Navigation

Ruhi Su İle Türküler Söylemeye Devam Ediyoruz

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Mehmet Ruhi Su, bundan 33 yıl önce, 20 Eylül 1985’te aramızdan ayrıldı. O, Van’da 1912 yılında doğmuş, 1915 yılında Anadolu’nun kadim halklarından Ermenilere yönelik tehcirde ailesini yitirip yetim kalmıştı.[*] İki dünya savaşının da yer aldığı ömrüne pek çok şey sığdırmıştı. İlki 1914 yılında başlayan dünya savaşında yenilen tarafta olan Osmanlı’nın kalan toprakları dört bir yanından işgale uğramış ve paylaşım masasında parçalanıp bölüşülmüştü. İşgal güçleri Anadolu içlerine doğru ilerlerken Fransızlar Adana’yı işgal etmişlerdi. İşgalden kaçanlar Toros dağlarına sığınmışlardı. Ruhi Su da “kaç kaç yılları”nın zorlu koşullarında büyüdü. Onun toplumsal adaletsizlikle yüzleşmesi daha küçücük bir çocukken başlamıştı. Savaş sona erdikten sonra evlatlık verildiği evde maruz kaldığı eziyeti gören komşuların yardımı ile on yaşındayken Adana öksüzler yurduna verildi. Çocuk olmanın, oyun oynamanın mutluluğunu bu yurtta yaşadığını söyleyecek kadar yokluğun ve yoksulluğun çocuğuydu. Türkü söylemeyi seviyordu. Müzik öğretmeninin öksüzler yurduna aldırdığı keman onun müzik yeteneğini ve tutkusunu başka boyutlara taşımasına vesile oldu. Müzik Öğretmen Okuluna gitmek için çabaladı.

Öksüzler yurdundan askeri okula gitmeye mecbur edilmesine rağmen müziğe olan tutkusundan vazgeçmedi. Bürokratik engellere boyun eğmeyip, sonunda istediği okula girmeyi başardı. Mehmet Ruhi müzik öğretmen okulunu bitirip öğretmen oldu. Bir yandan öğretmenlik yaparken bir yandan da opera ve şan eğitimi almaktaydı. Yine bürokratik engeller nedeniyle ikisini bir arada yürütememişti. Operada kalabilmek için öğretmenliği bırakmıştı.

Ruhi Su, fırsatını buldukça türküler söylemeye devam eder. Güzel ve özgün sesiyle söylediği türküler ona 1943-45 yılları arasında TRT Ankara radyosunda “Basbariton Ruhi Su Türküler Söylüyor” programını yapma olanağı yaratır. Programlarında söylediği halk türküleri, deyişler onun yüzünü görmeden sesini ve sazını duyan yüzlerce genç devrimci fidanın yüreğindeki mücadele ateşini de körükler. Elbette bu durum dönemin egemenlerini de rahatsız etmeye başlar. Çünkü aydınlık dünya görüşü, sosyalist fikirleri, sesi ve söylediği türküler dönemin gerici iktidarının tepkisini çeker. Alevilik ve komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle TRT’den atılır. Egemenlerin düşmanlığı sebepsiz değildir. Çünkü Ruhi Su’nun tarafı bellidir. Kemalist burjuva düzen güçleri tarafından Karadeniz’in karanlık sularında boğdurulan Mustafa Suphi ve yoldaşları için yazılan “On Beşlere Ağıt” şiirini besteleyenin müziğine ince ince işleyen, insanlığın kurtuluşu, sosyalizm mücadelesidir. Müzik yeteneği ve sesindeki güzelliği onun genetik mirası olsa da onu Ruhi Su yapan, bu yeteneğini tüm insanlığın kurtuluşu mücadelesiyle birleştirebilmiş olmasıdır.

