine aşağılandığı, değersizleştirildiği, ayrımcılığın azamisine maruz bırakıldığı, eve hapsedilmeye çalışıldığı, politik yaşama ancak diktatörün şakşakçısı ve emir kulu olarak katılmasına izin verildiği totaliter burjuva rejimlerin en acımasızı ise faşizmdir. Türkiyeli emekçi kadınlar da bugün faşizm tehlikesiyle yakın bir tehdit olarak yüz yüzedirler. Bu nedenle, İtalyan ve Alman faşizmi dönemine bu açıdan bakmak, tehlikenin büyüklüğünü ve bunun önüne geçmek için mücadele etmenin yakıcı önemini kavramak bakımından da faydalı olacaktır.

8 Mart ve Zehra Kosova

Sınıfımızın mücadele tarihi zengin mirasa sahip. Kapitalizme karşı verilen mücadelede nice onurlu insan, hayatı pahasına bu mücadeleyi yaşattı, yaşatıyor. Ve bu onurlu insanlar içinde kadın direnişçilerin daima özel bir yeri olacak. Sınıf bilinçli kadın işçiler kokuşmuş düzene karşı mücadeleye giriştiklerinde, korkudan, yılgınlıktan ve umutsuzluktan eser kalmıyor. Ve kadın işçiler mücadeleye katılmaksızın asla kazanamayacağız.

Emekçi Kadınlar Mücadeleyle Özgürleşecek

Burjuvazi istediği kadar sınıfsal özünü karartmaya ve onu sistem içine çekmeye çalışsın, 8 Mart, emekçi kadınların kapitalist sisteme, erkek egemenliğine ve bunların bileşik sonuçları olan çifte ezilmişliğe ve çifte sömürüye karşı seslerini yükselttikleri bir başkaldırı günüdür. Bu gün, burjuva ve küçük-burjuva feministlerin iddia ettiği gibi tüm kadınları erkek egemenliğine karşı birleştirecek sözde bir ortak mücadelenin değil, kadın işçilerin sınıf mücadelesiyle iç içe ördükleri kurtuluş mücadelesinin sembolüdür. 8 Mart 1857’de ateşi yakılan isyanın kahramanları nasıl kadın işçilerse, bu isyan ateşini o günden bu yana körükleyenler de her daim onlar olmuştur, ancak onlar olabilir.

Başkalarını Ezen Uluslar Özgür Olamazlar!

Mart ayının 21’inde kutlanan Newroz bayramı, yıllarca boyunduruk altında ve kimliksiz yaşamak zorunda kalan Kürtlerin baskılara karşı verdiği mücadelenin simgesi haline gelmiş, 20 yılı aşkın bir süredir devam eden son ayaklanmayla birlikte sadece baharın gelişini değil, aynı zamanda Kürt ulusunun kurtuluş özleminin de körüklendiği bir güne dönüşmüştür.

Marx’ın Mezarı Başında

Sibirya madenlerinden Kaliforniya'ya değin, Avrupa ve Amerika'nın her yanına dağılmış, tüm dünyanın milyonlarca devrimci militanı tarafından ululanmış, sevilmiş ve aklanmış olarak öldü o. Ve ben çekinmeden söyleyebilirim ki, onun birçok karşı-düşüncede olan hasmı olabilirdi, ama kişisel düşmanı pek o kadar yoktu. Adı yüzyıllar boyunca yaşayacak, yapıtı da!

Sverdlov'u Anarken

Özellikle genç okurlarımızın, 1917 devriminin kahramanlarından biri olan eşsiz Bolşevik örgütçü Sverdlov’u tanımaları için, Lenin’in onun ölümü üzerine yaptığı konuşmanın ve Troçki’nin onun altıncı ölüm yıl dönümü nedeniyle kaleme aldığı bir yazının yararlı olacağını düşünüyoruz.

Kapitalizm Halepçe’lerle Besleniyor

Halepçe katliamını unutmayalım! Sorumlularının yalnızca Saddam gibi despotlar olmadığını bilelim. ABD, Avrupa ülkeleri, Türkiye ve Saddam’ı destekleyen Arap ülkeleri bu katliama çeşitli şekillerde yardım ettiler, göz yumdular, sonuçlarını seyrettiler, hiç olmamış gibi sessiz kaldılar ve sonra bu suçtan kendilerini sıyırıverdiler.

16 Mart Katliamını Unutmadık, Unutmayacağız

16 Mart 1978 tarihinde Beyazıt Meydanı’nda devrimci gençlerin katledilmesi, burjuvazinin sınıf hareketini ezmek için giriştiği kitlesel katliamların başlangıcı oldu. Aynı yıl, devlet destekli faşist güçler Çorum ve Maraş’ta Alevilere, solcuları karşı katliamlara giriştiler, yine aynı yıl 7 TİP’li öğrenci faşist Haluk Kırcı tarafından katledildi. Kısacası 1978 yılı faşist terörün zirve yaptığı bir yıl olmuştu. Ne var ki faşist saldırılar ve katliamlar sınıf hareketini durdurmaya yetmemişti.

16 Mart Beyazıt Katliamı

Öğrenci hareketinin olduğu kadar işçi hareketinin de düzene karşı tepkilerini dile getirdiği birçok eyleme kucak açan Beyazıt Meydanı, 16 Mart 1978’de kanlı bir katliama sahne oldu. Bunu önceleyen süreçte burjuvazi, düzenlediği tüm saldırılara karşın sınıf mücadelesinin keskinleşmesinin ve işçi hareketindeki ve devrimci gençlik hareketindeki yükselişin önüne geçememişti.

Bonapartizmden Komüne Giden Yol

Paris Komününün 146. yılında, burjuva düzene karşı soylu bir biçimde dövüşen Komünarları saygıyla anıyoruz. Bonaparte rejimi altında bile yüreklerini karartmayıp mücadeleyi sürdüren ve sonunda mücadelelerini Paris Komünü ile taçlandıran Komünarların kararlılığının, inancının, umudunun ve cesaretinin unutulmaması bugünlerde bir kat daha önem kazanıyor. Çünkü günümüzde de emperyalist kapitalist sistem tarihsel bunalımını atlatabilmek için çareyi otoriter ve totaliter yönetim biçimlerinde, savaşlarda arıyor.

Paris Komünü Deneyimi

Paris Komünün yıldönümünde, Elif Çağlı'nın Marksizmin Işığında ismini taşıyan, Marksizm ve Devlet sorununu ayrıntılarıyla ele aldığı çok önemli kitabının ilgili bölümünü okuyucularımızın dikkatine sunuyoruz.

