Navigation

Varşova Gettosu Ayaklanması

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Varşova Gettosu ayaklanması, ölüm kamplarında katledilmektense onurlarıyla direnerek ve savaşarak ölmeyi tercih eden en genci 13, en yaşlısı 40 yaşında olan direnişçilerin, sosyalistlerin, kendilerinden sonraki kuşaklara bıraktığı muazzam bir direniş destanıdır. Böylesi bir direnişin yaşanabilmesi korkunun felçleştirdiği bir toplumun varlığına rağmen örgütlülüğünü koruyan ve asla pes etmeyen sosyalistler sayesinde mümkün olabilmiştir. Varşova Gettosu ayaklanması neredeyse bir şehrin yok olmasıyla, binlerce insanın katledilmesiyle sonuçlansa da direnişçiler açısından bir yenilgi anlamına gelmiyor. Nitekim bu isyan Polonya’daki direniş hareketini etkilediği gibi, başka gettolardaki ve hatta ölüm kamplarındaki ayaklanmaları tetiklemiştir.

İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşında 45 milyonu sivil olmak üzere 70 milyondan fazla insan hayatını kaybetti. Nükleer silahların kullanıldığı, korkunç yıkımlara ve acılara sebep olan bu savaşa damgasını vuran hiç şüphesiz Hitler faşizmiydi. Her ne kadar savaşın yarattığı yıkımı bütün uluslardan emekçiler yaşamış olsa da Nazilerin soykırımına maruz kalan Yahudiler acının, zulmün, yıkımın ve ölümün en katmerlisini yaşadılar. Nazilerin sadece ölüm kamplarında katlettiği Yahudilerin sayısı 6 milyondu. İkinci Dünya Savaşı başladığında Hitler faşizmi 6 yıldır iktidardaydı.[1] Hitler’in kitleleri peşinden sürüklemek için kullandığı ideolojik argümanların başında Büyük Alman İmparatorluğu’nu yeniden kurmak ve arî Alman ırkını yaratmak geliyordu. Bir de ortak düşman yaratılmıştı: Yahudiler. Bütün kötülüklerin kaynağı Yahudiler olarak gösterildi. O halde Yahudiler yok edilmeliydi. Böylece Hitler Almanyası, Büyük Alman İmparatorluğu (Üçüncü Reich) uğruna milyonlarca genci ölmeye ve öldürmeye gönderdiği, Avrupa ülkelerinde yaşayan milyonlarca Yahudiyi de en acımasız yöntemlerle katlettiği İkinci Dünya Savaşını başlattı.

Hitler’in Polonya’ya saldırdığı 1 Eylül 1939 tarihi İkinci Dünya Savaşının da başladığı tarih olarak kabul edilir. Alman ordusunun karşısında yetersiz ve güçsüz durumdaki Polonya ordusu, müttefik güçlerden beklediği yardım da gelmeyince birkaç hafta içinde yenilir. Böylece savaşın bittiği 1945 yılına kadar Nazi Almanyası’nın işgali altında can çekişir Polonya. İşgalin daha ilk günlerinde Yahudilere yönelik sistematik sindirme ve imha politikaları başlamıştır. Ancak asıl soykırımın başladığı tarih, imha (ölüm) kamplarının inşa edildiği 1941 yılıdır. 1941-1945 yılları arasında Polonya’da yaşayan 3 milyon 300 bin Yahudiden 3 milyonu bu ölüm kamplarında katledilmiştir. Ölüm kamplarını diğer binlerce toplama kampından ayıran şey özel olarak kitlesel imha amacıyla inşa edilmiş olmalarıdır. Gaz odalarında toplu olarak katledilen Yahudiler daha sonra krematoryumlarda yakılmıştır. Naziler savaş boyunca 6 imha kampı (Auschwitz, Belzec, Chelmo, Jasenovac, Majdanek, Maly Trostenets, Sobibor ve Treblinka) inşa ettiler ve bunların hepsi de Polonya topraklarında bulunuyordu.