Radyoda program yaptığı yıllarda önemli operalarda da rol almakta, Ankara Üniversitesi Dil, Tarih, Coğrafya Fakültesinde de koro çalışmaları yapmaktadır. Yıllar sonra tutukluluk koşullarında ikisi de kelepçeli iken evleneceği ikinci eşi, yoldaşı Sıdıka Hanım’la tanışır. Dünya görüşleri, düşünceleri yakındır. Birbirlerinin farkında olmasalar da ikisi de TKP’lidir. Siyasal atmosfer gergindir. TC egemenlerinin sol harekete, sosyalist fikirlere tahammülü yoktur. 1950’de yapılan seçimlerde CHP’nin tek parti iktidarı sona erer. Emekçi halkın yanındaymış gibi görünerek, özgürlükçü söylemlerle güçlü bir kitle desteğini arkasına alarak seçimlerden galip çıkıp iktidara yerleşen Demokrat Parti giydiği özgürlük şalını kısa sürede üzerinden atar. Muhalifleri üzerindeki baskılar ve tutuklamalar hız kazanır. Burjuva aydınlara bile ağır baskıların olduğu, Rum ve Ermenilere yönelik devlet eliyle katliamların örgütlendiği koşullarda sola, sınıf mücadelesine ve devrimci, sosyalist aydınlara olan düşmanlığın da ağır sonuçları olur. Aynı dönemlerde ABD gibi emperyalist ülkelerdeki komünist avının benzeri bir süreç Türkiye’de de yürürlüğe sokulur ve sol hareketi ezmek üzere saldırıya geçilir.

1951-52 yılındaki TKP tevkifatları da bu süreçte yaşanır. Ruhi Su da tutuklanan parti üyelerinden biri, komünist bir sanatçıdır. İşte bu yüzden DP iktidarının hedefindedir. İhbar edilerek opera binasında gözaltına alınır. Sirkeci’deki Sansaryan Han’da bulunan Emniyet Müdürlüğü o dönemdeki ünlü işkence merkezlerindendir. Ruhi Su da işkenceye maruz kalanlar arasındadır. Hücrede, hemen yanı başındaki yoldaşlarına yapılanların acısı yüreğine işlemiş ve bu acı ve doğurduğu öfke kelimelere dökülmüştür: “Mahsus mahal derler/ kalırım zindanda/ kalırım, kalırım/ dostlar yandadır/ iki elleri kızıl kandadır/ ölürüm, ölürüm kardeş aklım sendedir!” “Artar eksilmeyiz zindanlarında” dediği “Mahsus Mahal”de bu dönemi anlatırken zulme boyun eğmemenin, mücadeleye inancın, gelecek güzel günlere duyulan özlemin türküsünü söyler.

Aylar süren ağır işkenceden sonra, yargılanıp hapse mahkûm edilir Ruhi Su. Hapisten çıktıktan sonra da egemenlerin zulmünden kurtulamaz. 1951-58 yıllarını hapiste geçirir. Dışarı çıktığında da peşini bırakmazlar. Sürgün yılları başlar. Ve yaşamı boyunca sazı, sesi duyulmasın diye yalnızlaştırılmak ve açlığa mahkûm edilmek istenir. Maddi zorluklara, işsizliğe rağmen inandığı yolda yürümekten vazgeçmez. İnsanın insana kulluğuna isyan etmeye, Anadolu emekçilerinin, yoksulun türkülerini derlemeye devam eder. Bir konserinde şöyle der: “Halkımız anlatmak istediği her şeyi şikâyetlerini, korkularını, sevgilerini hep bu türkülerle anlatmış. Ben de böyle bir eğitimden geldiğim için bunları sevdim ve bunları duyurmak istedim. Adeta halkımın duyurmak istediği her şeyinin bir sözcüsü haline geldim.”

O sadece türkü söylemekle yetinmez. Bu toprakların tarihinde iz bırakmış, isyanın, başkaldırının sesi, simgesi haline gelmiş Dadaloğlu, Karacaoğlan, Köroğlu, Pir Sultan gibi halk ozanlarından yaptığı derleme türküleri kendinden sonraki kuşaklara taşıyan bir aktarma kayışına dönüşür. Hapisteyken bile üretmeye devam edip, süpürgenin tahta sapından yapılmış sazıyla yoldaşlarının moralini yükselten müzik egzersizlerini, koro çalışmalarını sürdürür.