Çanakkale Muharebelerine Dair Yalanlar ve Gerçekler

Türkiye’de 2003 yılından bu yana, 18 Mart, “şehitler günü” olarak anılıyor. Bu yüzden Mart ayı geldiği zaman Milli Eğitim başta olmak üzere burjuva ideolojisini üfüren tüm borazanlar benzer hamaset seslerini yüksek perdeden çıkarmaya başlıyorlar. “Şehitler” üzerinden ahlâksızca pompalanan kahramanlık edebiyatı ile emekçileri kapitalistlerin çıkarları uğruna savaşıp canını vermeye hazırlıyor, esasen burjuvaların egemenliğini sürdürmek dışında bir şeye hizmet etmeyen “vatan”, “millet”, “bayrak” gibi kavramları yüceltiyorlar.

Proleter Devrimin Şafağı: Paris Komünü

Bundan 136 yıl önce Paris Komüncüleri şöyle haykırıyorlardı: Yaşasın toplumsal devrim! 18 Mart 1871’de Parisli işçiler ayaklanarak bir kent ölçeğinde de olsa siyasal iktidarı ele geçirdiler ve tarihin sayfalarına unutulmayacak bir iz bıraktılar.

Paris Komünü 145 Yaşında

Bundan 145 yıl önce Paris Komüncüleri şöyle haykırıyorlardı: Yaşasın toplumsal devrim! 18 Mart 1871’de işçiler ayaklanarak Paris’te siyasal iktidarı ele geçirdiler ve tarihin sayfalarına unutulmayacak bir iz bıraktılar. Sadece 72 gün yaşayabilen Paris Komünü, işçi sınıfının iktidar biçiminin ilk somutlanışıydı.

Yenilgiler Bir Daha Yenilmemek İçindir

1984-85 İngiliz Madenciler Grevi

Tüm çabalarına ve militan mücadelesine rağmen İngiliz madencilerinin yenilgisinin baş sorumlusu hiç kuşkusuz sendikal bürokrasi ve onun siyasal ifadesi olan reformist İşçi Partisi idi. İngiliz madenci grevi tarihteki diğer benzer yenilgiler gibi şu gerçekliğin altını bir kez daha çizdi: İşçiler ekonomik mücadele aracılığıyla kendiliğinden devrimci bir sınıf bilincine erişemezler. Bunun için işçilerin devrimci bir önderliğe ihtiyaçları vardır.

Burjuva Devletin Katliam Geleneği

Burjuva devletin sahip olduğu her türden açık ve gizli baskı aygıtından, işçi sınıfına ve ezilen halklara uyguladığı şiddet ve terör eylemlerinden, katliamlardan, savaşlardan ve çatışmalardan kurtulmanın tek yolu, burjuva devletin kendisini ortadan kaldırmaktır. Bir atasözünün dediği gibi can çıkmadan huy çıkmaz!

1956 Macaristan Devrimi

İşçilerin Devriminden Bürokrasinin Karşı-Devrimine

Macar Devrimi, işçi sınıfı tarihine trajik bir yenilgi olarak yazılırken, sorunun devrimci önderlik eksikliği olduğunu bir kez daha ortaya koyuyordu. Eğer tüm süreçlerde yol gösterecek ve siyasi iktidar perspektifi sunarak işçi sınıfına önderlik edecek Bolşevik bir parti olsaydı, durum, kuşkusuz tamamen başka olurdu.

TARİŞ Direnişi

1979’daki seçimlerde CHP’nin hükümetten düşmesiyle, Demirel’in başkanlığında yeniden Milliyetçi Cephe (MC) hükümeti kurulmuş, faşist MHP bir kez daha iktidarın küçük ortağı olarak koalisyondaki yerini almıştı. Bu tarihten itibaren Türk burjuvazisi, güçlendirdiği faşist hareketi, işçi hareketinin önünü kesmek yönünde seferber etti. Bu doğrultuda devlete bağlı kurum ve işletmelerde faşist kadrolaşmaya ağırlık verdi. Burjuvazinin bu saldırılarının ilk ayaklarından biri olan TARİŞ, çevresindeki diğer fabrikaları ve işçi mahallelerini de etkisi altına alan güçlü bir direnişe sahne oldu.

Asırlık Utanç: Ermeni Kırımı

Türkiye’nin emekçi sınıflarını ilgilendirense Türkiye burjuvazisinin korkuları yahut diaspora burjuvazisinin, çeşitli emperyalist güçlerin hesapları olmamalıdır. Son tahlilde Ermeni soykırımı tarihsel bir gerçeklik olarak orta yerde durmaktadır ve bu yüzden de Ermeni sorunu bağlamında Türkiye’yi iç ve dış politika alanında köşeye sıkıştıran asıl faktör diasporanın faaliyetleri değil TC devletinin izlediği politik çizgidir. İnkâr politikasından vazgeçilmediği takdirde durum daha da kötüleşecektir. Bu utanmazlığın sürdürülmesine daha fazla izin verilmemelidir. Kürt sorununda girilen yeni sürece paralel biçimde TC, Ermeni sorunu bağlamında da gerçekleri kabul etmek ve yaşananların sorumluluğunu üzerine almak zorundadır.

İşgünü Mücadelesi ve 1 Mayıs’ın Doğuşu

İşçi sınıfı uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs’ı ağır koşullar altında karşılıyor. Burjuvazinin saldırıları öylesine bir boyut kazandı ki, işçi sınıfı büyük bedeller ödeyerek elde ettiği tarihsel kazanımlarının çoğunu yitirmekle kalmadı, 1800’lü yılların çalışma ve yaşam koşullarına adeta geri döndü.

Ermeni Sorunu: Gerçekler Direngendir

Türkiye’de egemen sınıfın yazdığı resmi tarih, onun kendi egemenliğini sürdürmesinin temel bir vasıtasıdır. Bu resmi tarihin en belli başlı unsurları olan Ermeni düşmanlığı, Rum düşmanlığı, Kürt düşmanlığı ve komünist düşmanlığı vasıtasıyla egemenler, daima hedef şaşırtarak işçileri ve diğer emekçi halk kitlelerini birbirine karşı kışkırtmış ve aralarında güvensizlik tohumları ekmeye çalışmıştır.

“Tek Bir Ordu, Tek Bir Bayrak, Tek Bir Hedef”

Uluslararası işçi sınıfının kapitalist sisteme karşı verdiği kurtuluş mücadelesinin simgesi olan 1 Mayıs, tarihsel kökeni itibarıyla, mücadele eden proletaryanın devrimci yaratıcılığının göstergelerinden birisi aynı zamanda.

Türkiye’de 1 Mayıs: İnatçı Bir Gelenek!