“Almanlar 1939’da Varşova’yı işgal ettiklerinde, karşılarında toplumsal ve politik açıdan parçalanmış, kaos içine düşmüş bir Yahudi topluluğu buldular” diye yazar Marek Edelman Varşova Gettosu ayaklanmasını anlattığı kitabında. Bu durum Alman işgaline uğrayan bütün Avrupa ülkelerinde yaşanacaktır. Tablo her yerde aynıdır: Bir tarafta çıkarlarını Alman faşizminin yanında gören işbirlikçiler, faşizm zehriyle insanlıkları köreltilmiş yığınlar, diğer tarafta ise korkunun ve ölümün esir aldığı, hareketsizleştirdiği örgütsüz kitleler. Yine de bu kaos ve parçalanmışlığın içinde küçük de olsa varlığını sürdüren örgütlülükler vardır. İşte savaş sırasında örgütlenen partizan mücadelesi ve çeşitli yerlerdeki Yahudi ayaklanmaları bu örgütlülükler sayesinde yaşanır.

Alman işgali altındaki Avrupa’da ilk ve en büyük Yahudi ayaklanması Varşova Gettosunda yaşanmıştır. Marek Edelman, Varşova Gettosu ayaklanmasını örgütleyen ZOB’un (Yahudi Savaş Örgütü) ayaklanmadan sonra sağ kalan tek lideridir. Savaştan hemen sonra Gettoda yaşananları ve ayaklanmanın örgütlenmesini anlattığı kitabı yayınlanır. Varşova Gettosu ayaklanması, imkânsızlığın, karanlığın ve umutsuzluğun içinde direnç çiçeklerinin yine de yeşertilebileceğini göstermesi bakımından önemlidir. Yahudi Sosyalist Partisinin (Bund) bir üyesi olan Edelman’ın yalın ve bir o kadar çarpıcı olan anlatımları sadece ayaklanmayı değil, ayaklanmaya giden süreçte yaşananları da içeriyor. Nazilerin yalan propagandasının kitlelerde yarattığı bilinç bulanıklığını, atomize olmuş, umutsuzluğa ve karamsarlığa sürüklenmiş bir toplumun ölümün kucağına nasıl itildiğini ve bütün bu karanlığın içinde her şeye rağmen örgütlülüğünü koruyan mücadeleci insanların varlığının neleri değiştirebileceğini anlamak için onun anlatımlarına başvuracağız.[2]

Varşova’yı işgal eden Nazilerin ilk icraatı Yahudilere yönelik kısıtlamaların ve yasakların getirilmesi olur. Bu uygulamanın nedeni bellidir: Yahudileri toplumun geri kalan kesimlerinden ayırmak, onları aşağılamak, korku ve umutsuzluk yayarak psikolojik olarak çökertmek. Faşistler çok iyi biliyordu ki ancak korkunun ve umutsuzluğun esir aldığı bir toplum direnme iradesini yitirebilir ve ölüme sessizce boyun eğebilir. Bu amaçla Yahudilerin trenlere ve troleybüslere binmeleri, Aryan (sözde arî ırktan olanlara bu ad veriliyordu) olanlarla alışveriş yapmaları, Aryan doktorlara muayene olmaları, izinsiz seyahat etmeleri, ekmek yapmaları ve buna benzer daha pek çok yasak getirilir. Günlük alabilecekleri kalori miktarı sınırlandırılarak bir insanın yaşamasına dahi yetmeyecek bir düzeye düşürülür. Bütün Yahudilerin sağ kollarında mavi renkli Yahudi yıldızı işlenmiş beyaz kolluk takmaları şart koşulur. Yasaklara uymayanlar ölümle cezalandırılır. Sadece Yahudi olduğu için aşağılanan, katledilen bir toplumun bireylerinin yaşadığı psikolojik çöküntüyle baş etmek için Bund üyeleri olarak çok fazla çaba sarf etmeleri gerektiğini anlatır Edelman. “İnsanların asla bir insana yakışır şekilde muamele görmeyeceklerine inanmaları onların güvenlerini törpülüyor, faaliyette bulunma arzusunun körelmesine yol açıyordu. Sanırım bu durum, Varşova’nın düşmesinden sonra faaliyetlerimizin neden ağırlıklı olarak sosyal yardımlaşma duygusunun geliştirilmesine yöneldiğini, ilk kendiliğinden direniş eylemlerinin neden işgalin geç dönemlerinde görülmeye başlandığını da açıklar. Üzerimize çökmüş olan o korkunç ataletin üstesinden gelmek, küçük de olsa kendimizi eylemlilik doğrultusunda adımlar atmaya zorlamak, genel olarak hepimizin üstüne sinmiş olan panik duygusuyla savaşmak gibi ilk bakışta basit görünen görevlerin başarılması bile muazzam bir çabayı gerektiriyordu.”