1960’lar Türkiye’nin görece daha demokratik bir ortamın yaşandığı bir dönemdir. Uzun yıllardır yasaklı olan Ruhi Su o dönemde İstanbul’da dostlarının yardımıyla belediye gazinosunda ve kulüplerde sazını çalabilme ve türkülerini söyleme olanağı bulur. Çok sevdiği Nazım Hikmet’in şiirlerini ilk o besteler ve gür sesiyle gururla söyler. Şiirleri tüm dünyada serbestçe dolaşırken kendi memleketinde yasaklı olan Nazım’ın ölüm haberini aldığında hissettiği acı onun dupduru sesini titreten bir ağıt olur: Her hali aklımda/ Aklımdan gitmez/sol yanım unutsa/sağım unutmaz/böylesi bir cana /ölüm kâr etmez/ sürer tazelenir Nazım kardeş/ gelir dallara. Sol fikirlerin, yayınların yaygınlaşma olanağı da bulduğu bu dönem Türkiye’de devrimci gençliğin, işçi örgütlerinin ve mücadelenin palazlanmasına ortam yarattığı için burjuvaziyi ürkütür. 12 Mart 1971’de bir askeri darbe ile devrimci solun ve işçi hareketinin üzerine yeniden kara bulutlar çöker. Devrimci örgütlere ve sendikalara yönelik saldırılar tırmanır. Daha 1969’da 6. Filo protestosu sırasında bıçaklanarak öldürülen devrimci gençler için yazdığı “ellerinde pankartlar/yürüyor bu çocuklar/kalkın, ayağa kalkın/biz şehirden, siz köyden” türküsünün mürekkebi kurumadan devrimci gençliğin fidan boylu genç liderleri idam edilir. Pek çoğu hain pusularda katledilir. Bu karanlık dönemde bile Ruhi Su devrimci gençliğe moral veren türkülerini söylemeye devam eder. Yalnız değildir. Yoldaşları yanındadır. Yaşama tutkusunu, sevincini, gelecek güzel günlere olan inancını yazdığı, söylediği türkülerle herkese taşır. Yurtdışı konserlerinde izleyicilerinin çoğu sürgün devrimciler, sosyalistler, gurbetçi işçilerdir. Çünkü Ruhi Su onların dostu, yoldaşıdır. Yaşanan tüm acılar, baskı ve zorluklar onu dostlar arasında, ağız dolusu ve yürekten gülmekten alıkoyamaz. “Ne mutlu bize ki insan olmuşuz/ insan sevgisini gerçek bilmişiz/insanın dalında açıp gülmüşüz/muhabbet insana, insan olana” diyen Ruhi Su’nun Kâbesi insandır, emektir, emekçi insanlardır!

Plak şirketlerinin basmadığı plaklarını yoldaşları ve dostları aralarında oluşturdukları dayanışma ağı ve abonelik yöntemiyle basarlar. Ruhi Su’nun türküleri devrimci gençliğin isyan ateşini körükleyerek yayılır. Türkiye’de işçi sınıfının mücadele sahnesine çıktığı günler gelmektedir. Miting alanlarından, grev ve direniş çadırlarından yükselir Ruhi Su’nun sesi. Burjuvazinin devrim korkusuyla titrediği, işçi sınıfı hareketini ve devrimci kalkışmayı durdurmak üzere kanlı faşist elleri devreye soktuğu ve faşist rejimin hazırlığını yaptığı dönemde, 1 Mayıs 1977’de tarihimizin en kalabalık ve görkemli işçi mitingi burjuvazinin hedefindedir. Miting kana bulanır. Ruhi Su’nun “sabahın bir sahibi var/sorarlar bir gün sorarlar/ biter bu dertler acılar/ sararlar bir gün sararlar” dediği “Şişli Meydanında Üç Kız” türküsü hem bir ağıt, hem de mücadele çağrısıdır. Çünkü koşullar giderek ağırlaşmaktadır. Faşist saldırılarda ölen devrimci genç fidanların, öncü işçilerin sayısı giderek artmakta, mezhepsel farklılıklar kaşınmakta ve Alevilere yönelik provokasyonlar katliama dönüşmektedir. Her taşın altından burjuvazinin kanlı faşist eli çıkar hale gelmiştir. Ruhi Su tam da böyle bir ortamda, üstelik de pasaportunun süresi dolmakta iken kanser olduğunu öğrenir. Türkiye’deki tedavi koşulları sınırlı, burjuva devlet kindar ve acımasızdır. Yurtdışına çıkmasına izin verilmez.