Bir taraftan burjuva devletin baskı ve yasaklarıyla karşılaşan ve sermayenin payandasına dönüşmüş sendikal bürokrasinin ihanetine uğrayan, öte taraftan ise sol görünümlü sendikal bürokrasinin ve sosyalist hareketin çeşitli zaaflarından dolayı güçsüz düşen 1 Mayıs, işçi sınıfının moral ve güç toplayacağı bir mücadele gününe dönüştürülemiyor. AKP iktidarı, 1 Mayıs’ı bir korku gününe dönüştürerek işçi kitlelerini kendi mücadele günlerine yabancılaştırmaya çalışıyor. Bu nedenle, 1 Mayıs’ın tarihsel anlamına sahip çıkmak, onu bir mevzi olarak savunmak ve bir mücadele geleneği olarak yaşatmak önemli bir görevdir.

Mayıs 68: Fransa'nın Devrim Ayı

Gereken tek şey önderlikti. Ama işçi liderleri, tıpkı Gaullcüler gibi sırra kadem basmışlardı. 1968 tarihteki en büyük genel grevdi. İşçilerin büyük tavizler elde edip bozguna uğramadan iş başı yapmaları bunun kanıtıdır...

’68 Salt Bir Öğrenci Hareketi miydi?

‘68 denince akla hep bu yıllarda yükselen gençlik hareketi geliyor. Ancak gençlik hareketindeki bu yükselişin asıl zeminini oluşturan işçi hareketindeki yükseliş ise unutuluyor ya da ona ikincil bir önem atfediliyor. Oysa ‘68 Mayısı ile simgelenen dönem, bir gençlik isyanından, sokak çatışmalarından, üniversitelerin işgalinden ibaret değildir. Bu dönemde, işçi sınıfı başta olmak üzere toplumun geniş kesimleri ayağa kalkmış ve pek çok ülkede devrim/karşı-devrim kamplarında kutuplaşma belirginleşmişti. Üstelik burjuva ideologlarının devrimci isyanın üzerini örtmek için yüzeysel ve simgesel olanı üste çıkartma gayreti ile öne sürdükleri gibi, öğrenci hareketleri de sadece cinsel özgürlük ya da bireysel özgürlük peşinde değildi. Dünyayı değiştirmenin mümkün olduğu duygusu her yeri sarıp sarmalarken, radikalleşen öğrenci hareketi, burjuva kurumları ve bürokratik sol anlayışları karşısına almıştı.

Delikanlım İyi Bak Yıldızlara

Bugün onların militan mücadeleci ruhuna sahip çıkmak, ancak onların ideolojik ve politik yanılsamalarından ve yanlışlarından arınmakla ve devrimci Marksizmi özümsemekle mümkün ve anlamlı hale gelecektir. Gençler için devrimci mücadelenin adresi işçi sınıfı devrimciliğidir. Güçlü ve kalıcı bir mücadele, ancak onlar gibi fedakâr, mücadeleci, atılgan, gözü pek, adanmış, ama umutlarını, özlemlerini işçi sınıfı saflarında büyüten birer devrimci militan olmakla sürdürülebilir.

Devrimin ve İşçi Sınıfının Şairi: Nazım Hikmet

Tepeden tırnağa insan, tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret bir devrim ozanıydı Nazım Hikmet. O sınıfsız bir dünya özlemiyle kavgaya atılmış, bu uğurda ömrünün en güzel, en verimli yıllarını hapishanelerde geçirmiş bir komünist şairdi.

Nazım Hikmet: İşçi Sınıfına Sevdalı Bir Komünist Ozan

Kimilerine göre dünyaca ünlü bir şair, kimilerince “kartpostal şairi” ve kimilerince de aşklarıyla, sevdalarıyla ünlü bir şairdir Nazım Hikmet. Oysa Nazım Hikmet’i Nazım Hikmet yapan dahiyane yetenekte bir komünist şair olmasıdır. Bu yazı, onun hatırasını ve ortak davamız olan komünist bir dünya yaratma mücadelesindeki önemli yerini anmak amacıyla yazılmıştır.

‘89 Bahar Eylemleri

Önderlik olmaksızın gelişecek hareketler, tarihin tanıklığında hep yenilgiyle sonuçlanmış ve ardından uzun süreye yayılan gericilik dönemleri başlamıştır. Troçki’nin 1938’de ifade ettiği “insanlığın krizi devrimci önderliğin krizine indirgenmiştir” sözü tüm gerçekliği ile ayakta durmakta ve devrimci Marksistlere öncelikli görevi hatırlatmaktadır: işçi sınıfının enternasyonal devrimci partisi yaratılmadan insanlık özgürleşemez!

15-16 Haziran Genel Direnişi

Bu büyük direnişin kanıtladığı gerçeklerin en başında şüphesiz işçi sınıfına önderlik edecek devrimci bir siyasal parti olmadıkça işçi sınıfının bu tür patlamalarının düzen tarafından her zaman savuşturulabileceği gerçeği gelmektedir. Lenin emperyalizm çağını proleter devrimler çağı olarak adlandırmıştı. Bu çağda işçi sınıfının kendiliğinden patlamaları her an olasıdır. Önemli olan bu tür patlamalar gerçekleştiğinde işçi sınıfına önderlik etme yeteneğinde ve gücünde bir devrimci partinin daha önceden inşa edilmiş olmasıdır.

“Büyük İnsanlığın” Büyük Şairi: Nâzım Hikmet

Bizler, bu toprakların işçileri, biliyoruz ki Nâzım Hikmet tüm dünya işçilerinin ozanıdır. Bizlere mücadelesiyle ve dizeleriyle ulaştırdığı selâmını, ekmek gül ve hürriyet günlerinde her dilden söyleyeceğimiz şarkılarda bayrak bayrak dalgalandıracağız. Nâzım’ı bilincimizde, yüreğimizde ve mücadelemizde yaşatacağız. İşçi sınıfının baş eğmez ozanının da uğruna savaştığı o günler geldiğinde, bileceğiz ki artık, o, tüm insanlığın bahtiyarlığıyla bahtiyar, yatıyor olacak bir çınar gölgesinde. Şarkısı tükenip bitmemiş olacak hâlâ!

15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi: Nasırlı Ellerin Yumruğu!

15 Haziran sabahı yüzlerce fabrikada üretim durdu ve bacalar tütmez oldu. Değişik kollardan kent meydanlarına ve Valiliğe doğru yürüyüşe geçen 75 bin işçi, DİSK’i kapattırmayacağını haykırıyordu. 16 Haziranda direniş daha da büyüdü. Bu kez tam 168 fabrikada üretim durmuş, işçiler, İstanbul, Gebze ve Kocaeli’de sokaklara dökülmüşlerdi. Yollar asker ve polis barikatlarıyla kapatılmıştı ama işçiler tankları görecek durumda değillerdi. İşçiler yükleniyor ve barikatlar birer birer aşılıyordu. İşçi devriminden korkan patronlar İstanbul’u terk ettiler. Adalet Partisi hükümeti, işçileri durdurmak için sıkıyönetim ilan etti ve DİSK yöneticilerini gözaltına aldırmaya başladı. Ancak devam eden günlerde, DİSK’i hedef alan yasayı geri çekmek zorunda kaldı. Böylece bir kez daha kazanan örgütlü, bilinçli ve mücadeleci işçiler oldu.