1940 yılının Kasım ayında Varşova Gettosunu kuran Naziler, getto olarak belirledikleri bölgeye şehrin her yanından topladıkları Yahudileri getirerek etrafını yüksek duvarlarla çevirirler. Gettonun içine hapsedilmiş 300 binden fazla insanı yönetebilmek için Yahudi Yerel Yönetimini ve Yahudi Polis Teşkilatını kurarak bunları kirli işlerini yaptırmak için kullanırlar. Örneğin 1942 yılında başlayan ölüm kamplarına sevkiyatlar, Yahudi Yerel Yönetiminin işbirliği ve Yahudi Polis Teşkilatının sorumluluğunda gerçekleştirilecektir. Getto dışına çıkmak ilk zamanlar izne bağlanırken bir süre sonra tamamen yasaklanır. Dış dünyayla bağlantısı tamamen kesilen Yahudi emekçiler işlerinden de olurlar ve böylece açlığa mahkûm edilirler. Her ay ortalama 6000 insan açlıktan ve hastalıktan yaşamını yitirmeye başlar. İçine sürüklendikleri sefalet koşullarının ardından bir de dış dünyadan tecrit edilmeleri gettodaki Yahudileri daha da derin bir bunalımın içine sürükler. “Duvarların ötesinde olup biten her şey, insanlara giderek daha uzak, daha gerçekdışı, daha soyut görünmeye başladı. Artık önemi ve anlamı olan tek şey içinde yaşanılan gündü. Bütün bir yaşam Gettodaki gündelik hayata ve bunun getirdiği sayısız zorlukla baş etme çabasına indirgenmişti.”

Bu koşullarda en küçüğünden en büyüğüne yürütülen bütün faaliyetler muazzam önem taşımaktadır. Bu faaliyetler esas olarak sosyal yardımlaşma ve dayanışmayı örmek, zayıflamış olan bağları güçlendirmek, gittikçe kalınlaşan umutsuzluk ve yılgınlık duvarını yıkmak amacıyla yapılır. Gençlik örgütünün kurulması, ev komitelerinde gençlere eğitimlerin verilmesi, gençlerden oluşturulan koronun halka açık konserler vermesi, emekçi çocuklarına yönelik tiyatro çalışmaları, eğitimleri Nazilerce engellenmiş çocuklara ders verilmesi gibi faaliyetlerin yanı sıra haftalık, aylık ve teorik-politik yayınların çıkarılması, bildiri dağıtılması gibi faaliyetler olağan dönemlere kıyasla çok daha büyük bir çaba ve emek sarf edilerek örgütlenir. Üstelik her gün sokak ortasında cinayetlerin işlendiği, “müşterek sorumluluk” adı altında toplu infazların yapıldığı koşullarda büyük bir gizlilik ve dikkat gerektiren işlerdir bunlar.