Bir süre sonra 12 Eylül askeri faşist darbesi yaşanır ve durum çok daha zor hale gelir. Onca çaba ve uğraşa rağmen izin alınamaz. Hastadır, halsizdir, hatta sazını çalarken zorlanmaktadır ama durmaz. Sahneye çıkması, konser vermesi, plakları yasaklıdır. Uzun süre yurtdışına çıkışı da fiilen engellendiği için hiçbir yerde konser veremez hale gelmiştir. Ölümünden önce son kez sahneye İstanbul Şan Tiyatrosunda “Abdi İpekçi Dostluk ve Barış Konseri” vesilesiyle çıkar. Elbette pek çok önlemle birlikte. Konserin yasaklanmaması için azami çaba sarf edilir. Adı konser duyurularına konmaz. Son ana kadar sahneye çıkıp çıkmayacağı belli olmaz. Binlerce insan heyecanla beklemektedir. Program bitmek üzere iken sahneye çağrıldığında konsere katılan herkes ayağa kalkar ve müthiş bir alkış tufanı başlar. Bu alkış faşizme duyulan öfkenin, yasaklara boyun eğmemenin verdiği gururun ve Ruhi Su’ya duyulan özlemin yansımasıdır. Alkışlar durmaz, ta ki Ruhi Su sazının tellerine dokununcaya kadar. Her yaştan, her kuşaktan “yok edin insanın insana kulluğunu, bu davet bizim” diyen Ruhi Su’nun davetine icabet etmiş devrimcilerin, sosyalizme, özgür bir geleceğe inananların onunla son yüz yüze buluşmasıdır bu.

1983 seçimlerinin ardından faşist cunta rejimi yerini Turgut Özal liderliğindeki ANAP iktidarına bırakmıştır. Ama Özal yılları faşizmin kontrollü çözülüş yıllarıdır. Burjuvazinin sınıf kini yerli yerinde durmaktadır. Yine yurtdışına çıkmasına izin verilmez. Ruhi Su yıllar süren uğraşa, kötü giden tedavi koşullarına 1985 yılına kadar dayanır. 20 Eylül 1985 günü durumu ağırlaşır ve hayata gözlerini kapatır. Cenazesi İstanbul’a getirildiğinde egemenlerin niye ondan korktuğu ve niye bu kadar düşman olduğu çok daha iyi anlaşılmaktadır. Cenaze töreni faşist cenderede gerçekleşen ilk büyük kitle gösterisine dönüşür. O “sazına bile boyun eğmeyen” adam, faşizmin karanlığına da boyun eğmeden, ezilen emekçilerin ve sömürünün boyunduruğundaki Anadolu insanının, insanlığın kurtuluşu için mücadele eden proletaryanın bu topraklardaki isyanının türküsünü söylemekten vazgeçmeden bu dünyadan göçer. Sesinde, sözünde, sazında pırıl pırıl bir direnç vardır. Onun sesi fırtınayı derinlerinde mayalayan ve kabarmak için zamanını sabırla bekleyen denizin durgunluğunu taşır. Bugün de, aydınlık düşüncelere, insan sevgisine, emeğe, emekçi sınıflara düşman totaliter rejimin egemenlerine inat “yattığımız yerde güller bitecek/ gün ışıyıp gelir sabret” diyen sesiyle hepimize umut ve cesaret vermeye devam ediyor.



[*]      www.radikal.com.tr, ”100 Yaşında Bir Dev Ruhi Su”. Oğlu Ilgın Su da, kesin bilgi olmamakla birlikte, arşiv kayıtlarında babasının ailesine ilişkin bilgilere ulaşılamadığı için bu tahmini dile getirmektedir.