Aşılması Gereken Bir Zirve: 15-16 Haziran Direnişi

15-16 Haziran, Türkiye işçi sınıfının gücünün boyutlarını göstermiştir. Ne var ki bu apaçık göstergeye rağmen, 15-16 Haziran, solun geniş kesimleri nezdinde, devrimin önder gücü ve lokomotifinin ancak işçi sınıfı olabileceği ve sınıfın devrimci siyasal bir temelde örgütlenmesi gerektiği sonucunun çıkartılmasına ve genel kabul görmesine vesile olamadı. Bir kez daha görüldü ki, sol hareketin büyük bölümü, işçi sınıfına güvensizlik ve onun devrimci potansiyeline inançsızlık temelinde şekillenmişti.

Kore Nire?

Türkiye tarihinde önemli bir yeri olan Kore savaşı bundan 57 yıl önce, Haziran ayında başlamıştı (25 Haziran 1950). Savaş, ulusal bağımsızlığı elde etme yolunda mücadele eden kuzeydeki ulusal kurtuluşçu güçler tarafından, esasen ABD emperyalizminin böldüğü ülkenin birliğini sağlamak üzere başlatılmış ve geniş halk desteğinin de yardımıyla güneydeki işbirlikçi rejim birkaç gün içinde yenilgiye uğratılmıştı.

Sivas Katliamı ve Gerçekler

Bundan 22 yıl önce, 2 Temmuz 1993’te, Sivas’ta 33 aydın, sanatçı ve 2 otel çalışanı, Pir Sultan Abdal’ı anma etkinliğinde kaldıkları Madımak Otelinde yakılarak katledildi. Katliamın ardından yıllar geçmesine rağmen suçlular hesap vermiş değil. Katliam sonrası açılan davadan bir sonuç çıkmadı. Açılan dava 19 yıl sürdü, yargılanan 2 kişi dava süreci içinde ölürken diğer 5 kişi ise zaman aşımından serbest bırakıldı ve böylece dava süreci kapanmış oldu.

Sivas Katliamının Sorumlusu Kapitalist Devlettir!

Burjuvazi işçi sınıfının ürettiği zenginliklerin üzerine kurulu egemenliğinin temellerini sarsacak ya da tümüyle ortadan kaldırabilecek devrimci durumların baş gösterdiği dönemlerde diğer yöntemlerin yanı sıra dinsel gericiliği bizzat kendi eliyle palazlandırır. Kapitalizmin ortadan kaldırılması ortak hedefiyle birleşerek ayaklanan emekçi kitleleri mezhep ayrımları, dinsel farklılıklar gibi yapay ayrımlar temelinde bölmeyi amaçlar. Bunun örnekleri ülkemizde defalarca yaşanmış ve yaşanmaya devam etmektedir.

Haziranda Ölmek Zor!

Ömürlerini işçi sınıfı ve insanlığın esaretten kurtuluşu davasına adamış iki büyük ozanımız Nazım Hikmet ve Ahmet Arif’i bir Haziran ayında kaybettik. Onlar ruh dünyalarının olağanüstü şiirsel zenginliğini, sömürücü egemenlere karşı sınıf mücadelesinin etkili bir aracı düzeyine yükseltmeyi başarmışlardı.

Suruç Katliamını Unutmadık, Unutturmayacağız!

Suruç katliamı, Kürt halkına ve destekçilerine bir gözdağı olarak gerçekleştirildi. Kısa sürede savaş yeniden alevlendi. Suruç katliamından bu yana binlerce insan hayatını kaybetti. Türkiye devletinin doğumundan itibaren üzerine sinmiş olan Kürt düşmanlığı bu katliamlarla yeniden gün yüzüne çıktı. Kürt düşmanlığı diğer burjuva partiler için de adeta hizada tutma aracı olarak kullanıldı. Kürt sorunu konusunda sık sık rapor yazmakla övünen CHP, dokunulmazlıkların kaldırılması gündeme geldiğinde, sırf Kürtlerle aynı çizgide görünmemek adına, yanlış olduğunu bile bile, üstelik bunu da beyan ederek AKP’nin anayasa değişikliğini Meclis’ten geçirmesine yetecek kadar oy almasını sağladı.

Engels’i ÖlümYıldönümünde Saygıyla Anıyoruz

Uluslararası işçi sınıfının önderi, öğretmeni, Marx’ın yoldaşı ve Marksizmin kurucularından Friedrich Engels 5 Ağustos 1895’te hayata gözlerini yumdu. Lenin’in de haklı olarak vurguladığı gibi Engels, yoldaşı Marx ile birlikte işçi sınıfına kendini bilmeyi, kendi sınıf bilincine ulaşmayı ve toplumsal kurtuluşu için nasıl ve hangi araçlarla kavga etmesi gerektiğini öğretti. Bundan dolayıdır ki, her işçi Engels’in kim olduğunu ve nasıl bir dava uğruna mücadele ettiğini bilmelidir, onun yaşamını öğrenmeli ve eserlerini okumalıdır. Bu eylemi yerine getiren her işçi Engels’in dehasını, su katılmamış kolektivist ve eğilip bükülmeyen militan kişiliğini, yüce gönüllülüğünü, davasına ve yoldaşlarına sonsuz bağlılığını, işçi sınıfına inancını ve ona kendisini kayıtsız şartsız adamasını görecektir.

Friedrich Engels

5 Ağustos 1895'de kaybettiğimiz, proletaryanın yetkin bilim adamı ve öğretmeni Engels'in anısına, Lenin'in kaleme aldığı yazıyı yayınlıyoruz.

Hiroşima ve Nagazaki’yi Anarken

Japonya’nın savaş uçağı filosu tükenmiş, Japon donanması son rezervlerini de kaybetmiş durumdaydı. ABD hava akınları, Tokyo’yu harap eden yangın bombalarıyla yapılan saldırılar, Japonya’nın direncini yok etmişti. Japonya henüz resmen teslim olmamıştı ancak teslim olmanın eşiğindeydi. Savaşı kaybettiğini gören Japon egemen sınıfı, siyasi çözüm arayışındaydı. O halde ABD 6 Ağustosta Hiroşima’ya, 9 Ağustosta Nagazaki’ye atom bombalarını neden atmıştı?

Yüz Yıl Sonra Dünya Savaşının Akla Getirdikleri

28 Haziran 1914 günü Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun veliaht prensi Franz Ferdinand eşiyle beraber Saraybosna’da bir suikastle öldürüldü. Suikastı gerçekleştirenler Sırp ordusunun subaylarınca örgütlenen Sırp milliyetçileriydi. Zamanın büyük devletlerinden biri sayılan bir devletin veliaht prensinin suikast sonucu öldürülmesi hiç şüphesiz önemsiz bir hadise değildi. Ama o dönemin koşulları içinde bu pek sıra dışı bir şey de değildi.