1942 yılının Temmuz ayında ölüm kamplarına sevkiyatlar başlar. Ancak Naziler, gerçeği yani insanların ölüme gönderildiğini gizleyerek onları çalışma kamplarına götürdüklerini söylerler. Sevkiyatlar başladığında Getto içinde bulunan örgütler bir toplantı yaparlar. Fakat fikir ayrılıkları nedeniyle sevkiyatlara karşı ortak tutum alma ve aktif direnişi örgütleme kararı alamazlar. Aktif direnişi örgütlemekten yana olan Bund, halkı direnişe çağıran gazetesinde şöyle yazar: “Çok çaresiz durumda olsak bile, kendimizi onların ellerine teslim etmemeliyiz. Savaşın, elinizdeki tüm araçları kullanarak karşı koyun!” Ancak ilk zamanlar bu çağrının karşılık bulduğunu söylemek ne yazık ki mümkün değil. Bund, çalışma kamplarına gönderildikleri söylenen insanların gerçekte nereye götürüldüğünü öğrenmek amacıyla üyelerinden birini treni takip etmekle görevlendirir. Treblinka’nın bir ölüm kampı olduğu bu takip sayesinde öğrenilir. Ancak bu gerçeğin farkında olanlar sadece örgütlü insanlardır. Nitekim gerçek yazılıp halka ulaştırıldığında insanlar inanmak istemezler. Gözlerini kapatıp gerçeklerden kaçmak için adeta kendileriyle savaşırlar.

Faşizmin sinsi propagandası Almanya’da kitleleri peşinden sürükleme konusunda nasıl işe yaradıysa çok başka bir şekilde Gettoda da aynı sonucu verir. Naziler insanları kolaylıkla toplayıp ölüm kamplarına gönderebilmek için Gettodan ayrılmaya gönüllü olan herkese 3 kg ekmek ve 1 kg reçel dağıtılacağını söylerler. Ve ne yazık ki açlıktan ölmekte olan insanlar bu ekmek ve reçeli alabilmek uğruna o güne kadar gaz odaları hakkında duydukları her şeyi unuturlar. “Almanların insanları gaz odalarında boğarak öldürdükleri «söylentilerini» boşa çıkarmak için yürütülen karşı propaganda gerçekten çok zekice düşünülmüştü. Amaçları insanları öldürmek olsaydı hiç insanlara yiyecek dağıtırlar mıydı?... Ekmeklerin baştan çıkarıcı enfes kokusu insanların bilincini köreltti; bir başka zaman olsa açıkça görebilecekleri aldatmacaya kolayca kandılar…. 3 kg ekmeğe bir an önce ulaşma kaygısından başka şey düşünemez hale gelmiş insanların sayısı öylesine çoktu ki, trenlerin sefer sayısı günde ikiye çıkarıldığı ve her gün 12.000 insan sevk edildiği halde, bu sırasını bekleyen topluluğu eritmeye yetmiyordu.”

Nazilerin bu alçakça oyununun ardından kendilerini bekleyen sonu anlayan insanlar bu sefer kendilerini sevkiyatlardan kurtarmanın derdine düşerler. Artık ev baskınları, sokaktan alınıp götürmeler başlamıştır. Ancak kolektif bir karşı koyuş yine yoktur. 1942 yılının 12 Eylülünde 300 bin nüfuslu Gettodan geriye Alman fabrikalarında ve işletmelerinde çalışan işçiler ve Yahudi Yerel Yönetiminde çalışanlarla birlikte 33.400 kişi kaldığını belirtir Edelman. Ancak bir şekilde sevkiyatlardan kurtulmayı başararak gizlenenlerle birlikte gerçek sayı 60 bin civarındadır. Silahlı bir direniş başlatmak için gerekli silahlardan yoksun bulunan Bund ve diğer örgütler çok sayıda üyelerini sevkiyatlar sırasında yitirirler. Ancak yine de geriye kalan kadrolarla sevkiyatların tekrar başlaması durumunda silahlı direnişi başlatma kararı alırlar. Bu amaçla Ekim ayında tekrar bir araya gelen örgütler bu sefer fikir birliğine vararak Yahudi Savaş Örgütünü (ZOB) oluştururlar. ZOB’un ilk işi silah temin edebilmek için bütün güçlerini seferber etmek olur. ZOB’un kurulmasıyla oluşturulan güç birliği engelleri aşma noktasında daha etkili olur. Yetersiz olsa da silah temin etmeyi başarırlar. İlk olarak işbirlikçileri cezalandırma eylemleri yaparlar. Giderek adını duyuran ZOB, 1943 yılına gelindiğinde Gettoda otorite durumuna gelmiştir artık. ZOB’un direniş çağrısı Getto halkında karşılığını bulmaya başlar. “Ocak ayı sonlarında Almanlar işçilerden Hallman doğrama atölyesini tahliye etmelerini istediklerinde, 1000’den fazla işçiden yalnızca 25’i bu çağrıya uydu…. Almanlar Mart başında Fırçacılar Fabrikası işçilerinden tahliye edilmek için kayıtlarını yaptırmalarını istediler. Fakat burada çalışan 3500 işçiden biri bile kaydını yaptırmadı…. Almanlar Gettodaki durumdan tedirgin olmaya başlamışlardı. Yalnızca savaş gruplarının değil, ZOB’un tüm direktiflerini istekle yerine getiren tüm halkın kendilerine karşı düşmanca bir tavır takınmaya başladığını her geçen gün daha açık bir biçimde görüyorlardı.” Artık Nazilerin tek yapabildiği sokaklarda yakalayabildiklerini alıp götürmektir. Böyle durumlarda ise ZOB çoğunlukla baskınlar düzenleyip yakalananları kurtarmayı başarır.