Troçki: Bolşevizm Geleneğinin Son Büyük Halkası

Troçki’nin “hayatımın en önemli işi” olarak adlandırdığı yeni bir Enternasyonal’in inşası yarım kalmıştı. Yeni bir dünya partisi inşa edildiğinde, işçi sınıfı tarihinin en karanlık günlerinde bile nasıl bir inanç, kararlılık ve sabırla mücadele edilmesi gerektiğini yaşamıyla ortaya koyan Troçki’ye duyduğumuz minnet borcunu ödemiş, onun miras bıraktığı görevi tamamlamış olmakla kalmayacağız, dünyayı değiştirmenin aracını da yaratmış olacağız.

Ölümünün 112. Yılında Engels

Uluslararası işçi sınıfının önderi, öğretmeni, Marx’ın yoldaşı ve Marksizmin kurucusu Friedrich Engels 5 Ağustos 1895’te saat 23.30’da, başucunda yanan mumun küçülüp büyüyen alevini son kez gördü ve gözlerini sonsuza dek bu dünyaya kapattı. Böylece Engels de yoldaşı Marx gibi, daha insanlığın toplumsal kurtuluşuna giden yolda işçi sınıfına çok şey öğretecekken, zamanından önce göçüp gitti bu dünyadan. Lenin’in de haklı olarak vurguladığı gibi Engels, yoldaşı Marx ile birlikte işçi sınıfına kendini bilmeyi, kendi sınıf bilincine ulaşmayı ve toplumsal kurtuluşu için nasıl ve hangi araçlarla kavga etmesi gerektiğini öğretti. Bundan dolayıdır ki, her işçi Engels’in kim olduğunu ve nasıl bir dava uğruna mücadele ettiğini bilmelidir, onun yaşamını öğrenmeli ve eserlerini okumalıdır.

Vedat Türkali’yi Kaybettik!

Büyük kavgasına olan tutkusuyla ve her daim berrak olan bilincinin ışığıyla yıllar boyunca pek çok devrimcinin üzerinde muazzam etkiler bırakan Türkiye’nin önde gelen komünist aydınlarından Vedat Türkali (Abdülkadir Pirhasan) 97 yaşında aramızdan ayrıldı. Uzun sayılabilecek bir ömrü, yaşamının her döneminde bir komüniste yakışacak eserler ve tutumlar ortaya koyarak sürdüren ve noktalayan Türkali, Türkiye komünist hareketinin en önemli değerlerinden biriydi.

Kalıcı Barış Ancak Kapitalizme Karşı Savaşan İşçilerle Gelir

Gün geçtikçe daha fazla sayıda insanın yaşamını altüst edecek biçimde derinleşen bir emperyalist paylaşım savaşının içindeyiz. Bu gerçek, tüm dünyada barış sorununu acil bir gündem olarak toplumların önüne koyuyor. Türkiye’de ise, devletin Kürt halkına yönelik olarak yükselttiği saldırılar emperyalist paylaşım savaşı süreci ile birleşerek barış sorununu daha yakıcı bir biçimde öne çıkarıyor. Cerablus operasyonu ile birlikte hem emperyalist paylaşım savaşı hem de Kürt halkına karşı savaş bağlamında kritik bir adım atan Türkiye egemen sınıfının, bugüne kadar yaşananları misliyle katlayacak bir yıkımı Türkiyeli emekçilere ve Kürt halkına dayatması bu yakıcılığı açık biçimde gösteriyor.

Ruhi Su İle Türküler Söylemeye Devam Ediyoruz

Ruhi Su'nun sesinde, sözünde, sazında pırıl pırıl bir direnç vardır. Onun sesi fırtınayı derinlerinde mayalayan ve kabarmak için zamanını sabırla bekleyen denizin durgunluğunu taşır. Bugün de, aydınlık düşüncelere, insan sevgisine, emeğe, emekçi sınıflara düşman totaliter rejimin egemenlerine inat “yattığımız yerde güller bitecek/ gün ışıyıp gelir sabret” diyen sesiyle hepimize umut ve cesaret vermeye devam ediyor.

12 Eylül Faşizminin Hesabı Sorulmalı

12 Eylül faşizminin hesabı mutlaka sorulmalı. 12 Eylül faşizminin simgesi haline gelmiş generaller birer birer sanık sandalyesine oturtulmalı. İşçi sınıfı ve devrimci hareket, gecikmiş hesabını faiziyle birlikte ödetmek üzere, geniş kitleleri seferber edecek bir mücadeleyi yükseltmeli.

6-7 Eylül Olayları: Azınlıkları Tasfiye Hareketi

1955’in 6 Eylülü. Başta İstanbul olmak üzere, İzmir ve Adalar’da Rumlara ve diğer gayrimüslimlere karşı büyük bir linç ve yağma hareketi gerçekleşti. İki gün boyunca devam eden olaylarda birçok gayrimüslim yaralanırken, yaşamını yitirenler oldu. Maddi hasar ise çok büyük boyutlardaydı.

12 Eylül’ün Hesabı Kapanmadı

12 Eylül 1980 faşist askeri darbesinin üzerinden 28 yıl geçti. Bugünün genç işçi kuşakları, ne ‘80 öncesinin devrimci mücadelesinden ne de temel amacı bu mücadeleyi ezmek olan 12 Eylül darbesinden haberdar durumda.

12 Eylül’ün Hesabı Kapanmadı

12 Eylül’ün cellâtlarının hiçbiri bugün hayatta olmayabilir. Ancak onları görevlendiren, destekleyen ve koruyan burjuva düzen halen hayattadır. Ve 12 Eylül’ün yarattığı yıkımların belki de daha büyüklerini alttan alta hazırlamaya devam etmektedir. 12 Eylül’ün tüm kurumlarını, anayasasını hedefine koyan ama esas olarak onun hayat bulmasının asıl sorumlusu olan burjuva düzenin sorgulanmasını ve yok edilmesini amaçlayan kitlesel bir mücadeleyi örgütlemek önümüzde bir görev olarak durmaktadır. Ancak bunun yapılabilmesi için de işçi sınıfının bilinç ve örgütlülük düzeyinin ilerletilmesi olmazsa olmaz bir koşuldur. İşçi sınıfı devrimcileri, 12 Eylül faşizmi ile hesaplaşmanın yalnızca tarihsel bir sorumluluk değil aynı zamanda güncel bir mücadele konusu olduğu anlayışıyla işçi sınıfı içindeki çalışmalarını güçlendirmelidirler. İşçi sınıfı 12 Eylül ve burjuvazinin tüm saldırılarının hesabını sermayeye karşı mücadelesini başarıya ulaştırarak soracaktır.

12 Eylül’ün Yıldönümünde Bitmemiş Bir Görev

Faşizmin işkence tezgâhlarında kaybedip güneşe gömdüğümüz yürekli insanlarımız için, yoldaşlarını kaybedip onların hesaplarını sorma sorumluluğunu omuzlarında taşıyarak burjuvaziye teslim olmayan, mücadelede yoluna devam eden ve genç devrimci kuşaklara ışık tutan yürekli insanlarımızı unutmamak, unutturmamak için üzerimize düşen görevi lâyıkıyla yerine getirmeliyiz.

23. Yılında 12 Eylül: Sınıf Mücadelesinde Kırılma

İşçi sınıfına devrimci bir önderlik sunmaya aday Marksist bir örgütlülük gerek ulusal gerekse de uluslararası düzeyde yaratılamadığı sürece, işçi sınıfının 12 Eylüllerden gerekli dersleri çıkarması ve iktidarı eline alacağı o büyük güne hazırlanması mümkün olmayacaktır.

12 Eylül Faşizmi ve Hedefindeki İşçi Sınıfı

Türkiye işçi sınıfı ve devrimcileri 12 Eylül 1980 gününe, onlara o zamana dek tarihlerinde gördükleri en karanlık dönemi yaşatacak kanlı bir darbeyle uyanmışlardı. Kenan Evren başkanlığındaki faşist cunta o gün yönetime el koyarak sıkıyönetim ilan etmiş, parlamento feshedilip anayasa rafa kaldırılmış, tüm siyasi partiler kapatılıp yöneticileri gözaltına alınmıştı. Bunlar kuşkusuz ilk etapta yapılanlardı. Asıl hedef, sosyalist hareketi ve işçi hareketini silindir gibi ezip geçmekti ve cunta derhal bu hedefe odaklanacaktı. Hedef büyüktü, balyoz da öyle!

12 Eylül’ün 29. Yılında

12 Eylül 1980’de ordu eliyle gerçekleştirilen faşist darbenin üzerinden 29 yıl geçmesine rağmen, Türkiye halen bu karabasanın izlerini üzerinden atabilmiş değil. Cuntanın hazırladığı faşist anayasa genel ruhu açısından bugün de yürürlükte.

11 Eylül’den 12 Eylül’e, Şili’den Türkiye’ye

Faşizmin geçmişte kaldığını düşünenlerin yanılgısını yüzlerine çarparcasına, dünya faşizan eğilimlerin giderek güçlendiği bir sürece girmiş durumda. İnsan hakları ayaklar altına alınarak tüm dünya bir işkencehaneye çevriliyor, kimyasal silah bulundurduğu gerekçesiyle işgal edilen Irak kimyasal silahların deneme sahası haline getiriliyor. Özgürlük adına Irak halkı zincire vuruluyor, barış adına savaşların en kanlısı Ortadoğu başta olmak üzere tüm dünyaya yayılmaya çalışılıyor, demokrasi adına faşizan rejimler tüm ülkelerin normu haline getirilmek isteniyor, terörle mücadele adına devlet terörü sınır tanımaz bir şekilde azdırılıyor.

Emperyalist Paylaşımın Yol Açtığı Büyük Trajedi

85. Yılında Türk-Yunan Zorunlu Nüfus Mübadelesi

Savaşın, acının ve gözyaşının olmadığı, insanların eşit ve müreffeh yaşayabileceği yepyeni bir toplumun nesnel olanaklarını yaratmış bulunan insanlık, ne yazık ki hükmünü hâlâ icra eden kapitalist düzende, bir kez daha emperyalist savaş cehennemine çekiliyor. 1990’larda Balkanlar’a ve Irak’a düşen emperyalist savaş alevleri, geldiğimiz evrede, dünyanın pek çok bölgesini etkisi altına almış bulunuyor.

DGM ve Profilo Direnişleri

Bugün işçi hareketinin genç unsurları arasında bırakalım siyasal bir mücadeleyi, sendikal-ekonomik bir mücadelenin bile başarıyla yürütülebileceğine ve kazanımla sonuçlanabileceğine duyulan inanç son derece erozyona uğramıştır. Tam da bu noktada, işçi sınıfının 70’li yıllarda giriştiği mücadelelerden devrimci siyasal talepler taşıyan kesitleri aktarmak ve hatırlatmak, hafıza kaybının önüne geçmek için son derece önemlidir.

Çin Devrimi Üzerine

1 Ekim 1949’da Çin Halk Cumhuriyeti’nin ilan edilmesiyle zafere kavuşan Çin devrimi ve onun doğrudan ve dolaylı sonuçları bugün hâlâ sol hareketin değişik kesimleri arasında süren bir tartışmanın konusu olmaya devam ediyor.

1928 Tramvay Grevi

Yıkılan Osmanlı devleti ile güçlü bağları olan İttihat Terakki geleneğinden gelen paşalar tarafından kurulan devlet, işçilere demokratik haklarını altın tepside sunmadı. İşgününün ortalama 16-17 saate ulaştığı Cumhuriyetin ilk yıllarında, son derece düşük olan ücretler dahi işçilere ödenmiyor, yabancı uyruklu işçilerle yerli işçilerin ücretleri arasında birkaç kat fark olmasına göz yumuluyor, kadın ve çocuk emeği de alabildiğine sömürülüyordu. Zonguldak madenlerinde “mükellefiyet” adı altında zorla ve kölece çalıştırmayı da hatırlamak gerekiyor. Yeni Cumhuriyette Koçlar, Sabancılar devletin yardımıyla zenginliklerinin temelini o yıllarda atarken, işçi sınıfı ağır çalışma ve yaşam koşullarına mahkûm ediliyordu. İşçiler, ücretlerinin yükseltilmesi, ayrımcılığın kaldırılması, çalışma koşullarının düzeltilmesi için çetin mücadeleler verdiler.