ZOB’un kuruluşu ve Getto içinde sağladığı örgütlülük iki yıllık bir sürenin ve yaklaşık 240 bin insanın ölüme gönderilmesinin ardından gerçekleşmişti. Yüz binlerin karşısında sayısı yüzlerle ifade edilen bir avuç sosyalist, mücadeleci insan, her şeye rağmen direnme ve mücadele etme azmini göstermeseydi şüphesiz bu da başarılamazdı. Evet Naziler Gettonun %80’ini tasfiye etmişlerdi. Ama geri kalan 60 bin insanın direnişiyle karşılaşmışlardı. Bir şekilde Getto dışına da yayılan direniş haberleri Nazilerin kitlelerin gözünde yenilmez görünen gücünü sarsmayı başarmıştı. Bu durumdan müthiş rahatsızlık duyan Naziler Varşova Gettosunu ne pahasına olursa olsun tasfiye etme kararı alırlar. Gettoya ilk büyük saldırı 19 Nisan 1943’te tanklar ve zırhlı araçlarla yapılır. Silah gücü anlamında çok büyük bir orantısızlık olmasına rağmen bu ilk saldırı başarılı bir şekilde püskürtülür. Bir gün sonra yeniden birkaç noktadan saldırıya geçer Naziler. Ancak bu saldırılar da püskürtülür. Bu şekilde direnişçileri alt edemeyeceklerini anlayan Naziler Gettoyu ateşe verirler. Direnişçiler ateş çemberi içinde çatışmayı sürdürürler ancak yangında sığınaklara saklanmış bulunan binlerce insan ya yanarak ya da yangından kurtulmak isterken Nazilerin kurşunlarıyla can verir. Yine de Gettoda kalan hiç kimse (bedelini canıyla ödemiş olsa da) Nazilerin kendilerini alıp götürmesine izin vermez. Şiddetli çatışmalar Nazilerin bütün Gettoyu ateşe vermesiyle sonuçlanır. Direnişçiler nesnel imkânsızlıklara rağmen yaklaşık bir ay boyunca savaşmayı sürdürürler. Hatta şiddetli çatışmaların ortasında 1 Mayıs gününü de kutlarlar. Şöyle anlatır o günü Marek Edelman: “Hep birlikte Enternasyonal marşını söyledik. O saatlerde dünyanın dört bir yanında binlerce insanın 1 Mayıs’ı kutladığını, anlamlı konuşmaların yapıldığını düşündük. Fakat, Enternasyonal marşının yüz binlerce insanın katledildiği ve hâlâ katledilmekte olduğu böylesine trajik koşullarda ilk kez söylendiğine hiç kuşku yoktu. Söylediğimiz marşlar, şimdi bir enkaz yığını haline gelmiş Gettonun dört bir yanında yankılandı. Partizanlar, sosyalist gençliğin ölümle burun buruna olduğu anda bile düşüncelerinden asla vazgeçmeyeceğini anlamlı bir şekilde gösterdi.”