e-broşürlerimiz

Elif Çağlı
Devrim ve devrimci program anlayışı temelinde, Marksist hareketin tarihi içinde yaşanmış olan siyasal yaklaşım farklılıkları geçmişte kalmış konulardan ibaret değildir. Söz konusu saflaşmaların günümüze dek uzanan son derece önemli siyasal boyutları mevcuttur. Örneğin uzun yıllar boyunca dünya komünist hareketinin resmi temsilcisi olarak saltanat sürmüş bulunan Stalinizm, aslında Marksist sürekli devrim anlayışının inkârı üzerinde yükselen bir karaktere sahiptir. Bu bakımdan geçmişte Rus devrim sürecinde yaşanmış olan programatik ayrılıkların, bugünün benzer sorunlarına ışık tutan yönleriyle hatırlanmasında büyük yarar vardır.
Elif Çağlı
Büyük düşünür ve işçi sınıfının devrimci önderi Karl Marx’ın doğumunun üzerinden tam 200 yıl geçti. Aradan geçen yıllar içinde yaşanan devrim ve karşı-devrim deneyimleri, işçi hareketindeki yükseliş ve inişler, bu dalgalanmalara bağlı olarak Marksizme duyulan ilgideki ilerleme ve gerilemeler tarihe önemli kayıtlar olarak düşüldü. Ne var ki tüm yaşananların gözler önüne serdiği farklı yönlere karşın, günümüz de dahil olmak üzere, Karl Marx’ın dünya üzerinde dost ve düşman çevreler açısından muazzam bir etki yarattığı gerçeği değişmedi.
Elif Çağlı
"İşçi sınıfının mücadele tarihi, yaşam çizgisini ölümüne dek devrimci temelde sürdürmeyi başaran olumlu örneklerin yanı sıra, tam bir soysuzlaşma anlamına gelen olumsuz örnekleri de içeriyor. Tarih gerçekten öğrenmek isteyenler için ibret vericidir."
Elif Çağlı, bu broşürde, reformist ve oportünist siyasal anlayışların kökeni ve günümüzdeki görünümlerini ele alıyor.
Elif Çağlı
"Marksizm, insanlık tarihini bilimsel temellerde çözümleyebilmenin de yolunu açan bir dünya görüşüdür. Bu yolda ilerleyebilmek için, onun insan toplumlarının gelişim sürecine dair sunduğu tarihsel ve diyalektik materyalist bakış açısını lâyıkıyla kavramak gerekiyor. Özetle, işçi sınıfının devrimci mücadele yolunu aydınlatabilmek, kapitalizmin reel durumunu anlamak ve toplumsal yaşama, tarihe dair çözümlemeler yapabilmek için Marksizm günümüzde de ihtiyaç duyulan en büyük düşünsel kaynağı oluşturuyor." Elif Çağlı, bu broşürde, Marksizmin doğaya ve topluma yaklaşımında kullandığı tarihsel ve diyalektik yöntemi ele alıyor.
Elif Çağlı
"Devrim isteyen onun aracını da yaratmak zorundadır". Elif Çağlı, beş kapsamlı makalesinden oluşan bu derlemede, işçi sınıfının devrimci partisi sorununu ele alıyor. Sınıfın devrimci örgütlenmesinin hem yerel hem de enternasyonal düzlemde inşasında izlenmesi gereken yola ışık tutuyor.
Elif Çağlı
Elif Çağlı'nın üç kapsamlı makalesinden oluşan Devrimci Marksizm broşürünü okuyucularımıza sunuyoruz. İdeolojik ve teorik mücadelenin önemini vurgulayan bu makaleler, sınıf hareketinden kopuk yaklaşımların nasıl bu alanda da Marksizm dışı eğilimlere yol açtığını sergilemekte ve böylelikle sınıf temelinde bir devrimciliğin belirleyici önemine dikkat çekmektedir. Teori ve pratiğin örgütlü birliği vurgusu bu açıdan sorunun özüne ışık tutmaktadır.
Ezgi Şanlı
Binyıllardır kadına vurulan prangaların yükünü atmak, zincirleri kırmak, bu zincirlerin yara tutmuş, nasırlaşmış izlerini silmek, zincir vuranların karşısına dikilmek elbette kolay değildir. Ama tarihin en karanlık dönemleri bile ezilen sınıfların kadınlarının bu zorluklarla baş etmeyi göze almaktan kaçmadığı, erkeklerle birlikte sömürüsüz, eşitlikçi bir toplum için mücadele ettiği, dişe diş savaştığı örnekler barındırır. Köle ayaklanmalarının eli yabalı kadın savaşçıları, Osmanlı’ya başkaldırıp kılıçlarıyla ve yürekleriyle savaşan at sırtındaki Bedreddin’in yoldaşı hakikat bacıları, Avrupa’yı sarsan 1848 devrimlerinde, Paris Komünü’nde kadınların güçlendirdiği barikatlar birer gerçektir.
Mehmet Sinan
Mehmet Sinan'ın iki kapsamlı makalesinden oluşan Türk Solu ve Sınıf Devrimciliği broşürünü okuyucularımıza sunuyoruz. Marksizm ve Türk Solunun İdeolojik Geleneği ve Proleter Sınıf Temelinden Yoksunluk! başlıklarını taşıyan bu makaleler, Türkiye sosyalist hareketinin doğuşu ve gelişimini ve ona damgasını basan temel siyasal-teorik eğilimleri sergiliyorlar. İdeolojik yanlışlarının yanısıra Türkiye sosyalist hareketinin işçi sınıfından kopuk oluşunu onun en önemli zaafı ve hatta hastalığı olarak değerlendiren Mehmet Sinan, hem bu durumun ideolojik-teorik-siyasal köklerini açıklığa kavuşturuyor hem de bu durumdan çıkış için tutulması gereken yola işaret ediyor.
Marksist Tutum
Elif Çağlı ve Mehmet Sinan'ın iki kapsamlı makalesinden oluşan Gelecek Sosyalizmindir broşürünü okuyucularımıza sunuyoruz. Manifesto'nun Sönmeyen Ateşi; Gelecek Sosyalizmindir başlıklarını taşıyan bu makaleler, Marksizmin doğuşunu ve kapitalizmin günümüze gelene kadarki serüvenini ele alıyor. Bu sömürü düzeninin insanlığa yaşattığı duruma ve ondan kurtuluşun temellerine ışık tutuyor.
Elif Çağlı
Elif Çağlı'nın üç makalesinden oluşan Düzenin Otoriterleşmesi broşürünü okuyucularımıza sunuyoruz. Demokrasi ve Plütokrasi; Otoriterleşme ve İdeolojik Aygıtların Rolü; Faşist Tırmanışa Karşı Mücadeleye başlıklarını taşıyan bu makaleler, günümüzde kapitalizmin ve burjuva demokrasisinin çürümüşlüğünü, bu demokrasilerin bağrından otoriter rejimlerin doğuşunu ve ona karşı mücadelenin temel önemdeki yanlarını ele alıyor.
Elif Çağlı
Kapitalizmin tarihsel krizine bağlı olarak dünya ölçeğinde yayılan otoriterleşme ve emperyalist savaş koşulları, işçi sınıfı devrimcilerinin önüne olağan dönemlere kıyasla çok daha ağır görevler koyuyor. Tarihin bu tür kesitleri, devrimci inanç ve iradenin, örgütsel bağlılığın sınandığı dönemlerdir. Böylesi dönemlerde, işçi sınıfının mücadele tarihindeki ilham verici örnekleri hatırlamak ve en zor koşullara meydan okuyarak devrimci yükseliş için hazırlanan önderlerden ders almak büyük bir önem kazanır. Bu bağlamda, işçi sınıfının devrimci önderi Lenin’in, onun en yakın mücadele yoldaşı Krupskaya’nın ve benzeri Bolşeviklerin devrime adanmış yaşamları unutulamaz ve unutulmamalıdır.
Mehmet Sinan
Erdoğan’ın empoze etmeye çalıştığı, dincilikle milliyetçiliği kaynaştırmaya çalışan bir ideolojidir. Peki ama bunu neden yapıyor Erdoğan? Çünkü “dinci oylar” onu başkanlığa taşımaya henüz yetmiyor da ondan! O nedenle de şimdi Erdoğan, kafası Türkçülükle, milliyetçilikle bulandırılmış olan MHP seçmenlerinin oylarına göz dikmiş durumdadır. Dolayısıyla, Erdoğan’ın milliyetçi söylemlerinin dozunun giderek daha da artacağını şimdiden söyleyebiliriz. Onun süreç boyunca bir taktik olarak başvuracağı demokratlık gösterileri, büyük bir ihtimalle gene de bir parantez olarak kalacaktır!
Elif Çağlı
Alt-emperyalizm konusu, emperyalizm ya da küreselleşme olgularının kavranışındaki farklılıkların uzantısı olan tartışmalı yönler içeriyor. Kapitalizmin sömürgeci aşaması ile emperyalist aşaması arasındaki ayrımın görmezden gelinmesi temel yanlışlardan biridir.
Elif Çağlı
Marksizmin kurucuları, dünya işçi devriminin gelişkin kapitalist ülkeleri kucaklayan sürekli devrimler sayesinde sosyalizme ilerleyebileceğini savunmuşlardı. Tarihte yaşananlar bunun doğruluğunu tersten de olsa kanıtladı. Bu durum çarpıcı ifadesini, proleter sosyalist devrimin Rusya gibi geri bir ülkede patlak vermesi ve Avrupa devriminin imdada yetişmemesi neticesinde biçimlenen koşullarda buldu. Her zaman olduğu gibi tarih yine düz bir çizgide ilerlememiş ve devrimci Marksistlerin önüne çözümlenmesi gereken yeni sorunları yığmıştı. İşçi devriminin Rusya’da sıkışıp kalmasının doğurduğu sonuçlar, “tek ülkede sosyalizm” tartışması bir yana, sosyalizme geçişin temel koşulu olan devrimci işçi iktidarının uzun süre tek başına yaşayamayacağı gerçeğini gözler önüne seriyordu.
Utku Kızılok
Bolşevik Parti’ye temel özelliklerini kazandıran ve işçi sınıfının iktidarı için çarpışmanın sorumluluğunu alarak tarihsel rolünü oynamasını sağlayan Lenin’dir. Tarihsel deneyim incelendiğinde görülecektir ki, Lenin olmasaydı Ekim Devrimi zafere ulaşamazdı. Diyalektik düşünmeyen darkafalılar, buradan yürüyerek parti ve önderlik sorununu lidere indirgediğimizi söyleyebilirler, ama gerçek böyle değildir. İşçi sınıfı ile onun komünist öncüleri, komünist öncüler ile bir bütün olarak parti, parti ile lider ya da liderlik arasında organik bir bağ, canlı ilişkiler ve etkileşim vardır.
Elif Çağlı
Kapitalizmin günümüzde yaşanan sistem krizi 1929 Büyük Depresyon dönemini bile aşan bir derinlik ve yaygınlıkta seyrediyor. Bu kriz burjuva ideologların uzun bir dönem boyunca kapitalist düzenin geleceğine dair çizdikleri pembe tabloları da paramparça ediverdi. İçinden geçtiğimiz dönemde özellikle belirli bölgelerde art arda patlak veren emperyalist yeniden paylaşım savaşları, “artık savaşlar dönemi geride kaldı, dünya bir barış dönemine giriyor” diyen liberallerin ipliğini iyice pazara çıkarttı. Kapitalist Avrupa Birliği’nin giderek ulusal sınırları yok eden bir Avrupa Birleşik Devletleri’ne dönüşeceği iddiasının hepten inandırıcılığını yitirmesi bir yana, AB ekonomik bir birlik olarak bile parçalanmaya yüz tutmuş durumda.
Mary Harris Jones
İşçi sınıfı mücadele tarihinde haklı bir yer etmiş Jones Ana’nın mücadele deneyimleriyle dolu özyaşamöyküsü hiç şüphesiz dünya işçi sınıfı yazınının anlamlı bir parçasını oluşturmaktadır. O nedenle sadece tarihsel değil, günümüz kapitalizminin dayattığı koşullar açısından güncel bir anlamı da olan bu özyaşamöyküsünü Türkçeye kazandırmanın ve okuyucuya sunmanın Türkiye’deki işçi sınıfı yazınına ve mücadelesine bir katkı olacağını düşündük. 27 bölümden oluşan bu özyaşamöyküsünü parça parça yayınlıyoruz.
Elif Çağlı
Alman devriminin yiğit önderleri Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht 15 Ocak 1919’da karşı-devrimin kanlı saldırısıyla katledildiler. Ekim Devriminin önderi Lenin’i 21 Ocak 1924’te yitirdik. Türkiye komünist hareketinin Onbeşleri Mustafa Suphi ve yoldaşları ise, 28 Ocak 1921’de burjuvazinin kalleşçe planlarıyla Karadeniz’in sularında öldürüldüler.
Elif Çağlı
Kelimenin gerçek anlamında anti-kapitalist bir gençlik hareketinin gelişebilmesi için, bugün sınıfsal ayrımları yansıtan ideolojik farklılıkların üzerinin örtülmesine değil, tam tersine ideolojik bir netleşmeye ihtiyaç var. Keskin devrimci görünen bir küçük-burjuva solculuğu öğrenci hareketindeki sekter tutumlarıyla kendini yalıtıp, izleyicisi olan genç insanları da kısa sürede yorgunlar kervanına dahil ediyor. Bu gerçekler karşısında öğrenci gençliğin tutarlı ve dinamik unsurlarının, burjuva ya da küçük-burjuva solculuğundan arınmaları bir zorunluluktur. Bu gençler, ancak ve ancak, dünyayı değiştirme potansiyeline sahip proletaryanın enternasyonalist devrimci çizgisini benimsemeleri durumunda güçlü ve kalıcı bir gençlik hareketi yaratabilirler.
Marksist Tutum
Kapitalizm insanlığa cehennemi yaşatıyor. Bir avuç kapitalistin saltanatı, gezegeni dolduran milyarlarca insanı, açlığın, yoksulluk ve yoksunluğun, işsizliğin, inanılmaz bir eşitsizlik ve adaletsizliğin, kanlı savaşların, zulüm ve işkencenin, dibi gelmez bir çürüme ve yabancılaşmanın pençesinde kıvrandırıyor.