Nihayet yangınlar sona erdiğinde Gettoda yüz binden fazla ev yıkılmış, taş üstünde taş kalmamıştır. ZOB sağ kalan birkaç yüz insanı sığınaklara yerleştirir. Çatışmalar sırasında cephanesi biten direnişçiler Nazilere teslim olmamak için yaşamlarına son verirler. Nazilerin bütün engelleme çabalarına rağmen ZOB, 10 Mayıs sabahı geride kalanları kanalizasyon borularından Getto dışına çıkarmayı başarır.[3] Yine de Gettoda kalan direnişçi gruplar vardır ve bunlar bir ay kadar daha dayanarak çatışmalara devam ederler. Edelman ve dışarı çıkabilen diğer direnişçiler ise dışarıda başlamış olan partizan mücadelesine katılarak faşizme karşı savaşmayı sürdürürler.

Edelman 1977’deki bir röportajında ayaklanmanın özünün Nazilerin kendilerini kurbanlık koyun gibi boğazlamalarına izin vermemek olduğunu belirtir ve şöyle der: “Mesele sadece ne tarzda ölüneceğini seçmekti.” Kitabında da bu gerçeği şöyle anlatır: “Yaşamak için değil, yalnızca savaşa devam edebilmek için yaşadığınızı biliyorsunuz. «Şu halde savaşmak niye?» diye sorulabilir; ancak, direnişimize anlamını kazandıran şey burada gözden kaçmamalı: Almanların planlarını istediklerince uygulama şansı vermedik; bizleri öldürdüler, ama bir tek kişiyi bile Gettodan tahliye edemediler.”

Varşova Gettosu ayaklanması, ölüm kamplarında katledilmektense onurlarıyla direnerek ve savaşarak ölmeyi tercih eden en genci 13, en yaşlısı 40 yaşında olan direnişçilerin, sosyalistlerin, kendilerinden sonraki kuşaklara bıraktığı muazzam bir direniş destanıdır. Böylesi bir direnişin yaşanabilmesi korkunun felçleştirdiği bir toplumun varlığına rağmen örgütlülüğünü koruyan ve asla pes etmeyen sosyalistler sayesinde mümkün olabilmiştir. Varşova Gettosu ayaklanması neredeyse bir şehrin yok olmasıyla, binlerce insanın katledilmesiyle sonuçlansa da direnişçiler açısından bir yenilgi anlamına gelmiyor. Nitekim bu isyan Polonya’daki direniş hareketini etkilediği gibi, başka gettolardaki ve hatta ölüm kamplarındaki ayaklanmaları tetiklemiştir. Burada asıl olarak yenilgiye uğrayanlar binlerce insanın iradesini teslim alamadığı için yakıp yıkarak yok eden faşistlerdir. Edelman’ın Varşova Gettosunda toplumun karamsarlığını, korkularını, umutsuzluğunu, faşist propagandanın kurbanı oluşunu anlattığı satırlar da, faşizme boyun eğmeyip direnmeyi seçenlerin varlığı da günümüzün kimi gerçekleri ve eğilimleri bakımından son derece anlamlıdır.



[1]       Hitler’in iktidara gelişi ve emperyalist paylaşım savaşının başlaması ile ilgili detaylı bilgi için bkz. Akın Erensoy, Savaş, Devrim ve Faşizm Üzerine, www.marksist.net

[2]      Varşova Gettosunda yaşanan olayların detayları ve alıntılar Marek Edelman’ın Z Yayınlarından çıkan “Varşova Gettosu Savaşıyor” kitabından yapılmıştır.

[3]       Naziler sağ kalanların ve direnişçilerin Gettodan çıkışını önlemek için şeytanın aklına gelmeyecek alçakça yöntemleri (dedektörlerle insanların olduğu yerleri tespit edip sığınaklara gaz vermek, sığınak çıkışlarını kapatmak, kanalizasyon borularının içine tel örgüler yerleştirmek, suyla doldurmak gibi) kullanmaktan çekinmediler. 2001 yılı yapımı Uprising filminde bu anlara dair çok çarpıcı sahneler bulunuyor.